26 Nisan 2012 Perşembe

Yalnız Kenarı


Bir sigara yakıp deniz kenarındaki banklardan birine oturdum bugün.
Ne telaş içinde vapura yetişmeye çalışan insanları
Ne telaşla vapura yetişmiş insanları 
Ne çay bahçesinde bir şeyler yiyip içen insanları 
Ne vapurların peşinde uçan simit düşkünü martıları 
Ne balıkçı teknelerini 
Ne reislerini
Ne otobüs bekleyen mutsuz insanları 
Ne hayattan bezmiş tek başına başka bir bankta düşünen insanları 
Ne güneşi ne gökyüzünü
Ne denizin mavisini 
Ne iş çıkışı evine yetişmeye çalışan insanları
Ne beşyüze su satanları
Ne kuyrukta ömrünü harcayanları
Ne okuldan evine gitmeye çabalayan öğrencileri 
Ne de el ele yürüyen sevgilileri
Görmedi gözüm görmedi kimseleri
Kendi yalnızlığıma bakmaktan.

edit: çok az saçmalayıp gideceğim.

Yıllardır sigara içmeme rağmen dün dakikalarca sigaraya baktım yakmadan. Öyle duvara bakar gibi baktım.
Sonuç ne merak ediyorsun değil mi? Aynı anlamı veremezsen hiçbir şey ifade etmeyecek ayrı bir mevzu.

''Tütün bile kağıda sarılmış.''

19 Nisan 2012 Perşembe

Ben Bu Yazıyı da Sana Yazdım

Haha saat itibariyle palyaçoluğum üzerimde saçmalayacağım.

Sen yüzüme gülüş katansın.
Sen aklıma düşünce katansın.
Sen içime mutluluk katansın.
Sen ansızın gelen baharsın.
Sen sıcakta esen rüzgârsın.
Sen hayatın anlamısın.
Sen bütün boşluklarıma dolansın.
Sen uzakta olsan da en yakınsın.
Sen bu kalpte atansın.

Tamam daha fazla uzatmıyorum. Tarihe not düşüyorum sadece.
Mutluluğa garip anlamlar yüklediğimden.

İstanbul. Saat: 05:22
Telefonu kapattıktan sonra.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Çığlık

Asıl çığlık bu. Bütün dünyanın görmesi gereken. Nedenleri, sebepleri, niçinlerini geçtim. Umurumda değil. Kim haklı, kim haksız. Ölüm var sonunda, 11 yaşında bir kız çocuğunun çığlıkları var. Neden sadece fotoğraf olarak kalıyor. Neden sadece ödüllerle anılıyor bunlar. İşte bahsettiğim bencillik bu. Evet tüm dünyanın görmesi, öğrenmesi için gerekli. Fakat bunu neden ödüllendiriyorlar aklım almıyor. Cezalandırılması gerekenler varken, sesini çıkartmak varken, bu fotoğrafın çekilmesine sebep olanlara gerekenlerin yapılması varken. cidden aklım almıyor.

Açtığım her gazete sayfasında ölüm haberi. Masum insanların boş yere ölmeleri. Dün okumuştum, bir doktor, 26 yaşında öldürülmüş. Bir kadın kocası tarafından 12 kere bıçaklanmış. Kahvaltı masasında adam kardeşini öldürmüş. Bir başkası, bir başkası, bir başkası.

Belki komik belki saçma gelecek şimdi şu  satırlar. Biraz önce bankaya giderken yolda genç bir kız gördüm. Eline eldivenleri takmış. Üzerinde tulum, şu 30 40 kg'lik bidonlardan birisini temizliyordu. Dışını, içini ovuyordu. Dünya geldi aklıma. Keşke bir cif olsa da bütün pisliklerini temizleyebilsek bir şekilde diye düşündüm. Evet, kafayı yiyorum. Nasıl yapacaksın palyaço hayal alemine dalma deme. Cif, bizleriz.

İnsanların, dünyanın başka yerlerinde yaşananlar üzerine düşünmesini istiyorum

Çenem çok düştü bugünlerde ama yazacağım. Kendini anlat deseler ya da kötü özelliklerini sırala deseler iddia ederim milyonlarca insan negatif anlamda bu özelliklerin arasına ''bencillik'' yani bencilliği eklemez. Koymaz, düşünmez bile, aklına getirmez. Çünkü, insan kendine ve etrafındakilere göre bencil değildir.

Düşünsene ne kadar iyisin? Paylaşımcısın, yardımseversin. Yok, gram ironi yok, dalga da geçmiyorum. Bu özelliklerin hepsi mevcut. Gerçekten iyisin, paylaşmayı sevensin, yardım edensin. Yeri geldiğinde, gelmediğinde, açık seçik ya da gizli bir şekilde bunları yapıyorsun.

Başlık eski bir entryimden alıntı. Ne kadar bencil olduğumu/zu hatırlattı yine. Ne kadar benciliz, ne kadar az düşünüyoruz. Tek düşündüğümüz kendimiz. Berbat hayatımız, güzelliğimiz. Tuttuğumuz takımın o haftaki durumu, siyasi partimizin durumu, takip ettiğimiz şarkıcının hayatı, aşkları, kaç aylık hamile olduğu. Dizilerin konusu, facebook'ta eklediğimiz arkadaşlarımızın fotoğrafları, ne kadar güzel çıktıkları. Twitter'da yazdığımız özsüz sözler, kaç kişini retweet yaptığı.

Benciliz biz
tek düşündüğümüz kendimiz.

O kadar çok ki derdimiz, başkalarının derdini düşünümez olduk. Hatta onlar bize dert bile değil. Akşam haberlerinde ekranda beliren 2 dakikalık bir görüntü ah'lar eşliğinde.

Nasıl hiçleşiyoruz farkında mısınız? Bizi hiçleştirmelerine günden güne izin veriyoruz. Susuyoruz, sustukça sesimizi unutuyoruz. Bağırdığımız tek yer stadyumlar artık. Üzüldüğümüz tek şey kaçan goller.

Garip lan sabahın 5: 30'u üzgünüm şiir yazamıyorum. Çemkireyim bir daha şiir yazarken iyiyidi ama.

Dünyanın başka yerlerinde yaşananlar üzerine düşünebilsek keşke. Dominik cumhuriyetinde aç kalan gönüllülere üzülmek yerine başka şeylere üzülsek. Ne kadar güzel bir dünya olurdu inanın tahmin edemiyorum.

Edit: Şu kuş sesleri olmasa durmam buralarda bir dakika, ciddiyim.

Şiir Yazarken İyiydi Ama

ahahah tamam gülüyorum, ediyorum da. Harbi şu an şu üstteki başlığa nasıl gülüyorum anlatamam. Sitemime bakar mısın?

Şiir yazarken iyiydi ama di mi? He. İlla güleceksiniz, illa hüzünleneceksiniz. Televizyondaki abuk subuk show programlarının yorumlarını okuyacaksınız. Maçları izleyip anında yorumlar bekleyeceksiniz değil mi? Ya da akp-cemaat karşıtı saçma sapan yazılar yazıp (nefret ederim her iki kurumdan da ayrıca belirteyim) Atatürk'ü seviyorum diye güzel yazılar yazmalıyız değil mi? İç burkan detayları yazacağız. Sonra, sonra nick altlarınızı şenlendireceğiz. Böyle iyi böyle güzel. Az kaldı zaten gideceğim, Vecihi 'giderimi' değil bu cidden gideceğim.

Arkadaşım mutsuzsun, ama öyle saçma bir mutsuzluk ki seninkisi yüzüne söylemiyorum. Tüm besin kaynağın mutsuzluk. Beni geç, benimkisi bir delinin sayıklamaları başka bir şey değil kimse inanmasa da. Nasıl bir saçmalık üzerinde yaşıyorsun anlatamam. Senden sadece bunları yazman bekleniyor. Yok yeminlen o iki salak buton ilgilendirmiyor. Hayatta silmem, bütün entrylerimi silerim acımadan onu silmem, ki yapmışlığım var yani bilirsin hiç üşenmeden 2 bin entry sildim yine silerim. Yaklaşık iki saat oldu okuyalı halen düşünmelerdeyim ciddi ciddi. Buraya da yazacağım merak etme.

''İsrail, dünyanın Cem Garipoğlu'sudur.'' (kaknem)

Başka bir şey demeye ne tarihsel, ne de siyasi bilgim yetmiyor. Ama vicdanım bunu diyor.
Kaknem'ime ait bir tanım. Altına imzamı attığım, yanına kalbimi koyduğum bir tanım. Okumadıysanız okuyun, çünkü öyle güzel hiç kimse dökülmüyor.

Yargılama

Yalvarırım yargılama, cidden yargılama. Bırak insanların dış görünüşünü. Saçını, sakalını, bıyığını. Makyajını, elbiselerini. Bırak artık şu görüntü ve güzellik klişesini. Senin gözlerin güzelse eğer baktığın kişinin güzelliğini görürsün. Bak annesi  ne diyor; 'Nur yüzlü' Evet, şimdi sana da aynı onun gibi gelecek. Belki 'uzaylı' diyeceksin. Ya da Palyaço bi çay koy diyeceksin, de umurumda değil. Belki de başka bir sıfat kullanacaksın.

Cidden bırakın insanları dış görünüşüyle yargılamayı. Uzun zaman önce bıraktım ben. Evet, önceden yapardım, yalan yok. Jeton sonra sonra düşüyor. İnsan kendi olunca, kendi olursa mutlu oluyormuş. Bunu çok geç idrak ediyorsun. En mutlu insanlar, başkalarını umursamadan yaşayanlar. En basit örneğini vereyim. 'Türk erkekleri beyaz çorap giymesin.' Bütün dünyanın hastası olduğu tek adam Michael J. adam bütün konserlerinde, kliplerinde o beyaz çorabı ile beraberdi. Ama o mj değil mi? Şu sörvayvır, herkes saç sakal birbirine karışmış halde ama gayet normal geliyor değil mi? Fakat tanımadığımız, yolda sokakta, televizyonda gördüğümüz biri söz konusu olunca durum değişiyor. Sanatçı denilen ya da adının önüne 'ünlü' sıfatı eklenen birisi yaptığında gayet normal karşılanırken sen ya da ben yaptığımda neden saçma oluyor? Benim çok sevdiğim çengelköy hıyarı bir arkadaşım var. :) Yaşı da benden epey ufaktır. Giyim tarzı, saçı, sakalı, küpeleri, hayat görüşü, konuşmaları her şeyi bambaşkadır. Lakin, arkadaşların arasında en karizma kim desen onun adını söylerim. Bildiğin karizma. Fakat bir başkasına göre yargılayacak ya kesin uzaylı muamelesi görür. Adım gibi biliyorum.

Allah aşkına yapmayın. Bırakın, insan şu hayatta her şey olabilir. Gerçekten olabilir. Doktor olursun, bilim adamı olursun, çok zengin olursun, çok yakışıklı olursun. Aklına gelebilecek her şey olursun. Ama en zoru, bir insanın kendisi olabilmesidir. Bak işte o saçma sıfatı alanlar kendi olan insanlar.

"Hayatım boyunca kendi bildiğim gibi yaşadım. İnsanların bana karşı gösterdikleri tepkilere sürekli gülümseyerek karşılık vermeyi seçtim ve pişman değilim. Sadece kendim oldum. sadece ben."

Uyumuycam'cım bir soru sormuştu. Kim olmak isterdin? diye.
Epey düşünmüştüm ve şu cevap çıkmıştı ağzımdan. '':Kendim olamadım ki''
Bu yüzden ayrı bir severim kendi olabilen insanları. Etrafındakileri takmadan, umursamadan hayatını şekillendirip yaşayanları. Robot gibi yaşamadan, 'hayatım benim' deyip hayatını yaşayanları.

Ama olmuyor değil mi? Yaşayamıyoruz değil mi? Önünde maddi ve manevi engeller var değil mi?
Hepsi hikaye bana göre. Çünkü yaşadığımız hayat bizim değil. Hayatımız, hayatımız değil. Şu yukarıdaki cümlelere gelince en sevdiğim sözlerden birisidir. Hiç kimseyi umursamadan hayatını yaşayan bir adamın sözleri. Tüm dünyanın hayran olduğu bir adam. Zaten yaptıkları ve kendi olduğu için tüm dünya hastası.

Son olarak bir şey söyleyeyim de gideyim. Sen dünyalısın da ne oldu?


17 Nisan 2012 Salı

Kupa

Bazen kendini ortaya sürersin ama karşılığın hiçbir şey ifade etmez. Klişe ise klişe değişmez. Garip. Neden böyle diye yüzlerce, binlerce kez yazabilirim şu an. Yok yazmayacağım. Okuyamazsın, okusan bile anlayamazsın ama ben sordum. En fazla ne oldu diye sorarsın. Vereyim cevabı; bir şey olmadı, olmayacak asla. Bu mutsuzluk da garip bir şey. Küçültüyor, gittikçe küçülüyorsun. Neyse uzatıp daha fazla saçmalamak istemiyorum, güzel şarkı.


Ağla ma

Geçen gece bunu yazdım, niye yazdım neden yazdım bilmiyorum. Bir anda yazdım işte.

Gözlerin uzakta
Gözlerin boşlukta
Ne kadar inansan da
Gelmeyecekler bakma boşuna
Hüzünlü tebessümlerin
Eksik gülüşlerin
İstemesen de
Terk edip gidiyor en sevdiklerin
Alnına düşen saçların
Saklıyor kara yazını
Sen, 'bahara allah kerim' dedikçe
Yaşatıyor sana kara kışları
Ağla güzel kadın ağla
Ağlamak, hiç bu kadar yakışmadı
bir kadına.

Yalnızlık

Geçen gün okuduğum bir yazının en vurucu cümlesi buydu galiba. İlk önce ezberleyeyim dedim, içimden bir iki kere tekrar ettim. Aradan 5-10 dakika geçtikten sonra unuturum diye bir kağıda yazıp not ettim.

''En büyük yalnızlık yanlış kişiyle yaşamaktır.''

Yazının geneli insanların günden güne yalnız kalmak istemesi üzerine idi. İnsanlar git gide artan bir yalnızlık eğilimi gösteriyor. Herkes birbirinden kaçıyor. İyi günde ve kötü günde dahil. Uzaklaşmak istiyor, dinlemek, duymak istemiyor. İnsanlar birbirine dayanamıyor, tahammül edemiyor. mu? Herkes sorunlu, herkes dertli. Kime sorsan, sorma diyor. Hahah ben özellikle soruyorum bazen. Derdini dinledikten sonra derdine bir sana iki diyesim geliyor, susuyorum. Adam sanki dünyaları kaybetmiş, ömrünün en kötü anını anlatıyor. Ne olduğu önemli değil saçma sapan bir konu işte ve inanır mısın saatlerce konuşabiliyor bu konu üzerine. Yok, saatlerce dinlemiyorum. İlk beş dakikadan sonra bir şekilde uzaklaşıyorum.

'Sıkıldım' diye bir yazı kaleme almıştım, inanır mısın yazarken bile sıkıldım, yarım bıraktım. Sıkıntı olmayan sıkıntılar insanı sıkıyorlar. ahah aforizmaya gel. Vallahi deli ediyorlar beni. Sanırsın ki adam Afrika'daki açlık üzerine, savaş üzerine, ölümler üzerine konuşuyor. Diyelim ki bunun üzerine konuşuyor. Şunu diyor aynen; ''bilmem kaç bin mülteci gelmiş yine.'' Adamın derdine bakar mısın? Gelsin diyorum, gelsin valla gelsin. Adam hayatta kalmaya çalışıyor, kaçıyor. Ölmekten kaçıyor işte. Sana ne zararı var ki? Sahiplenmek böyle bir şey işte. Ama ölmek üzere olup hayatta kalmaya çalışan insanları değil, toprağı sahiplenmek. Bir şekilde hayattasın, her gün karnın doyuyor. Hayatını idame ettiriyorsun. Bilmem kaç bin kilometre ötedeki adamın sana ne zararı var ki? Uzar gider bu konu.

Yani diyeceğim; en büyük yalnızlık yanlış kişilerle yaşamaktır. Yanlış kişilerin yanlış düşünceleriyle aynı ortamda bulunmaktır hem de bir ömür. Bir ömrü tüketmek ve sonra bunun bir hata olduğunun farkına varmak ne acı değil mi? İşin teknolojik boyutuna gireyim mi? Yazının devamında bu da vardı. Teknolojinin insana ne kadar faydası olsa da daha çok yalnızlığa itiyor. Ayrıca fast food gıdalar da depresyon sebebi haha bilginiz olsun, fazla tüketmeyin. Güldüğüme bakma ciddiyim. Hızla tüketilen yani hızlı tüketim insanı mutsuzluğa sürüklüyor. Ardından da yalnızlığa.

Bir de istemek söz konusu. Bak bu yalnızlık değil işte. Yalnız kalmak istemek. Bu bir tercih, seçim, istek. Bilerek ve isteyerek. İstersen kaçmak, uzaklaşmak de. İnsanın kendi kendisini yalnız bırakması. Boşluktan elini eteğini çekmek. Çünkü görünen kalabalık ardında öyle bir boşluk var ki. Ne diyor Vaiz; "Boşların boşu, Vaiz diyor, boşların boşu, her şey boş!" İşte bu kalabalık boşluğun farkına varan yalnız kalmak istiyor ve kalıyor da. Sonra binbir tane sıfat ekleniyor kendini yalnız bırakan insana. Asıl sıfat eklenmesi gerekenler yalnız bırakanlar.

O değil de şu söze dönersem tekrardan ne kadar acı değil mi ya? Bir ömrü, (en fazla 30-40 sene) beraber yaşacağın insanı seçiyorsun ve o karardan geri dönemiyorsun mecburiyetten ötürü. Katlanmak zorundasın ve katlanıyorsun. Hani diyorlar ya 'çocuklarım için yaptım'. Ne acı lan bu. Çaresizlik resmen. Katlanmak dedim aklıma başka bir şey geldi. Cevaba  gel ahah en sevdiğim cevaplardan birisidir;

Erkek - Bana neden katlanıyorsun? Ama öyle bir cevap ver ki benimkiyle aynı olsun.
Kadın + Seni sevdiğim için.
Kadın - Peki sen bana neden katlanıyorsun?
Erkek + Ben sana katlanmıyorum ki.

Direkt ayrılık sebebi hahah. Katlanılmaz arkadaş. Eğer katlanıyorsan en büyük yalnızlığı yaşıyorsundur. Bütün saçmalığım üzerimde hahah güzel günler. :)

11 Nisan 2012 Çarşamba

Çifte Kumrular

Bizim apartmanın önü bahçeli. Erik ağacı, dut ağacı, incir ağacı, çiçek, böcek ne ararsan var. Bir de bunların devamlı misafirleri var. Kuşlar. Kuşlar evet, bahar geldi ya her sabah nasıl cıvıl cıvıllar. Yazın gece-gündüz-sabah-akşam odamın penceresini açık bırakıyorum. Sabah saatlerinde o ötmeleri yok mu? var. Ahah ne güzel.

Uzun zamandır her sabah ezanından sonra bir yerden, yakınlardan 'guguk guuuguguguk, guguguguk' diye sesler gelmekte. Pencereyi açıp bakıyorum etrafta kumru denilen o guguklar yok. Ama ses gitmiyor. Var yani bir yerlerde kumrular var hem de çifte. Kafayı mı yiyorum diyorum kendime ama sesi duyuyorum. Öyle de yakın geliyor ki anlatamam. Dakikalarca kumruları dinliyorum. Yavaş yavaş her şey yavaş yavaş oluyor merak etmeyin ahaha. Hüzünlüdür bu cümle güldüğüme bakma. Bir gün öğle vakti dışarıya çıkıyordum. Yine aynı sesi duydum. 'guguk guguguk' kafamı kaldırmamla bu çifte kumruları görmem bir oldu. Kendi salaklığıma gülüyorum. Kondukları yer yaklaşık olarak başımın 20 cm üzeri. Ben sağda solda arıyorum, onlar başımın üstünde. Ara ara yine geliyorlar ziyaretime ahahah.

9 Mart 2012 Cuma

Uzuv

Hemen hemen her gün gazete okuyorum. Sadece internetten değil yazılı olarak  4-5 tane gazeteyi okuyorum.
Okumak denirse ilgimi çeken köşeye (Haşmet Babaoğlu, Ayşe Arman, Hıncal Uluç, mutlaka okurum), habere bakıyorum. En sevdiğim gazeteler değil. Hafta sonu cumartesi ve pazar ekleri. İçeriği ne olursa olsun. Keyif ve kitap diye 2 ek var, hastasıyım. Bugün yine günlük rutinimi bitirmek üzereydim. Spor sayfasını açtım ve habere değil de fotoğrafa takıldım. Yok yok ağzı açık ayran budalası olarak değil. ''Neden'' diye. Her gün 8 Mart olsa bu ülkede hiçbir şey değişmeyecek. Başarılı bir tane sporcu yok ve başarılı olanlara da Türk pasaportu verip Türkiye adına yarışmalara sokuyorlar. Lakin gel gör ki aldığı dereceler, kazandığı madalyalar önemlli değil. Önemli olan kadın olması, vücudu, seksi bir pozu, eti.

Link bu- http://www.sabah.com.tr/SabahSpor/TumSporlar/2012/03/08/en-az-iki-madalya

Fotoğraf gazeteden bakınca insanın gözüne girsin diye büyük basılmış. Amacını düşündüm o fotoğrafı basmalarının. Amaç belli aslında. Normal bir fotoğrafını koyamazlar mıydı ayakta ya da koşmaya başlarken diye düşündüm. Ne bekliyorsun ki, kaza geçirdiğinde ya da hastaneye kaldırıldığında çıplak halinin fotoğrafları çekilen kadınların olduğu bir ülkedeyiz. Sporcu da olsan, sanatçı da olsan ne olursan ol uzuvların önemli olan.

8 Mart 2012 Perşembe

Aynı

Deli diye hemen hemen herkesin alay ettiği, dalga geçtiği (benimse gördüğümde güldüğüm) 25-30 yaşları arasında bir çocuk var. Sürekli gittiğim cafeye gelir, bir bardak çay içer ve gider. İçeriye adımını attığında gülmeye başlar. Her şeye, herkese güler. Güldüren bir gülümsemesi var. Onu tanıyan bir kaç kişi ona takılır, o da güzel aklıyla onlara. 'Öpücem', 'sakallarını kes', 'sarılayım' diyerek.

Geçenlerde kapıdan içeri girdi gülerek. Birisi yine takılmak için sordu.

-  Naber?
+ Aynı.

İşte onun ağzından çıkan bu ''Aynı'' cevabı benim için şu 46 yıllık hayatımda hiç bu kadar anlamlı olmamıştı, anlam kazanmamıştı. Her şeyi özetler gibiydi. Öyle bir söyledi ki o an kaldım. Sanki hayatın sırrını söylemişti. Bir yandan gülüyordum, bir yandan da kendi kendime söylendim. Boşuna gülmüyor, resmen çözmüş bütün olayı, kafasında bitirmiş hayat diye çözemediğimiz bulmacayı. Siz tırlatmaya devam edin ben boşuna mı gülüyorum der gibi resmen dalga geçiyor gülüşleriyle. Ama cidden güzel gülüyor hahah. Bir de havalar soğuk diye kasket takıyor, atkısı var. Atkıyı enlemesine bağlıyor kafasına. Kulaklarından aşağı sarkıtıyor şapkanın altından. Bazen hiçbir şeyi hiç kimseyi tınlamadan giyinmek, yaşamak ne güzel. Her neyse tek diyeceğim;

Aynı
Aynı
Aynı.


Bir de son günlerde sürekli bu  şarkıyı dinliyorum çikolata niyetine.

- Yanlış Fetih mi? -

''Ne benim adım Fatih
Ne de sen İstanbul'sun.''

28 Şubat 2012 Salı

26 Şubat 2012 Pazar

Yalnız Huzur

''Yalnızlar birbirlerini en kuytularda aramadan bulurlar. Hayatları aynı paralellikte aynı mutsuzlukta bozuk bir çeşmeden  sürekli bir damla gibi akıp giderken farketmezler birbirlerini. Geçip giderler yanlarından birbirine yabancı iki yalnız gibi. Başlarını çevirmezler. Çünkü o başları hiç dik durmaz, daima yere bakar. Bozuk para gibi kaybettiği kendini kaldırımlarda arar. Yalnızların hayatları filmlerde kesişir bir çift göz gibi, verilmiş ama tutulmamış bir söz gibi. Bir kitabın satırları arasında gezinirken gözleri, kimsenin duyamayacağı bir ses yükselir hepsinin içinden ''aynı ben''

Binlercesi vardır dünya üzerinde aynı tenden. Yalnızların teni de bahçesi gibi dikenlidir. Kimse yaklaşamaz, dokunamaz, sarılamaz. Bilirler teller batarlar, kanatırlar ten olsa bile ve o bahçenin çiçekleri günden güne solar. Bütün çiçekler boynunu büker, hayata küser. Bu yüzden uzak durmaya başlarlar. Dokunacak kadar yakınken bile bir yalnıza uzaktır sana kilometrelerce. Sarılmak istersin, öpmek istersin, dokunmak istersin. Bunların bütün hepsi uyumadan önce kurulan hayaller gibidir. İyi bilirsin, asla gerçekleştiremezsin. Bir yalnızı sarhoş olmadığı sürece ağlarken göremesin. Bir yalnız ağlamaz, yalnız kalmadığı sürece. Kimse de bilmez bunu, yalnızlar sürekli ağlarlar. Dünya hayatı, maddi şeyler onlar için önemsizdir. Hiçbirini görmez her şeyi gören gözleri.

Ve en kötüsü de nedir biliyor musun? Bir yalnız, sonsuza dek yalnızlığa dayanacak kadar güçlüdür. Yalnızlığı karşısında yıkılmayan bir devdir. Fakat, bu yalnızlığa son verecek gücü asla kendinde bulamaz. Annesini kaybetmiş yetim bir çocuk kadar güçsüzdür. Onu annesi değil, acılar büyütür. Böyle büyüyen yalnızlar daima güçsüzdür ve ellerinden uyku tutmayan gecelerde gözlerini silmekten başka bir şey gelmez.''

Şimdi bu size normal bir blog yazısı gibi gelecek ama değil. Sonu olmayan bir şeyin başı.
Ciddi ciddi yorum istiyorum. :) Haydi güzel günler.

9 Şubat 2012 Perşembe

...

Ne yazacağımı da bilmiyorum. Böyle zamanlarda hep saçmalıyorum. Aklımdan, ağzımdan anlamlı bir cümle çıkmıyor. Kalıyorum öyle. Düşünüyorum ne düşündüğümü bilmeden. Gün içinde çok az içmiş gibi bir sigara daha yakıyorum. Yaktım bile. Önceden bir sigarayı içme sürem 3-5 dakika ise şimdi 1 ya da 2 dakika en fazla. Kendini geçtiğin oluyor mu? Benim çok oluyor. Yine oldu. Yine kendimi geçtim. Yazıyı buraya ekleyip eklememek arasında kaldım. Eklemeyeceğim ama okumanızı ve İzmir'de olanlar eğer ellerinden bir şeyler geliyorsa yapmalarını isteyeceğim. Ellerinden benim gibi hiçbir şey gelmeyenler, gökyüzüne açabilirler ellerini.


Umarım bir an önce sağlığına kavuşur ve yavrusundan, canından ayrılmaz.

http://atakan310309.wordpress.com/2012/02/03/seyahate-giden-anne-gibiyim/

8 Şubat 2012 Çarşamba

Kendine Yolculuk, Gitmek

Kendine yolculuk yapan bir kadının koyu yalnızlığı. Kendine gitmiş, durduğu yerde, yaşadığı yerde bir türlü bulamadığı kendine. Arayış, kendini arayış bir an bile olsa bulmuş ve bulduklarını yolculuk olarak adlandırmış. Sıkışıp kalmak. Kendiyle hayatı arasında. Düşüncelerle, düşüncesizler arasında. Mutluluk ve mutsuzluk arasında. Arayış ve kayboluş arasında. Onunla konuşurken en çok evet dedim. Kendine yolculuk yaparken yazdığı ve ona yolculuk yaparken, okurken, altını çizdiğim cümlelerin bir kısmı.

Her şey anını beklermiş. Bu kitabı geç mi okudum yoksa tam vaktinde mi okudum, bilmiyorum. Bir ses kalk diyordu kalk! Git kendine bir kitap al diyordu bir ses, al ve oku. En sevdiğim ses. :)  Gittim, kitapların arasında 2 saat gezindikten sonra, hangi kitabı alsam diye bir kararsızlık içindeyken gözüme ilişti, ''Beni oku'' der gibi. Daha bir çok cümle var altını çizdiğim buraya yazmadığım. Baktığı, gördüğü her şey ve bunu yazıya döküşü mükemmel. Belki kendime yakın bulduğum için böyle. Yaşadıkları, yaşayamadıkları, yaşamak istediği. Aynı şeyi yaşamak ya da düşünmek olabilir sebebi, bilemedim. Ah be güzel kadın. Tanımadan sevdiğim bütün kadınlar, kendilerini bana çok, neden bilmem çok sevdirdiler.

''zamanı kaldıran olgu, hep benimle birlik kılıyor onu.''

''kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme.''

''her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük.''

''her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.''

''uykusuz bıraktım. ya da acıların uzun uykularını uyuttum. sevmediği tenleri okşattım. onu yaşantılar ardında koşturdum.''

''duvarlar yaşamımızdaki mezarlar mı, duvarlar arasında en çok kendimiz olmuyor muyuz. en çok duvarlar arasında direnmiyor, en çok duvarlar ardında duymuyor muyuz. duvarlar arasında bu doyumsuz yaşamdan soluklar alarak ve alamayarak ayrılmayacak mıyız.''

''kimse her insanın yaşamının ortak yanlı olduğunu düşünmüyor. özlem. acı. diğer sözcükleri kullanmıyorum. çok büyük sözcükler. çok büyük olguları çağrıştırıyor.''

''yaşlılar önlerinde pasta, oturuyorlar. yitik geçmişlerinin yitik anları içinde yaşıyorlar. yaşamıyorlar. yaşamları pasta ve ölüm beklentisinden oluşuyor.''

''insanın yalnız cesedi yalnız kalabilir. canlı (cesedi) asla.''

''artık gitmeyeceğim. nereden geldiğim sorusunu yanıtlamak istemiyorum. hiçbir yerden gelmiyorum. kendimden başka.''

''nasılsa her gittiğin yerde kendinsin.''

''ve öyle umursamadan söylüyor ki, sanki bir şişe daha bira ısmarlıyor.''

''merdivenleri birlikte çıkıyoruz. konuşacak birisine o denli gereksinimi var ki. insan arıyor. avunmazlığını biriyle paylaşmak istiyor.''

''yaşamım, ölümüm, her yaşam, her aşk ve her ölüm olmalı.''

.''kendinden, birlikte yaşamanın bu denli güç olduğu kendinden kaçacaksın.''

''belli bir sarhoşluk içinde yeryüzüne dayanmak daha kolay.''

''görmek istediği ben değilim. görmek istediği, benim kendime olan bağımlılığımdan taşan bağımsızlığım.''

''ama genç yaşlarda, henüz bana, yaşamı yaşanır kılan bu duyguya varmadan önce, gidememek, derin, derin, derin bir acıydı.''

''en yakın dostlarım romanların kahramanları gerisindeki yazarlar mı olmalıydı.''

''yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar kadar hiçbir şeyi beklemedim. ancak anlamsızlık ve acı sonsuz bir gelişigüzelliğe vardığı günlerde derin derin, uzun uzun çok yorucu uykuları uyudum. yorgun, isteksiz ve umutsuz uyanıncaya dek.''

''bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin ucundayım. inemiyorum. yaşayamıyorum. ölemiyorum.''

''her şey geçiyor, hiçbir şey geçmese de.''

''sen günlere bir şey getirmedikçe, günler sana hiçbir şey getirmiyor. boş bir caddede yürüme olanağı bile yok. her köşe, her cadde öyle dolu, öyle dolu, öyle dolu ve bu doluluk içinde öyle boş, öyle boş, öyle boş ki...''

''hem karşı çıkıp hem de sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazlarından sıyrılmayacak.''

''kalıplardan kaçmak için gidiyorum. gitmekten yılmayacağım. kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. yaşamı, gitmek olarak algılıyorum.''

''nereye gidebilirim ki. sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi.''

6 Şubat 2012 Pazartesi

Mutsuz Uyuyup Mutlu Uyanmak

Aslında mutsuz uyumak değil bu. Mutsuzluktan uyuyamamak gibi bir uykusuzluk hali. Hani çok fazla alkol alınca sızarsın ya, işte buradaki uyumak hali bu. Yatağın içinde bir sağa bir sola debelenip durduktan sonra, artık bu spor sonucunda bedenin yorgun düşer ve sen gelmesini beklediğin ama bir türlü gelmeyen uykun eşliğinde dalar gidersin bin bir düşüncenin içinde uyku denirse uykuya. Her ne kadar senin için rutin bir durum olmuş olsa da bu alışamamışındır bir türlü.

Sürekli düşünürsün, sürekli. Düşüncelerin gelir aklına. Gece, aklına yazdığın kağıda dökülmeyen satırlar. Senin adına günün başlayacağı saatlerde mutlu olmak için bir sebep yoktur. Bilirsin güzelim işte yoktur. Adın kadar emin olduğun bir gerçekte budur işte. Yine aynı ruhsuzlukla kaldırırsın o bedeni yataktan. Yine aynı rutini yaşatırsın ona. Dünün aynısı.

Ama bazen değişir her şey. Sabahın köründe herkes işe gitmek için çoktan kalkmışken yatağından, sen uykunun en başındayken telefon çalar. Arayan banka ya da herhangi bir şirketin müşteri hizmetleri değildir. Kalbine karşılıksız sevgi sunan birisidir, uzaktadır, yakındır. Sesi en güzel günaydın olur sana. Hayatın gerçeği, ne kadar mutluyum rolü yapabilirsin ki? İkiniz içinde ne kadar eksik ve boktan olursa olsun hayat gülümsersiniz, gülersiniz. O seni merak eder, sen onu. Söylenmeyen kelimeler vardır, bilirsin. Söylenmeseler bile söylenmiş kadar olan. Onları dile getirmeden dile getirirsiniz. Sen özledim dersin, o daha çok özledim der. Acıtsa bile gülümsetir. İşte onun o gülüşü, sesindeki gülüşler anlık bile olsa senin mutsuz uyuyup mutlu uyanmana sebep olur. Sebebim oldun ahahah.

Değerini bilin hatta zam yapın o değere, arttırın. Kalbinizin en üst köşesine koyun onu, bir daha boyunuzun hiç erişemeyeceği bir yere, ki o istese bile inmesin aşağıya.

Yazılmayan bir çok satır var burada.

26 Ocak 2012 Perşembe

Hikaye

Her şeyin bir hikâyesi var. Öğrendikten sonra bakış açısını değiştiriyor. Anlamsız gelen daha bir anlamlı oluyor. Tam anlamıyla olmasa bile hissedebiliyorsun birazcık. Ortak olmak belki de. Ne zaman fotoğraflara baksam dokunuyor, resimler kadar. Saçmalayasım bile yok. Kuşlar beni çağırıyorlar, biraz uçmam lazım izninizle.



21 Ocak 2012 Cumartesi

İyi İnsanlar Ağlar

İnşallah bizimkilerden kimse görmez diyerek içimden ve yazılı olarak duamı ediyorum. (amin) Fotoğraf gördüğümden beri acayip hoşuma gitti, öyle böyle değil. Fotoğraftaki güzel insan epey bir yakınımdır. Saçlarındaki beyazlar, daldığı boşluktaki bakışlar ne kadar hüzünlü di mi? Bana öyle geliyor, çünkü sebebini biliyorum. En son aklımda kalan ''Çatı katına çıktım, eşyalara baktım baktım oturdum bir saat ağladım'' cümlesi. Son gördüğümde yine gözleri bulutlu yine boşluktaydı. İnsan bir yarısını kaybetmeye görsün, olmuyor. Tam olan ne varsa artık eksik kalıyor. O zamanlar yıllar yıllar önce yanlarında kalmıştım 2 hafta kadar. En ufak oğulları yurt dışındaydı o sıralarda. Sabah kahvaltıyı hazırladıklarında bana onun adıyla seslenirdi. Kalk, kahvaltı hazır diye. Sonra da yine aklıma geldi, acaba iyi midir, ne yapıyordur şimdi diye söylenirdi kendi kendine.

Bir gün üçümüz pikniğe gitmiştik. Hani kartpostallarda olur ya kocaman bir tarla, ortasında kocaman bir ağaç. Öyle bir yer, halen durur orası. Ağacın gölgesinde piknik yapmıştık. Hiç unutmam. Ağacın gövdesine (hain palyaço) adımı kazımıştım ve tarih atmıştım. Bir daha gitmek nasip olmadı.  Bu olay yaklaşık yarım saat sürmüştü ve fotoğraftaki güzel insan şunu demişti, aklıma geldikçe gülerim.

Ben yarım saat elimdeki bıçakla ağacın gövdesine adımı ve tarihi kazımakla meşgulum. Sırtım onlara dönük, çömelmişim ve ne yaptığımı görmüyorlar.

- Palyaço, yarım saattir ne yapıyorsun orada yoksa dua mı ediyorsun?

ama söyleyiş tarzı, o anki durumum, azmim. Epey bir gülmüştük. 

Gece gece yine fotoğraflara gömüldüm. Öyle de bakılmaz ki be koca adam be güzel adam.


Edit: Dün gece yazdım bu yazıyı. Bugün ne oldu? İyi İnsan lafının üzerine gelir, çıkar gelir. Çıktı geldi, gülümsetti. :)

18 Ocak 2012 Çarşamba

Twitter / E

Bunun hakkında da yazmazsam çatlayabilirim. Bunun dedim çünkü isimlendiremiyorum halen.

Bak tek güzel tarafı var bu zamazingonun. Yalan doğru belli olmasa bile online bilgi alabiliyorsun. Bilginin ne olduğu önemli değil, online. Hiçbir yerde duyamayacağın şeyleri anında önüne getiriyor. Tek güzel yanı bu. Şu an mesela İnternet Tutulması diye bir şey var. Ondan haberim oldu. Siteler bir günlüğüne kapatılıyormuş.

Farklı bir gözden bakacağım. Aslında bu bizim yaşadığımızın tam adı olmalıydı. İnsanın ve zamanın hunharca harcanmasının ortak adı İnternet Tutulması. Eskiye özlem, arkadaşlara, dostlara, gerçek bir gülüşe, içten bir merhabaya, sarılışa, saatlerce sohbete, çalışmaya, verimli olmaya, dahası yaşamaya tek engel bu internet tutulması. Hepimiz gerçeğe değil de sanala tutulmuşuz.

- Ömrünü nerede tükettin?
+ İnternetin başında.

Diğer yanlarına gelirsek ben yazıp yazıp siliyorum. Sözlükte yaptığımdan pek farklı bir şey yapmıyorum. Ne kadar iki dizeliğim varsa buraya yazıp siliyorum. Arada şiyirleri ekliyorum. Yine siliyorum. Boş vaktimi boş işlerle değerlendiriyorum aferim bana. Geçenlerde 'ne yapıyorum' sorusunun cevaplarından birisi bu işte. Hiç. Şimdi beni çok matah bir şey yazıyormuşum gibi ekleyenler oluyor. Narsistlikten vazgeçtim. Adam bi bakıyor attığım tweet sayısı 0. Anında siliyor. Onu takip etmiyorum, anında siliyor, küsüyor resmen. Ahah sanki hayatın sırrını veriyorum. Son icadımı piyasaya süreceğim de onun tweetlerini atıyorum. Lan işte bildiğin saçmalamanın farklı bir versiyonu. Hayır yani ne bekliyorsun, beklenti ne? Zaten umduğun kadar önemli cümleler kursam, twitter yerine giderim makale olarak orada burada yayınlarım, kitap yazarım.

Bir de akıl sır erdiremediğim diğer konu; adam binlerce kişiyi takip ediyor. 1000 küsür kişi arkadaş.  Nasıl bir vaktin var senin. Nasıl bir okuma hevesi, merak, takip etme isteği. Ciddi ciddi okuyor, yorum yapıyor. İlgileniyor, özen gösteriyor. Komiklik yapan mı dersin, sevdiği insana bir tane güzel söz söyleyemeyen ama binlerce özlü sözlü yayınlayan mı dersin. Annesine canım demeyen, kızkardeşine bir tanem demeyen adam sevdiğim, sevdiğim diye inleyip duruyor özlü sözlerle. Başkalarının yazdıklarını habire twit atan mı dersin. O kadar retwet yani iletilen tweetler içinde bir tanesi acayip hoşuma gitti. Onu da daha dün gördüm, görselini ekleyeceğim. Portresini kimse çizmeye yanaşmamış. Bir arkadaş çizmiş eline sağlık çok güzel olmuş.

Birini Tanımanın En İyi Yolu / Shoulder to Shoulder

Uzun zaman önce yazmışım bunu.

''O insana vermek. ahaha fesat olmayın hemen sıralıyorum.

* Zamanını.
* Dostluğunu.
* Gülüşlerini

Bunları verdikten sonra;

* Yalnızlığını
* Gözyaşlarını
* Mutsuzluğunu

Sen vermeden alırsa bu iş oldu demektir, doğru yolda gidiyorsun demektir.''

Gidip penceresinde kafayı yiyorum hacı dediğim bir adam var. Yazmıştı ki; bir insanı tanımak istiyorsan, onun tanımadığı insanlara davranışlara bak. Sevgilisi, arkadaşları, ailesi değil de diğer insanlara nasıl davranıyor. Tavrı, yaklaşımı nasıl bunu gözlemle. O zaman o insanı daha iyi tanırsın minvalinde bir şeyler.
Hak vermiştim. Hepimizin genel olarak yaptığıdır zaten. Yıllardır tanıdığımız insana davranış şeklimiz genelde aynıdır/iyidir. Onun isteklerini ve istemediklerini biliriz. Neleri sevdiğini, nelere sinir olduğunu. Yüzüne baksak anlarız. İşte tam burada devreye giriyor bu olay. Tanımadığı bir insana nasıl davranıyor. Sırf şekil olsun diye mi iyi davranıyor yoksa öyle gerekmesi gerektiği için mi? Gereklilik bile değil esasında, öyle olmalı.

Yolda yürürken, bir markette alışveriş yaparken, bir cafede otururken, konuşurken hal ve hareketleri nasıl?
En önemli kriterler ahah atomun parçacıklarını anlatıyorum sanki. Ama bence böyle. O çevresindeki tanımadığı insanlara insan gibi mi davranıyor yoksa aşağılayıcı gözlerle mi bakıyor. Onlara etrafındaki insanlara verdiği değer kadar değer veriyor mu? Elbette başının tacı yapmaz ama en azından kırmadan, incitmeden olması gerektiği gibi davranmalı. En basitinden bir cafede garsona, selam vererek, gülümseyerek, teşekkür ederek
hizmet beklemeli. Param varbirbirbir dememeli.

Ayrıca kendi dediğime gelirsem. Ver bakalım o insana, değerli zamanını, dostluğunu, gülüşlerini. Her zaman yanında seni böyle gören insan. En kötü zamanında senden uzaklaşıyorsa (sen böyle olmasını istesen dahi) seni yalnız bırakmıyorsa dostundur. Gözlerine bakıp anlat diyorsa, sen anlatmasan dahi, susuşlarını dinliyorsa, ellerinden sarılmaktan başka bir şey gelmiyorsa, mutsuzluğunda seninle beraber mutsuz olabiliyorsa o da dostundur. Bir insanı en kötü zamanında tanırsın. Sadece parasal ya da maddi konularda değil. Maneviyatının en dipte olduğu zamanlarda yanında oluyor mu? Sarıl, bir daha sarıl. Bazen insan kendi omuzlarına ağır geliyor, taşıyamıyor. İşte o zaman onun omuzları sana omuz oluyor. Shoulder to Shoulder olmak zordur ama bunu başarırsanız hiçbir zaman yalnız kalmazsınız, ikinizde.

17 Ocak 2012 Salı

Sekmeler /Franz Kafka

Bilgisayarı açtığımda otomatik olarak açılan ve sık kullanılanlarda ekli olan sekmeler var. Sürekli girip baktığım siteler; gazeteler, sözlük, bloglar, (kısa bir süredir twitter, içiciyim.) mailler, youtube, fizy.

Son zamanlarda bir bloga takıldım kaldım. Canım sıkıldıkça dönüp dönüp okuyorum. Almış olduğum kitaplar yanımda değil. Deli gibi okumak istiyorum onları, yanımda olmadığı için okuyamıyorum. (okuduğum halde)

Franz Kafka okur musun? Ben okumazdım. İtiraf etmek gerekirse hiç okumamıştım. Aylar öncesinden piraye'mden kitaplarını ç alana kadar. Raflarında duran ne kadar F. K. kitabı varsa doldurdum poşete. 3-4 kitabını okudum bile. Babasına ve Milena'ya yazdığı mektuplar ayrıca Aforizmaları dahil 3 kitabını okudum. Tekrar okuyacağımı adım gibi biliyorum. 2 tane de F.K. ve kitapları hakkında yorum içeren kitap okudum.
Ne okusam kesmiyor. Sözlükte 18 sayfa entel yorum okudum ahaha, bizi enteller.

Eğer okumuşsan ve F.Kafka'yı merak ediyorsan geniş kapsamlı bir site mevcut burada hem de Kafkaca.

http://www.franzkafkatr.com/

Bir arkadaşla konuşurken şu anlık satırları yazdım.

''Bu adamı okurken aynaya baktığımda gördüğüm kendimden daha çok görüyorum kendimi.''

Kürt Böreği

Bazı sabahlar uyuyamıyorum. Bunun bir sebebi gün içinde çok uyumam 46 saat falan. Konu bu değil. Konu, bu uyku tutmayan bazı sabahlarda yatağın içinde bir o yana bir bu yana debelendikten sonra işe gider gibi kalkıyorum. Giyiniyorum, hazırlanıyorum. Beni görsen dersin ki 'kesin acele bir işi var, sabahın köründe niye kalksın.' Peki ben ne yapıyorum. Börek yemeye gidiyorum ahahah. Kürt böreğinin hastasıyım. Normalde hamur işiyle, tatlıyla, yemekle hiç işim olmaz, kilomdan da anlaşılıyor bu zaten yaklaşık 46 kiloyum. :) Yok be o kadar da zayıf değilim. Ama son bir haftadır yemek olarak ne yedin diye sorarsan hatırlamıyorum, inan hatırlamıyorum.

Bu sabahta aynısı oldu. Bu karda kışta kıyamette hiç üşenmeden hazırlandım, kalktım, gittim. Bir güzel böreğimi yedim geldim. Evde kahvaltı olmadığından falan değil. Seviyorum bu börekle çay ikilisini. Annem benim o halimi görünce aynen şunu dedi;

- Çık dışarıya kartopu oynayalım, bütün sinirimi alayım senden.

ahaha bir kaşık kartopunda boğacak beni, başımı karlara sürtmezse bir şey bilmiyorum ama kıyamaz be. Annem haklı, ikimizde gülüyoruz bu halime.
 

Diploma

Tam benim düşünüp dile getiremediğim bir konu. Gayet güzel açıklanmış, dile getirilmiş. Olduğu gibi alıntılıyorum.

''İnsanlık, öyle görünüyor ki, aptalca diplomaları beklediği sürece çaba gösteriyor sadece, sonra da toplum içinde bunlarla övünüyor, elinde bu budala diplomalardan yeterince varsa kendini salıveriyor. Çoğunlukla bu diplomaları ve unvanları elde etmek için yaşıyor, başka nedenle değil; bu diploma ve unvanlardan yeterli sayıda elde ettiğine ikna olduktan sonra bu diploma ve unvanların oluşturduğu yumuşak yatağına giriyor. Öyle görünüyor ki başkaca bir yaşam amacı yok. Öyle görünüyor ki kendine özgü, bağımsız bir yaşama ilgi duymuyor, bağımsız bir varoluşa; ilgisi yalnızca diplomalara ve unvanlara; insanlık yüzyıllardan bu yana bunların içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya. Bağımsız olmak ve kendi başına ayakta kalmak için zorlamıyor asla, kendi doğal gelişimini sağlamak için zorlamıyor; yalnızca diplomalara ve unvanlara koşuyor ve bu diplomalar ve unvanlar ellerine koşulsuz olarak verilecek olsa ölümü bile göze alırlar; işte çıplak ve bunaltıcı gerçek bu.

Yaşamın kendisini böylesine küçük gördükleri için yalnızca diplomalar ve unvanlar var kafalarında, başkaca bir şey yok. Onları evlerinin duvarlarına asıyorlar; usta kasapların ve felsefecilerin, aşçı yamaklarının ve avukatların ve hakimlerin evlerinde diplomalar ve unvanlar asılı ve bunlara doyumsuz gözlerini dikip yaşamları boyunca bakıyorlar. Kendileri için, ben temelinde şu ya da bu insanım demiyorlar, ben şu ya da bu unvanım, şu ya da bu diplomayım diyorlar. Ve onlar şu ya da bu insanla görüşmüyor, şu ya da bu diplomayla ve şu ya da bu unvanla görüşüyorlar. Ve biz de hiç çekinmeden, insanlık içinde insanların birbirleriyle ilişkide olmayıp diploma ve unvanların birbirleriyle ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.

 İnsanlık içinde insanlar, kabaca söylersek önemsizler; önemli olan yalnızca diplomaları ve unvanları. Yüzyıllardan beri insanlar gözükmüyor; yalnızca unvanları ve diplomaları gözüküyor. Bay Huber'le buluşmuyorlar kafede, doktora unvanlı Huber'le buluşuyorlar; yemeğe Bay Maier'le gitmiyorlar, aynı adlı diplomalı mühendisle gidiyorlar. Görünüşe göre insan değil de diplomalı mühendis olduklarında amaçlarına ulaşıyorlar; artık yalnızca Bayan Müller değil, bayan yargıç olduklarında insan olduklarını sanıyorlar. İşyerlerinde de genç bir bayan değil karşıladıkları, mükemmel bir diploma. Bu diploma ve unvan tutkusu doğal olarak bu yüzyılın icadı değil; insanlar hep bunların peşindeydi. Kendilerini çok kısır gördükleri için yüzyıllar önce bir gün kendilerini diploma ve unvanlara teslim ettiler; kendi kendileri karşısında varlıklarını sürdürebilmek için.''

İçeri Açılan Kapılar


''İçeri açılan kapılar
Sadece bizim yüzümüze kapandılar
Bizi dışarıda bıraktılar
Sonra biz dışarıyı sevdik
Dışarıda güzeldik
Dışarıda bizdik
Onlarla bir türlü
Olmayı beceremediğimiz biz
İçeri açılan kapılar
Şimdi ardına kadar açılsalar
Neye yarar
Geçti artık geçti
Saat değil onlar
Geç kaldılar.''

16 Ocak 2012 Pazartesi

Mantık Yalnızlığı

Mantık yalnızlığı mı dersin bu yaşadıklarına? Yoksa yalnız bırakılmak m? Yoksa, yoksa onları yalnız bırakmak mı kendinden.

Bir zamanlar onlar seni yalnız bırakırdı. Alışkanlıkları bırakmak gibi bir şey. Onlar için alışkanlıktan ibaret olmak. Ne zaman aydın, bunun farkına vardın işte o zaman mantık yalnızlığı ufaktan devreye girmeye başlıyor. Gözün artık onları değil, seni görmeye başlıyor. Önemli olan onların istedikleri, yargıları, kararları değil. Senin istediklerinmiş. Öyle bir tarihe ertelemişsin ki hayalleri yani gerçek seni, sanki çıkmaz yalnızlığın son perşembesi, bir türlü gelmek bilmiyor o gün. Fakat bir gün rüyadan uyanır gibi uyanıyorsun. Kalbinle, duygularınla değil de mantığınla yalnızlaşıyorsun. Aslında bu yalnızlaşmak değil, kendi kendine yetebilmek. Bunun farkına varıyorsun. Herkesin bildiği senden, ortaya çıkarıyorsun hiç kimsenin bilmediği senleri. Gittikçe bunun tadına varıyorsun, hazzını yaşıyorsun. Onlara göre tam tersi yalnızlaşıyorsun, uzaklaşıyorsun.

İnsanın kendine edebileceği en güzel tekliftir, eğer gücü varsa. Yüzük almayı unutmayın.

15 Ocak 2012 Pazar

Çizmek Zevklidir

O halde çizelim.

Girişte pek bir şey yok. Hoşgeldin yazan gülen suratlı şapşal paspas dışında. Kapı en çeliğinden ve kilitli içeriden. Ayakkabalık sade ama hoş. Gösteriş yok, kalite ve kullanım açışından güzel. İçeri girdikten sonra direkt salon ve mutfağı görüyorsun. Açık mutfak yani ama yemek kokusu ıvır zıvır kokusu yok, bar taburesinde otururmuş gibi düşün kendini. Mutfağın dolapları beyaz, ince böyle, göz yormayan cinsten. Mutfak masası var pratik çok yer kaplamayanından 6 kişilik o da beyaz renk. Esas yemek masası salonun ortasında. Masa değil aslında, mermer bir diktörgen, üzerinde aynı boyutta cam. Yemek burada yeniyor genellikle ve 2 kişilik bu masa. Yemek masasından çok sanki aşk masası. Salonda 2 çekyat var karşılıklı. Karşısında film izlemek haricinde nadir açılan bir televizyon. Hemen yanında filmlerle dolu cd'lik, şık bir şey. Duvarlar ilginç resimlerle dolu. Bir çoğunun ne olduğu belirsiz. Dikkatle bakıldığında görülen resim kadın yüzlerinden ibaret sanki. Cam kenarında bir koltuk var o da diktörgen şeklinde, sedir misali tam uzanmalık. Bir kaç fotoğraf var duvarda, galiba ailesinden birileri.

Sonra diğer oda. Salon kadar büyük bir oda. Hatta sonradan öğrenildiğine göre yanyana olan 2 odanın aradaki duvarı yıkılmış ve bu odalar birleştirilmiş. Oda bomboş gibi duruyor ilk bakışta. Kocaman bir oda. Ne bir yatak ne bir eşya herhangi bir şey yok. Evet, var bir şey var. Rafları alabildiğine kitap dolu olan kitaplıklar. Odanın 4 köşesi de kitaplık. Nereye baksan kitap, nereye bakmasan da kitap. Hepsi özenle yerleştirilmiş, ayrıştırılmış kitaplar. Kimisi konusuna göre kimisi de yazarına göre. İlk göze çarpan kitaplar romanlar. Hemen hemen bütün büyük yazarların romanları sırasıyla var. Daha sonra şiir kitapları yerli ve yabancı. İç ses diyor ki bunları toplamak için epey uğraşmış olmalı. Odanın lambası yok. İlginç bir şey daha. Mum dolu oda. İki pencerenin önü de mumlarla donatılmış. Bir masa var üstünde okunmayı bekleyen kitaplar ve tabi ki gece lambası. Bir ilginç detay daha odanın lambası olmamasına rağmen kitaplıkları aydınlatan lambalar var hepsinin üzerinde. Belki de evin en ilginç ve en güzel köşesi burasıydı.

Bir diğer oda yatak odası. Her şey yerli yerinde, derli toplu. Elbiseler askıda, çamaşırlar katlanmış dolabın içinde ve çekmecelerde. Hoş bir koku var odanın içinde ilk girildiği an fark edilen. Dağınıklıktan eser yok. Yatağın hemen yanında bir ayna önünde bir masa üzerinde ise not kağıdı ve yanında gece lambası bir de kalem. Pek fazla bir şey yok yatak odasında. Dikkati çeken tek şey duvardaki perdeydi. Dikkat et penceredeki değil, duvardaki perde. Banyo ve tuvalet bildiğimiz gibi pek bir farkı, özelliği yok. Ev gibi, gösterişten uzak. Daha ziyade mutlu olmak için bir kaçış ortamı düşün. Öyle evin her köşesi. Dakikalardır çalan eski şarkılar insanı mutlu ediyor, bir yandan da hüzünlendiriyor. Ona sorarsan, iyi geliyor.

Devamını ya da daha detaylısını yazarım  bi gün. Gözlerim kapanıyore.

13 Ocak 2012 Cuma

Özledim

Özledim, tek başıma sigara yakıp saatlerce oturduğum caminin arkasını bile. Görüntüleri dikkatle izlerken aklıma bir deliliğim geldi. Dakika 2:58-59-3:00,  iki tane yanyana çok katlı (6-7)  binaya zoom yapıyorlar, arkasında bir cami var. Nasıl ve neden yaptım bilmiyorum. O binanın bir tanesi çatı katı olan manzaralı  bir dairedir. Bir akşam üstü otururken o çatı katında duvarın üstüne çıkıp yürümüştüm. Aşağısını hiç sorma ama yürüdüm yani yaptım. Gece gece aklıma neler geliyor. Kekikten yaptıkları çaya yani kekik çayına ''Dallı'' derler, aklınızda bulunsun. Sonra o çay bahçesi orada abartısız saatlerce otursam sıkılmam. Yüzlerce kez yapmışlığım vardır bunu. Sabahtan akşama kadar oturmuşumdur. O dağlardan 3 tanesine çıkmışımdır.
Yemediğim halt kalmadı oralarda. En çok karda yürümeyi özledim gecenin bir yarısı sarhoş sarhoş.
Bu video ne alaka diyorsanız gece gezmelerimde tesadüfen karşıma çıktı. Şu süper hayatımın en güzel yıllarından bir kaçını burada yaşadım. : )


Sütçüler eski zaman (1) from Mahmut Altunay on Vimeo.

İnsanlık

Biraz önce televizyonda bizimkilerle beraber ''Kim 500 Bin TL Kazanamaz'' adlı yarışma programını izliyoruz. Abartmıyorum, sorulan her soruyu şıklar ekranda belirmeden  cevaplıyorum. Evet, arada bilemediğim çıkıyor. Fakat genellikle biliyorum. Annem;

-  Katılsana burada böyle cevaplayacağına.

Babam ise yaran yorumunu yapıyor.

- Ona para değil,  insanlık lazım.

Aralıksız 5 dakika gülüyoruz. Bunun nesi komik diyebilirsiniz, hakkınız. O an için dalyaço ve bizi yarıyor. Babam komik adamdır, muhabbet adamıdır. Babam diye diyorum; senle sen, çocukla çocuk, akıllıyla akıllı, garibanla gariban olur. Etrafındaki herkes sever sayar, muhabbet edip konuşmak ister. Arkadaşları 2 gün görmesin nerede bu adam diye söylenmeye başlar. İyi adamdır iyi.

Konuya dönersem babam haklı arkadaşlar. :)

12 Ocak 2012 Perşembe

İnternet

Bak biraz önce yazdığım napıyorum lan yazısının içinde bu karelerden de var.
Yazmıştım iletişim çağında insanın yalnızlığı diye bir şeyler. Sebeplerinden birisi de bu, belki de hepsi.

Neyse yazdım sildim hepsini. Karikatür yazacağım yazıdan daha çok şey anlatıyor. Neden bilmiyorum göğsüm sıkışıyor.


He

Napıyoruz, napıyorum, noluyor lan dediğiniz oluyor mu? Herhangi bir şeyi yaparken nedenini sorgulayıp, saçmalığının farkına vardığınız? Uzun zamandır oluyor bu bana. Hele bu sıralar fazlasıyla.

Bir an durup kendi kendime diyorum ki; ''Ne yapıyorsun palyaço'' O an etrafıma bakınıyorum. ''Burada ne yapıyorsun'' diye bir soru daha tetikliyor cevaplayamadığım ilk soruyu. Hiçbirinin cevabı yok. Biraz önce yaklaşık olarak 3 dakika önce yani yazıya başlamadan aynı sorunun bir farklısını sordum. 'Ne yapıyorsun?' yok bir cevap yok. Sadece saçmalığının ve bunu yapmak istemediğimin farkındayım. Hani sigaranın zararını bilirsin, buna rağmen içersin ya. Ama yok böyle bir şey değil, diğer taraftan seni rahatlattığını düşünüyorsun. Bu ise rahatlatmıyor sadece ve sadece sıkıyor, bunaltıyor, daraltıyor. Yıllarca aynı rutini yaşayıp, geçmişe baktığında keşke diye bir pişmanlık duyarsın ya. O pişmanlığı yaşamak istemeyip, bile bile yaşamak. Sıkışıp kalmak mı dersin? Neyse daraldım bak yine.

Artık sigara alırken 2-3 paket alıyorum yetmeyecek korkusuyla. Öyle çok içiyorum ki. Birini yakıp birini söndürmesem bile gözümü kapatmadan ardı ardına 2 tane yakıp açtığımda 2 daha tane yakıyorum. Anlayacağın durum vahim. Şu an bir tane daha yakacağım. Saydım, akşam 19'dan bu yana 1 paket bitmiş bile. Üzülme yedek paket cebimde.  Alt metine inersen yarasalaştım iyice. Bazen öyle bir dalıyorum ki, gözlüğümün camının tozlandığını bile fark etmiyorum.

'Bazen öyle yalnız kalır ki insan, baktığı bütün resimler onunla konuşmaya başlar.''

Biraz önce yazmışım.

Bugün bildiğin bir öküzlük yapıp telefonu ''he'' diye açtım. Normalde ya 'Efendim' ya da 'Alo' diye açarım. Kayıtlı olmayan bir numara, ben rüyanın en boktan yerindeyim. Gerçek hayatta karşılaşmak istemeyeceğin bir manzara, fakat karşılaşıyorsun günün birinde. Rüyanın etkisi devam ederken telefonu açtım uykulu gözlerle ve hee dedim. Lan palyaço ne heesi neyin heeesi. Bir güzel fırça yedim karşı taraftan. Fırçanın darbeleriyle kendime geldim. ''Buyur abi'' dedim. Abi de cidden buyuran bir abi, büyüktür gözümde, iyidir kısaca.

Bir de şey var.

Ne yaparsan yap geçmiyor. Geçen tek şey; zaman tek başına geçirdiğin ve tek başına geçireceğini bildiğin.

Twitter özlü sözlerinden bir tanesini okudum şimdi, hoşuma gitti. Haklılık payı var fazlasıyla.

''Sohbet edebildiğin biriyle hayat kurulmalı.  Zaman geçer, aşk biter, güzellik gider, yataklar ayrılır geriye cam önünde sohbet kalır.''

İnsanlar konuştuğundan ve anlaşamadığından değil, konuşamadığından anlaşamıyor.
Birbirlerine sordukları yok fikirlerini. Anlamaya çalışmak en zoru. Çünkü onun verdiği anlamı veremeyeceksin asla. Oluruna bırakmak en güzeli. Bırakacaksın, canı öyle istiyor diyeceksin. Hatta ona ayak uyduracaksın. Sohbet edemediğin, konuşamadığın insanla neyi paylaşacaksın ki? Sinemaya gitmek, içmek, eğlenmek, seks, hepsi bir yere kadar. Bitiyor, bitecek. Her gün bunları yapmayacağın besbelli. Geriye kalan ne. Koca bir sessizlik. Hayata bakışımız farklıymış. Siz birbirinizin hayata nasıl baktığını biliyor muydunuz?
Hiç konuşmadınız ki bunu. Hiç paylaşmadınız birbirinizi. Paylaşılan şey bambaşkaydı.

Bir insanla evlenmeyi istemek uzun bir yol arkadaşı seçmektir kendine. O uzun yolda her şey çıkabilir karşına ve bunlara rağmen onun yanında olabilmek mesele. Onun da senin yanında olabilmesi. Kendiniz dahil her şeyi konuşabileceğiniz birini seçin yoksa çok yanlış olur yaptığınız seçim.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Sigortalı Olmayanların 213 TL Ödeme Zorunluluğu

Sözlükte baktım nedense kimsenin ilgisini çekmemiş bu konu. Haha yok be derdim para değil, zaten para umurumda değil. Aynen alıntılıyorum, maddeye bakar mısın?

"Kayıt dışı çalışan 18 yaş ve üzerindeki kişiler, işsiz üniversite mezunları, sigortalı olmayıp sağlık giderlerini kendi cebinden karşılayanlar, sigortasız tarım işçileri, ev hizmetlerinde çalışan ve hiçbir sosyal güvencesi olmayanlar" 5510 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu’na göre, bu kişiler 1 ay içinde sosyal güvenlik kurumu il müdürlükleri ile sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları’na başvurmak zorundalar ve burada yapılacak gelir testine göre de prim ödemek zorunda kalacaklardır".

Gelir testi kısmında ise şu ilginç madde var: "sosyal güvencesi olmayan ve gelir testi yaptırmayan vatandaşların da aylık geliri asgari ücretin iki katından (1.773 tl) fazla kabul edilecek ve aylık 212,8 tl prim alınacaktır"

''İşsiz üniversite mezunları, sigortalı olmayıp sağlık giderlerini kendi cebinden karşılayanlar, hiçbir sosyal güvencesi olmayanlar''

Maddenin içeriğine bakar mısın? Bak bir daha bak. ben baktım, onlarca kez baktım.
Arkadaş çıldıracağım. bir adam işşizse;

1. seçenek bu insanın bir geliri yoktur. İş bulamadığı için sosyal güvencesi yoktur. E sen bu adamdan daha ne diye gelir testi istersen, ne diye ''bize işsiz olduğunu kanıtlamak zorundasın'' diye zora koşarsın.

2. seçenek; Bu insan zaten kendi cebinden karşılıyorsa sağlık ihtiyaçlarını demek ki parası vardır, bir şekilde hayatını idame ettiriyordur ve senin vermiş olduğun hizmete itibarı ve ihtiyacı yoktur.

3. seçenek; Nereden biliyorsun hiçbir sosyal güvencesi olmadığını? Bu ülkede en büyük sosyal güvence her mecreda, her kurumda para. Adamın çok gibi parası vardır belki.

3. seçenek; sana ihtiyacı yoktur.

213 TL ve bildirim yapmazsan daha fazlası ceza olarak posta kutunda belirecek. Ulan ondan sonra meclisin önünde, yolda sokakta birisi bağırıp çağırdı mı feryat figan etti mi, herkes deli diyor ya. Gel de delirme.

Sanane arkadaş benim sigortalı olup olmadığımdan. Madem o kadar umurunda sigortasız insanlar kpss denen zımbırtıya girip açıkta kalan binlerce işsiz insana iş ver. Onları düşünsene. Bir de rakam veriyorlar. 1,7 milyon kişi. Onların sosyal güvencesi olup olmadığını araştırıp bunu resmiyete dökeceğine iş bulsana bu kadar insana.
Onlara bunu neden zorunlu kılıyorsun? Kayıt altına almaya çalışıyorsun. Hiçbir mantıklı sebep, yön bulamıyorum şunda.

Siz söylemeden ben söyleyeyim. Ne zaman olur bilmem, ben bu ülkeden bir gün siktir olup gideceğim. Ciddi ciddi arkama bakmadan giderim, yapabilirim bunu. Hani insana şans bir kez gülermiş ya ömrünce eğer bir gün böyle bir şansım olursa hiç düşünmeyeceğim. Yapamazsınmış, alışkanlıkmış, özlemmiş bilmem ne. Hepsini silebilirim. Öyle de gamsızımdır annemin dediği gibi. Of benim berbat ülkem. Söylemiştim; bu ülke sadece ve sadece turistlere cennet.

Konuyla ilgili detaylı bir yazı.

/http://timur34.wordpress.com/tag/sigortali-olmayip-saglik-giderlerini-kendi-cebinden-karsilayanlar/

2 tane yorum ve bilgi içeren yazı daha buldum.Buyrun okuyun, görmezden gelmeyin bu sıfatını bulamadığım şeyi.

http://www.alitezel.com/tezel/index.php?sid=yazi&id=5112

http://www.alitezel.com/tezel/index.php?sid=yazi&id=5108

Sabri Amca

Uzun zamandır yazmıyormuşum farkında bile değilim ilham perim söyledi ahah. Sözlükte zaten yazmıyorum. Yazacak çok hiç var. Dur bir sigara yakayım. Yazıyorum aslında ama buraya yazmıyorum. Kenarda duruyor öylece, benim gibi. Uzun upuzun bir şey. Sonunda ne olacak merak ediyorum. Çünkü ne yazdığımın farkında değilim daha doğrusu ederinin. Eğer sonucunda güzel bir şey olursa, sizden değerli mi? olmazsa da paylaşırım ama bir gün.

Konuya dönersem işte size Sabri amcam. Yok, öz amcam değil. Devamlı gittiğim, çay ve sigaramı içip günlük gazete okuma rutinini gerçekleştirdiğim emekli kahvesi var bir tane. Oranın üst katında oturuyor. 80 küsüre yangın merdivenini dayamış, emekli bir insan, yaşlı. Tek başına yaşıyor. Alt katta yeğeni ve onun çocukları oturuyor. En alt katta ise emekli kahvesi var. Her gün gelir, çayını söyler ve gazetelerin bulmaca eklerini alıp bir köşeye oturur tek başına, başlar bulmacaları çözmeye. Bir de öyle uyanık ki, bazı bulmaca eklerinin arkasında cevapları var. İlk önce ondan başlıyor bulmacayı çözüyor. Arada sigara içmek için kalkar sigara odasına geçer. Sonra tekrar geri gelir, bulmacasını çözmeye devam eder. Ezan okunduğu vakit kalkar gider, namazını kılar ve geri döner. Tekrar bulmacalar, bulmacalar.  İstisnasız her gün bunu yapar

Beni çok sever hahah ciddiyim. Bazen sigarası biter, (samsun 216) bakkala sigara almaya bile gönderir, o derece yani. :) Kızarım bazen, 'yine sigarayı çok içmeye başladın' diye.

Geçenlerde tek başıma oturuyorum sigara odasında. Bulmacalarını aldı geldi, yanıma oturdu. Biraz konuşturayım, konuşalım dedim kendi kendime. Başladım sormaya;

- Sabri amca evde sigara içiyor musun?
+ Yok, hiç içmem. Aklıma bile gelmez.
- Bi tane bile içmiyor musun?
+ Ayda yılda bir aklıma gelirse.
- E burada birini yakıp birini söndürüyorsun.
+ Karışma işimee.
- Sabri amca, gençliğinde keşke şunu yapsaydım dediğin bir şey oldu mu?
+ Yok, hiç olmadı.
- Gerçekten? Keşke şunu yapsaydım dediğin, içinde kalan hiç mi bi şey yok?
+ Yok be palyaço. Ben gençliğimde güreşirdim. Dağ gibiydim. Yıkılmazdım. İyi kötü geçinirdim. Bakkalım vardı benim. 40 sene bakkalık yaptım İstanbul'da. Dur, dur var bi şey var.
- Ney? (işte dökülecek dilinden keşkeleri)
+ Bir tane motosikletim olmasını isterdim. Onunla köyleri gezmek isterdim bak.
- Bu mu, başka bir şey yok mu?
+ Yok vallaha, ben hayatımı istediğim gibi yaşadım. Ne iyi ne kötü, iyiydi yani, mutluydum.

Demek ki herkesin yapmak istediği yapamadığı bir şey varmış içinde kalan. Onunkisi de motosiklet alıp gezmekmiş. Bugün yine aynı rutinimi gerçekleştirirken gaz odasından bulmacalarıyla çıktı geldi Sabri amcam. Direkt benim yanıma geldi, oturdu. Hiçbir şey demeden bulmacasını çözmeye devam ediyor. Arada kafasını kaldırıp bana bakıyor, yine önündeki en büyük meşguliyetine geri dönüyor. Bir ara kafasını yine kaldırdı ve

- Yanaş, yanaş bir şey söyleyeceğim.
+ Söyle, Sabri amca duyuyorum.
 - Yanaş şöyle, ben duymuyorum!! (ahaha)
-  Geçenlerde doktora gittim. Kulaklarım hiç duymuyor, damla verdi. Kullanıyorum bir kaç gündür.
Şu kahvedeki gürültüyü hiç duymuyorum. Ne güzel tek duyduğum milletin gülüşleri, kahkaha sesi.

Telefonu çaldı sonra. Aysel aradı aahaha. Aysel kim di mi? Ben nereden tanıyorum. Aysel'i arayacağı zaman Sabri amca telefonu çıkartıyor cebinden ve bana uzatıyor. ''Aysel'i çevir bakayım'' diyor.

Geçenlerde sobanın peteğinin yanında ayakta durup ısınıyorum. Yaslanmışım peteğe, bir ileri iki sağ sol yapıp duruyorum. Sabri amca tam önüme oturdu, her zamanki gibi bulmaca çözüyor. Ben aynen ısınmaya devam ediyorum. Bir ara dedi ki;

- Otur şöyle.
+ Sağol, sabri amca ısınıyorum iyi böyle.

Kendi kendine söyleniyor ama besbelli. Ben yine aynı şekilde peteklere kedi gibi sürtünüp duruyorum. Bir ileri iki geri sallanıyorum.

- Otursana palyaço, ayakta durma.
+ Yok, Sabri amca böyle iyi, oturmayacağım.

Ve işin aslı iki dakika sonra anlaşılıyor.

+ Otur şöyle, gölge ediyorsun. Göremiyorum bulmacayı.
- Ahaha baştan söylesene Sabri amca, beni düşündüğünü sanıyordum. Gölge etme başka ihsan istemem diyorsun yani.


İlahi Sabri amca diyorum kendi kendime. Dediğim gibi 80 küsür yaşında, saçlar beyazlamış, başında kasketi, omuzlar biraz çökmüş. Yine tek başına otururken bu fotoğrafı çektim. Yaşlıları sevelim, onlarla konuşalım, gülümseyelim onlara. Onlar yaşlı değil yaşamış.

20 Aralık 2011 Salı

Bazen 2



Etmiyorum desem bildiğin göz göre okuya yalan söylemiş olurum. Sadece bunu 'Bakın ben küfür edebiliyorum' diye yazıya dökmüyorum ya da olduğum gibiyim demek için. Bazen diyorum hatta ediyorum.
Bazen. Hangimiz demiyoruz ki? Alttaki ve bu duvar yazısını başka bir blogta gördüm.
Duvarda da içimi.

19 Aralık 2011 Pazartesi

12 Aralık 2011 Pazartesi

Fotoğraflar

Siz, sen ya da biz yani ey güzel okuyucu fotoğraf albümlerini karıştırıp eski fotoğrafları bakar mısın?
Artık devir değişti. D'yi karıştırıp ya da hard diski karıştırıp bakıyoruz ayrı bir mesele. Canım sıkıldığında fotoğraf albümlerini karıştırırım. Bir sürü güzel fotoğraf ve anı ile karşı karşıya kalırım. Bazen bizimkilere sorarım ''bu kimdi'' diye. Başlarlar anlatmaya. Ananemin ve Babanenim evinde de durum aynıydı. O zamanlar yıl 1800'ler falan evde televizyon yoktu, cidden yoktu. Akşamları ders çalıştıktan sonra erkenden uyurdum. Uyumadığım zamanlarda ya dışarı çıkardım ya da evde bir şeylerle oyalanmaya çalışırdım. En güzel oyalanma şeklim ikisinin evinde de fotoğraf albümlerini karıştırmaya başlamaktı. Karıştırırdım, o eski bir çoğu vefat etmiş güzel insanları dinlerdim onlardan. Onlarda başlardı gözü yaşlı yaşlı anlatmaya, buruk bir gülümsemeyle.

Kendi fotoğraflarıma gelince, onlara bakınca zaten gülüyorum. Kırmızı burun diyorum, hepsi de ayrı bir komik geliyor bana. Dalyaço ile bir çoğu. Bir kaç tanesi tam krizlik zaten. Şehrin birinde kalenin içinde manzara fotoğrafı çekiliyoruz ikimiz. Hani sevgililer elele fotoğraf çekilir ya dalyaço ile elele tutuşuyoruz ve başlıyoruz gülmeye. O esnada arkadaş fotoğrafı çekiyor ve kahkaha atan biz. Bizden başka kimse de bilmez o fotoğrafın içeriğini.

Mevzuya nereden geldim yarım saattir üşenmeden şu linkteki fotoğraflara(130 adet) bakıyorum ve gülüyorum.
Özellikle Cansu Dere'nin gülüşü, İzel-Çelik-Ercan'ın 90 halleri  ve Serdar Ortaç ile Fatih Ürek ayrı bir güldürdü. Yalnız Deniz Akkaya'da nasıl bir hırs varmış hayret ettim, şaştım kaldım. Kadın kendini yeniden yaptırmış resmen ahah.Tarkan fotoğrafları da yabana atılır cinsten değil bu arada.

Buyrun link;http://www.sabah.com.tr/multimedya/galeri/yasam/bu_fotograflari_kendileri_bile_unuttu?tc=130&albumId=29493&page=1

Evet gece gece bunlarla uğraşıyorum ahaha.

11 Aralık 2011 Pazar

....

Silahtan nefret ettiğim kadar az şeyden nefret etmişimdir. Korkudan değil bu nefret. Öldürme içgüdüsü olmadığından mıdır nedir ya da kendini güvende hissetme zorunluluğu duymadığımdan mıdır, bilmiyorum sebebini çok karışık bir şey bu. Bildiğin nefret ediyorum. Vietnam zamanlarımda silahı ilk elime aldığımda o bana, ben ona bakmıştım ''ne iş'' diye. Zorla atış yaptırdıklarında gözlüklerimin camı falan buharlanmıştı. Anla işte ne derece salak bir durumdaydım. Bildiğin terler boşalıyordu alnımdan. Zaten o atışlardan sonra da doğru düzgün elime almadım.

Biraz önce bir haber okudum. Bence silah ruhsatı veren kurumlar sırasıyla, psikolojik testi zorunlu tutmalı. Ciddi ciddi bir kişinin silah alabilme değil, kullanabilme yetkisinin, muhakemeyetinin olup olmadığını ölçmeli. Bir de o silahı ruhsatsız, sen istemeden veren kurumlar var. Onlar da aynı testi uygulamalı. İlla ki o silahı almamak için psikopat ayağına yatmamalı.

Ben en zor anımda bile ahahah esprim geldi, o silah belimde olsa çıkartana kadar kesin öbür tarafa giderim. Yani vursam mı vurmasam mı, ayağına mı ateş etsem, yaralasam mı diye düşünene kadar karşımdaki beni düşündüğüm yerden vurur kesin. Vuramam ben bir insanı, öldürerem. O cinnet anında da vuramazdım herhalde. En fazla sinirlendiğimde ortam müsaitse sigara yakan bir adamım, o da ortam müsaitse bak.

Zevzekliğim üzerimde de bu bir yana. Ciddi ciddi bu ülkede herkese silah verilmemeli. Ama kendimizi nasıl koruyacağız? Silah taşıyan insan onu bir gün kullanır ve illa ki birilerine zarar verir. Silah denince okuduğumdan bu yana aklıma şu söz gelir; ''Barışı koruyan bizim silahlarımız, tehdit eden ise başkalarınınkidir'' ironinin  kralı bu olsa gerek.

Bak bu da bana ait; ''Silahlar konuştu, biz sustuk''

Silahı olan insan konuşamıyor, konuşmasını bilmiyor. Bana göre silah taşıyan, kullanan insan güçsüzdür. En acınası varlıktır. Kendini korumak için? Bunu da düşünmeye çalışıyorum, silaha olan nefretim engelliyor.

Silah; bir insanı korumaz, öldürür. Bunu hiçbir zaman kimse anlamayacak. İşin diğer boyutu da dünya gelirleri sıralamasında ilk basamakta bu yer alıyordur büyük ihtimal. Milyar dolarlara tekabül eden bir rakam. Neden vazgeçsinler ki? Bir de insanoğlu öldürmeye meyilli. Anlatabildim mi bilmiyorum ama kısaca silah denen naneden nefret ediyorum.

Bir insanın en etkili silahı yazdığı sözleri olmalı bana göre. Yüzyıllar sonra bile okuyanı, duyanı beyninden vurmalı. Ama herkeste o sözleri yazacak bilek yok.

4 Aralık 2011 Pazar

Yeni Pencere Aç

İnsan nedense  'neden ben' diyor, bunu sorguluyor ve yine hep başa dönüyor. Olduğu yerde sayıyor hatta olduğu yerden geri gittiğini bile fark etmiyor. İleriye gideceğine sorgulamaktan, sormaktan, sadece ve sadece düşünmekten geriliyor. Hiçbir şey yapmıyor. Öylece oturup sokaklar gibi akıp giden zamanın geçmesini bekliyor. Bu sırada yaptığı tek şey izlemek, beklemek. (evet insan kendini anlatırmış çoğu zaman yaptığım bu zaten.)

Ama bir çok insan böyle, yalnız olmadığımı biliyorum. Adım atamıyor insan. Korkuyor, düşündükçe düşünceleri onu daha da korkutuyor. Denemeden bilemezsin saçmalığına sığınsa bile denemiyor. 'yine aynı şey'lerle karşılaşmaktan bir kez daha kırılmaktan ve aynı kabusları yaşamaktan korkuyor, takati kalmıyor.

'Gelin üstüme' demek çok zaman alıyor galiba. Üstüne o kadar çok gelmişler ki halen o gelenleri atmaya çalışıyorsun bir bir. Siliyorsun, onların haberi olmadan. Yeni bir sen inşa etmeye çalışıyorsun bu arada. İnsan ya baktığı pencereyi silmeli ya da yeni bir pencere açmalı güneşe bakabilmek için. Başka türlü olmuyor.

'Neden ben' diye sormak yerine 'Yeni bir ben' en güzeli.

Hayatı tıpkı şu sekmelerdeki gibi yeni bir pencerede açmayı dene.

İlla



Leman Sam'ı dinlersiniz değil mi? Durup dururken aklıma gelir ve açar dinlerim. İlla ve Kıyamam favori şarkılarımdan. Kıyamadığım için illa. Hiç düşündünüz mü kaç şarkı, kaç şiir, kaç kitap ve kaç filmi yaşadınız? Kendinizi izlediniz, kendinizi okudunuz ''bu benim'' dediniz. En son İskender Pala'nın bir kitabında kendime rastladım. Romantik komedileri saymıyorum bile ahaha iflah olmam ben, olmayayım zaten. :)
Şarkılar bazen şarkı olmaktan çıkıyorlar, başka anlamlara geliyorlar.

''Bomboş sayfaları gösterdim, böyle roman mı olur dediler
Yalnızlık başka nasıl yazılabilirdi ki?''

Yazmışım biraz önce. Anlatsam böyle oluyor işte, roman değil.

30 Kasım 2011 Çarşamba

İki Dizelik/ Normal Olmak

Benim hani şu 5 kuruş etmez İki Dizeliklerim var ya sağda solda özellikle Twitter denen zamazingoda bu aralar fazlasıyla karşıma çıkmakta. Narsistlik bu ya ara ara bakıyorum acaba yazılmış mı diye ahah evet bakıyorum. Karşıma bir kaç tanesi kesin çıkıyor. Size bir şey itiraf edeyim; dalyaço dahil herkes nefret ediyor onlardan. Yani beni gerçek hayattan tanıyanlar. Dün 3 kuzen balık yapıyoruz oradan buradan konuşuyoruz birden aklıma iki dizelerden bir tanesi geliyor ve söylüyorum.

Kuzen- Palyaço, sen bir işe başlasana. Yorgun ol, keyifsiz ol, çok çalış ve konuşamayacak dereceye gel.
Diğer kuzen- Evet palyaço, aramıza dön.
Ben- Bir gün ünlü olunca hiçbirinizi tanımayacağım.

Üçümüz birden yarılıyoruz. Adamlar şiire ve sanata hiç değer vermiyorlar ahaha. Laf aramızda ben olsam ben de değer vermem. (desem bile inanmayın) Evet, farkındayım bazıları çok güzeller, gerçekten güzeller. Bu yüzden bir çoğunu sildim. Yazıp yazıp siliyorum, kenarda duruyorlar. Yakında hepsini temelli sileceğim. Eser kalmayacak kimdir nedirde.

Aklıma takılan bir diğer mevzu ise Normal olmak. Bugün başka bir blogta 'normal olmak' ile ilgili bir yazı okudum. Her ne kadar gülüp eğlensek bile kuzenlerle aramızda geçen o komik diyalog. Aramıza dön, normal bir hayat yaşa cümlesi.

Normal olmak, rutin bir işte çalışmak. Sabah 9 akşam 5 mesaisi. Akşam o trafik çilesi. Yemek yemek ve dizilerden bir kaç tanesini izlemek ya da o abuk subuk yarışma programlarını izlemek. Bunları izlerken duygusallaşmak, gözlerin dolması ve ağlamak. Kutuda kırmızı çıktı diye üzülmek. Gram üzülmüyorum belirteyim. İzliyor muyum, hayır sadece o son anlara denk gelip gülüp geçiyorum böyle de gaddarım. Normal olmak, hafta sonları maçları takip etmek, alışveriş mağazalarını gezmek. (kitapçıları gezmeyi tercih ediyorum bu mağazalarda) Normal olmak, nefret edilen bir işte çalışmak. Sevilmeyen bir bölümde okumak, adı okumak olsun. Normal olmak, sigortalı bir iş. Emeklilik hayali. Normal olmak, mutlu olmak, mutluymuş gibi görünmek.
Bu mu normal olmak? inanın garipsiyorum hem de çok. Herkes işinden, okulundan, hayatından nefret ediyor.
Her akşam yorgun, bitik ve mutsuz evine geri dönüyor. Tatsız ve yalnız yenen bir tabak yemek. Unutulmak üzere izlenen vakit kaybı programlar. İnternette gezinme ve uyku. Normal olmak hafta sonuna kadar bunu tekrarlamak ve hafta sonunda alışveriş mağazalarında buluşup festfud yemek yiyip sinemaya gitmek.

Ben normal değilim tek bildiğim bu. Bunları yapıyor muyum? Evet, mecburen hayatımın dışına itemediklerimi görmek için yapıyorum. O zaman it dersen de itmek istemiyorum. Bu durumu kabullendim. Kabullenemediğim onlar gibi yapmayınca normal olmamak, anormal olmak.

Bak bu 6. madde
''Paradan çok mutluluğun peşinde koşan herkesle alay etmek ve onları "hırstan yoksun olmak"la suçlamak.''

Benim normallik tanımım bu mesela. Nefret ettiğim bir işten para kazanacağıma çalışmam ve yine bir şekilde yaşarım, o yarışın içinde var olmaktansa azar azar yok olarak, start çizgisine adımımı atmam.

Bak bu da 9. madde
''Evlenip çocuk yapmak, çocukların iyiliğini düşündüğünü söyleyerek aşk bittikten sonra da uzun süre birlikte kalmak.''

Normal olmak haha belli bir yaşa geldikten sonra evlenmek, çoluk çocuğa karışmak. İyi bir iş ve kariyerli bir iş demek bu ülkede belki de dünyada da böyle, bilmiyorum.

Bu da çok hoşuma gitti.
''Dış güzelliğe çok fazla zaman ve para ayırmak.''

Edit: Aklıma geldi. Düşünsene insanlar seni nasıl anıyorlar?
- Çok güzel kadındı, çok yakışıklıydı.

Uzuvlarınla varsın. Bedeninden ibaret bir insansın ve yıllarca böyle anılacaksın. Kimliğin bedenin. Ben öldükten sonra böyle anılmak istemem lan. Yok, tipsizim ayrı bir mesele ahaha (kendimle barışığım mesajı) ama gerçekten bu şekilde anılmak istemem. Hiçbir vasfı olmayan, hayatta ve hayatında hiçbir yere gelememiş insan böyle anılır. Güzelliğiyle, yakışıklılığıyla. Duymak isteyeceğim tek söz şu olurdu herhalde. Gerçi her gidenin arkasından söylenir bu ama yine de bunun söylenmesini tercih ederim/isterim. ''iyi bir insandı.''

- Merhumu nasıl bilirdiniz?
+ Çok yakışıklıydı, çok güzeldi.

Artık herkes kazandığı parayı kendine yatırıyor. Kafa atı kendi ve kendine oynuyor. Ama yanlış bahis. Bir gün kaybedecekler ve çok geç olacak bunu anlamaları.

Sahi normal olmak ne? Ya da normalliğin kriterleri ne? Bak sinirden bir sigara yakacağım ve gülümseyeceğim kendime. Şimdi kendim kendime diyor ki ''sen normal değilsin'' Normal olmayan herkesi daha bi seviyorum.

17 Kasım 2011 Perşembe

Dinlemek

Farkında mısın seni hiç kimsenin dinlemediğinin. Dinlemeyi bırak duymadığının. Yüzünden belli oluyor, yazdıklarından da hem de fazlasıyla. Öyle bir çığlık atıyorsun ki ''buradayım, beni duyun'' diye sesin sağır etmiş etrafındakileri. Her yerdesin, herkeslesin ama kimsesizsin. Senden başka kimsen yok. Her yerde insan kalabalıkları, kalbin dahil. Senden başka her şey hakkında konuşuyorsun, gülüyorsun, eğleniyorsun, üzülüyorsun. Konu hiç sana gelmiyor. Gelse de kimse dinlemiyor. Çünkü, unutulmuşsun. Unutturmuşsun kendini. ''Kasadaki Kız'' gibisin. Görüntün var sadece. Öyle çok konuşuyorsun ki seni duymuyorlar. Duydukları tek şey; sen dışında her şey. Hiç fark ettin mi seni dinlemediklerini, anlatırken seni unuttuklarını. Sen diye birisinin varlığını unuttuklarını. Kızma kimseye kendini unutturan sensin. Tek sebebi de görünür olmak. Her yerde, herkesle, her zaman. Hiç durup dururken çalıyor mu telefonun. Sırf sesini duymak için arayan dostların oluyor mu? Her gün konuştuğun, görüştüğün insanlar en son ne zaman gerçekten, nasılsın diye sordular sana. Ailen, arkadaşların, iş arkadaşların, okul arkadaşların durup dururken merak ettiler mi seni? En olmadık an arayıp şaşırttılar mı seni?

Offline ama online gözüken bir hayat yaşamaktan bunları bile göremiyoruz. Çünkü her gün; yazıyoruz, çiziyoruz, gülüyoruz, eğleniyoruz. Varız ve hayattayız. Kişisel iletilerimizle mutluluğumuzu, mutsuzluğumuzu anlatıyoruz. Bir tane kendimize ait bir sözümüz yok. Mutsuzum bile derken başkasının mutsuzluk tanımlarını kullanıyoruz. Mutluluğumuz bile kendimize ait değil. Anlatamıyoruz, kimse dinlemediği için. Dinlese de kaale (kaile, kâle) almayacağı için. Öyle bir teknolojik savaş ki buradayım demek için yırtınıyoruz. Her gün hayatımıza bir sekme daha ekliyoruz. Hep açık, her zaman açık ve en önemlisi biz açığız. O sekmelerde göründüğümüzü sandığımız biz aslında zamanla yok olan bizi gözler önüne seriyoruz. Gittikçe değersizleşiyorsun, gittikçe uzaklaşıyorsun. En kötüsü de önemsizleşiyorsun. Aslında kendini uzaklaştırıyorsun. Gittikçe daha uzağa gidiyorsun. Herkes seni follow ediyor, herkes seni beğeniyor. Herkes kişisel iletine hayran kalıp like yapıyor. Fakat, hiç kimsen yok. Sosyal olmak uğruna her şey? mi acaba.

Yoksun aslında; sen iletilerden, retweetlerden ibaretsin. Sahte, hal hatır sormalar, merhabalar, sevindimler. Aslında sen değilsin, sevilenler. En son listendeki insanlardan kaç tanesi ile bir araya gelip konuştun saatlerce. Oturup seni anlattın, onu dinledin. Kâh güldün, kâh hüzünlendin. Sana akıl verdi, seni yargılamadan şunu yap dedi.

Kimseyi hor gördüğüm, küçük gördüğüm yok ama görünen manzara bu. Zamanının çoğunu bu anlattıklarını yapan biri olarak bir zamanlar. E ne yapalım? Bu da zor bir soru. İnsanın hayatta sarılabileceği ve gerçekten vaktini ayırabileceği mutluluk veren ve gerçek olan şeyler var. Bu şeyler ne bilemiyorum. Saatlerce kitap okuyabilirsin, film izleyebilirsin, tek başına bir yerde oturup etrafı izleyebilirsin. Piraye diyor ki benim için; ''gelip gelip kitaplarımı çalıp duruyor.'' 4 tane daha ç aldım, çalarım pirayem çalarım hahah. Hiç gitmediğin bir yere gidip gezebilirsin. Ne bileyim oturup kendine bir yemek bile yapabilirsin. Bir hobi edinebilirsin. Uzun zamandır gitmediğin, görmediğin bir arkadaşını görebilirsin. Boş boş oturabilirsin. Bu bile güzel yapmasını bilene. Kaçmak güzeldir, kaçabilirsin bir süreliğine. Herkesten her şeyden uzaklaşabilirsin. Göreceksin ki aslında hiçbir şey değişmemiş olacak, bıraktığın gibi devam ediyor olacak hayat. Fakat, sen biraz kafanı biraz da kendini dinlemiş bulabilirsin, üstüne de dinlenmiş ve yenilenmiş.

Sizi takip eden değil, dinleyen insanlar bulun. Anlatacak çok insan var ama dinleyecek az.

İnsan bir süreliğine kendine reset atmalı, hata vermeden.

13 Kasım 2011 Pazar

İnsanlarla Arasına Özenle Duvar Ören İnsan

Sözlüğe yazdım, uzatarak buraya da ekleyeyim.

Dışarıdan görünen; ukala, kendini beğenmiş, gerizekalı, burnu büyük bir tiptir büyük ihtimal. Ne kadar yakışıksız ve itici sıfat varsa hepsinin sahibidir.

Yalnız bırakılmıştır bana kalırsa. Mutsuzluktan değil, beğenmediğinden değil. Kendine bir dünya kurar kendisiyle. Sadece kendisinin olduğu. Kendi kendine de mutlu olduğunu keşfetmiştir adına ne kadar yalnızlık dense de. Bıkmıştır; yalanlardan, sahtekarlardan. Bıkmıştır hep aynı çiğliği görmekten. Seviyorum diyen insanın aldatmasından, yazık diyen insanın bir başkasını öldürürüm demesinden, canım diyen insanın canları acıtmasından.

Bıkmıştır, usanmıştır. Us anlamıştır gerçekleri, kavramıştır.O duvarları kendi örmemiştir aslında. Özenle hayatını mahveden insanlar bir bir eklemiştir üstüste. Ona da o duvarların arkasından izlemek kalmıştır o insanları ve hayatlarını.

Görünen duvar üstüne duvardır, gerçekleri örten. Ne zaman kafasını uzatsa o sert duvarın arkasından yine canı acır, yine canı yanar. Görünen başkadır, görüntünün sahipleri ise en iyi duvarcılardır, bilmezler. Hayatın her anında her yerinde var bu duvar ustalarından. Sen yeşile boyamaya çalıştıkça hayatını beton rengi bir fırça darbesi atarlar. Sonra da sana en son etiketi yapıştırırlar. Deli. Bilmezler delirttiklerini.

İnsan yalnız kalmaz dört duvar arasında, yalnız bırakılır. Kim ister ki duvarlara baka baka yaşlanmak?
Ama bu dünya yaşlandırıyor hem insanı hem de gözleri.

Editliyorum yorumda yazdığım gökkuşağını ekliyorum buraya. :)

11 Kasım 2011 Cuma

Müsveddeler

Hayatımız müsvedde yığınları ile dolu. Öyle çok dolu ki, öyle çok doluyuz ki. Kendimize yetişemiyoruz. Her şey yarım ve eksik. Her şeye yetişme çabası içinde hiçbir şeye yetişemiyoruz. İşten, okuldan eve yorgun dönüyoruz. İş çok yoğun, dersler çok zor. Yemek ve internet derken uyku. Kendimizi odamıza hapsediyoruz. Bütün bu yoğunluluklar içinde kendimizi bile unutuyoruz. Yaptığımız her şey başkası için, başkaları için. Çalışıyorsun patronun için, okuyorsun daha iyi bir gelecek için (ailen istediği için) arkadaşlarınla buluşuyorsun, geziyorsun onlar istedikleri için. Bu arada kendini hep es geçiyorsun. Kendin için yaptığın ne var son zamanlarda? Sadece ve sadece kendin için, kendini mutlu eden. Çok büyük olmasına gerek yok, küçük bir şey olabilir. Mühim olan yaptın mı? Hayatımız müsvedde ve biz üzerinden tekrar tekrar geçiyoruz. Ama mutlu sonu bir türlü yazamıyoruz. Çünkü  yalnızız sadece kendimizin kendisiyiz ve bunu çok geç fark ediyoruz.


Didem Madak - Müsveddeler

Okudunuz mu? eğer okumadıysanız okuyun çok şey kaybetmezsiniz ama çok güzel cümleler kazanabilirsiniz. Halen aklıma geldikçe üzer bu kadın beni, üzülürüm ve ona söylediğim kısa bir cümleden dolayı pişman olurum. Her şiirinde bir satırı yakalıyor beni. Şiirlerini okurken gülümsüyorum, konuşuyorum onunla 'öyle de demeseydin' diyorum, bazen kendimi görüyorum. Pulbiber Mahallesi'ni almıştım diğer kitapları yoktu alamadım bir türlü. Toplam 3 kitabı var, eğer bir yerde gözünüze çarparsa mutlaka alın. Ah gözüm Ah.


1-
Anlatarak bitiriyorum hayatımı
bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat

bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
ismini her şey koydum.
simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
yıldızlı bir gecenin.

yıl 2000
tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
kuşların şarkılarından anlarım.
kimse hayra yormaz beni
kuşbaz ve uçmaya meraklı,
ütüsüz giyerim karabasanlarımı
sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
içimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
şikayetim yok, rahatım.
taşralı ve safım.

yağmurda unutulmuş bir tanrı’yla ahbabım
balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım,
deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz tanrı’yla
ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım,
o kirli beyaz gömleğim.
ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar
cesur olaydım.

teyzem öldü.
kırkı yeni çıktı
en iyi hikayeleri ölüler anlatır
ölülerin anlattığı hikayeler
inşirah suresi gibi insanı ayartır


kırmızı günleriyim ben takvimlerin
okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
şeker istemeye geliyor çocuklar.
oyun oynuyoruz,
sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum,
ben oysa divanın en ucunda.

çorba pişirmek istiyorum,
sonra kalkıp ekmek kızartmak,
bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
söyleyin ateşe,
ruhunu üflemesin benden gayrısına.
çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
“ellerim bomboş...”
kötü şiirlerden koru beni tanrım
amin!


2-
bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
kaprisli notalar, huysuz sololarla
bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana,
çaresiz bekliyorum,
düdük çalıyorum,
iki el ateş ediyorum havaya.
gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
ulumak gibi ağlıyorum
köpekler koşuyor sağımda solumda
tanrım!
diyorum sadece
başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
iyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
“üzgünüm” diyor,
bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!

yoksul çocuğuydun sen benim 23 nisan sabahımın
şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
yoksulluk diyorum,
o an,
ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
sen tuz ol en iyisi sevgilim
ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
bırak hazır soyunmuşken
kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
tasfiye ettiler beni kediler aralarından
yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
müsait bir yerde bırak sevgilim.
hem otuzumu geçtim azıcık
gerisini ben yürürüm artık.

çizgili olsun, buruşsun yüzü,
şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.

yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
“kanatlarım vardır benim uçarım”
koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
ne çok ısıttın beni,
ne çok ısıttım seni,
buruştu ve kirlendi
23 nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
kurtulamadım, üstümde kaldı.
ben sevgilim...
bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
cezaya kaldım.
bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
imlamı iyice bozsam da farketmez artık.
kime ne “de-da”ları ayırmasam?
noktalarda durmasam,
bir ünleme koşsam yalnızca,
sonu uçmak olan çığlığa.
kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.

3-
bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
anna karenina’yı taklit ediyor zaman,
atıyor kendini raylara.
neden her aşk
bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.


sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
bir kelebek gibi kocaman, kara
pervazlarımda kuruyorlar sonra
begonya tozlanıyor,
unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
annemin temizlik günleri gibiyim
yorgun, solgun ve beyaz.

kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
birini çok sevmek gibiyim
sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
kestane pişiririz diyoruz sobada
hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.

bu şiirden bir bölümü attım
kilometrelerce uzağa
tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
havaya uçuracaktı şiirimi az daha,
attım.
lokum getirmişti ve kitap,
ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.

onu da tam buradan attım.
ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
ölü yada diri arananlardanım.

bir doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma:
“aramızda uçurumlar söz konusuyken”
uçurumlarda tenzilat varken hazır
uçalım, hadi uçalım
ben nasıl olsa
bu müsveddelerin ortasında yalnızım.''

9 Kasım 2011 Çarşamba

30 Yaşında Eşi, Çocuğu, İşi, Evi, Arabası Olan Erkek/Kadın

Sözlükte herkes ahkam kesiyor, eksik kalırsam çatlarım.

Mutlu mudur? diye düşünüyorum. Elbette mutludur. Düşünsene hemen hemen herkesin yıllarını verip uğraştığı şeylere 30 yaşında sahipsin. Mutlusun işte yani mutludur. Gülüyordur, eğleniyordur, hayatını yaşıyordur. İki taraf içinde geçerli bu mutluluk hali. Çalışan bir eş, her ay gelen belli ve iyi miktarda bir para, buzdolap yiyeceklerle ve gardırop yeni elbiselerle dolu. Ev eşyaları en fiyakalısından  araba da son model. Her yaz birlikte güney ya da akdeniz sahillerinde unutulmaz bir tatil ahahah. Bir de şirinlik muskası ufaklık. Aman allahım ne güzel bir tablo.

Bi zahmet çay koyun, mutlu olduğunu düşününler.

Mutlu falan değil, bunu gözlüklerimle yaptığım gözlemlere dayanarak söylüyorum, çünkü görüyorum. Sadece sisteme ayak uydurmuş. Önce güzel bir iş bulmuş yüksek maaşlı (soracaklar ya oğlumuzun maaşı ne), sonra evlenmiş. Bankadan ya da aileden gelen parayla ev ve araba almış. Boş kalan bir vakitte de çocuk yapmış. Benim gördüğüm, bildiğim manzara hep bu. Farklısına hiç denk gelmedim. Hemen hemen bütün arkadaşlarım evlendi ve olay, gidişat hep bu şekildeydi. Sorsan mutlular mı, eh mutlular.

Ama, işin ama'sı var işte. Göz hep dışarıda. İnan böyle erkek olunca bu gözün dışarıda olmasını daha net görebiliyorsun. Gözlerini pörtlek pörtlek belertmiş dışarıya bakıyor, serengeti ormanlarında impalasını arayan aslan gibi. Yolda, sokakta içinin yağları eriyor. Eridiği an gidiyor, arkadaşları ile eğlenmeye (anladın). Eşini annesine yolluyor. Kendi de o hafta çok yoğun oluyor.  Durum hep böyle. Gelmeyin bana masallarla. Sözlükte bile mutlu aile tablosu çizen ucuz adam ucuz seks peşinde dolanıyor ahah amma dedikoducuyum.

Her neyse bence mutlu değil. Çünkü sevmemiş, bunları istememiş. Hepsi dayatılmış. Ailesi tarafından, o zamanki sevgilisi şimdi eşi olan kadın tarafından. Bir bir hepsini gerçekleştirmış. Altta kalmamak için. Arkadaşlarının yanında, diğer evli çiftlerin yanında. Bizimde olmalı mantığıyla. Gördüğüm hep bu.

Gerçekten mutlu olan, mutlu olduğuna inandığım bu tanıma uyan bir tane arkadaşım yok, değil var. Evet, bir tane arkadaşım var böyle. O kadar arkadaşım içinde bir tanesi böyle ve nedense onu bir yönünden dolayı kıskanırım ama nefretle ya da hırsla değil. Helal olsun diyerek. Şu hayatta gerçekleştirmek istediğim bir şeyi yaptı kendisi bu yüzden. Ne olduğu bana kalsın. En uzak ama hep aklımda olan hayalimdir. Yok yok, düşündüğünün hiçbiri değil. Sadece o yaşta bu başlıktaki tanımlara uyan vasıflara değil de o hayalimi gerçekleştirdiği için bu kıskanma olayı ama fesat değilim, dedim ya helal olsun o yaptı. Ayrıca bu arkadaşımın eşi de çok mutlu. Onun sayesinde hayatını binbeş yüz derece değiştirdi yine de mutlu ve gerçekten mutlu.

Olaya kadınların bakış açısıyla bakarsam onlarda mutlu değiller. Kaynanası birinci neden. Cidden böyle. bir tane kayın validesi ile anlaşan gelin görmedim ben. Anlaşıyoruz rolü yapanlar hariç. Aradaki yaş farkı, kültür farkı, yetişme biçimi, saygı ve sevgi olayı hep birbirinin zıttı ve nedense zıt kutuplar birbirini çeker klişesi gerçekleşiyor. Bu gelin ve kaynanayı bir araya getiriyor o adam (adı batsın). Sonra bak şu söz dokunur bana. Evli olan bir arkadaşım söylemişti şu cümleyi bana. Bir şeyler hakkında konuşuyorduk, ona benden bir şeyler söylüyordum. Durdu, durdu düşündü mahcup ya da üzgün ama çok ciddi bir surat ifadesiyle dedi ki; ''benim kocam niye böyle romantik değil.'' Cevap veremedim. Fakat hayatları, yaşayışları başlığa birebir uyuyor. Yine de mutlular ama hep bir şeyler eksik. Ve biliyorum ki ömrünün sonuna kadar tamamlanmayacak.

Ayrıca hiç dile gelmeyen hep var olan ve var olacak olan dayak, küfür olayı var. Bir çok kadın eşi tarafından şiddete ve hakarete maruz kalıyor. Bunun eğitimle, zenginlikle, doğu ya da batı tarafıyla bir ilgisi yok. Her yerde var bu olay. Bu 30 yaşlarındaki kadın bunu ailesi dahil hiç kimseye açıklayamıyor, anlatamıyor.

Nasıl anlatsın ki? Mutlu bir yuvası var işte. Evse ev, arabaysa araba, paraysa para, elbiseyse elbisse. Kadını doyuruyor adam. Buldu da bunuyor. Anlatsa verilecek ilk tepki kesin şu olurdu; ''manyak mısın sen bu zamanda böyle adam buldun öp de başına koy.'' Hiç kimse çektiği acıyı görmek istemez, görmezden gelir. Çünkü görünen somut şeyler vardır. Ev, araba, iş, para, eşya.

Aldatılma mevzusuna biraz girdim daha fazlasına girmek istemiyorum bile. Karısını çok seven ve mutlu aile babası rolünü oynayan çok insan (insan dedim de hak etmiyor bence ama yine de dedim) var. O babaları  bu kadar yüceltmeyin gözünüzde. Onları en iyi eşleri değil en yakın erkek arkadaşları tanır, bunu unutmayın. Bir de tanımak isteyen kadınlar. Bak şimdi kendime bir soru sordum bir üstteki cümleye istinaden. Neden susuyorum diye. Bazen karganın yemesi gerektiğinden yemeli insan bu yüzden galiba.

70 yaşında bir adam tanıyorum uzak bir yerde tek başına yapayalnız. Anlatmaya başladıktan sonra gözünden yaşlar dökülüyor damla damla. Hiçbir şeye, hiçbir kimseye aldırış etmeden ağlıyor. Neden biliyor musun? Gerçekten sevmiş, çok sevmiş. Onsuz yapamıyor, özlüyor. Yüzü gülüyor, gülse de içi kan ağlıyor. Nerden biliyorum, anlatıyor ve inanır mısın o yaşa gelince bu sayılan saçma sapan maddi şeylerin hiçbir öneminin kalmadığını, olmadığını anlıyorsun. Çünkü en değerli olgunun sevmek ve sevdiğin olduğunu öğreniyorsun.

Varsın olmasın bunlar derim, yok diye hayıflanmam. Olmalı diye bir yarışın içine girip kıçımı da yırtmam. Yok yapmam, yapamam. Zaten istediğim bunlar değil. Tembellikle, gözünün yememesi ile de bir ilgisi yok. Daha çok hiçlikle ilgisi var. Benim istediğim çaya kaç şeker alırsın diye soran bir ses ömrümün sonuna kadar.

5 Kasım 2011 Cumartesi

Gözce

Evet, bir çoğunuz gibi  ilk defa duydum bu kelimeyi. Gözleriyle konuşan insanların dili. Çok insan bilmez bunu. Bazen gazete okurken, internette gezinirken haberin yanındaki o küçük vesikalık fotoğraflara bakarım. Ölen kişinin gözlerine dikkatle bakarım. Sanki her şeyi biliyor ama susarak çok şey anlatmış gibi bir bakış vardır o küçük karede. Her şey boş der gibi donuk bakışlar. Suratındaki ifade ölüm sebebi gibi mutsuzluğa açılan bir kapı adeta, acı bir ifade. Sanki öleceğini bile bile bakmış. Öyle çok öyle uzun anlatır ki, dinlerken dayanamazsınız çaresizliğinize.

Gözce, en güzel dil okuyabilene.

Şu en salak, en berbat anımda gözlerimin önüne berbat bir karikatür geldi.

-Gözler kalbin aynasıdır.
+Evet, maydanoz da cilde iyi geliyormuş, kafanı takma öyle her şeye.

Ve bu gece daha bir idrak ettim korkak olduğumu. Hayat korkaklara göre değil.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Tuhaf


Dakikalardır aynı şarkıyı dinliyorum ve ne gariptir ki şarkının sadece bir satırını biliyorum, ezberimde daha doğrusu. Diğer kısımları ne duyuyorum ne anlıyorum. Önceden olsa bir kaç tekrardan sonra kesinlikle o şarkıyı ezberlerdim. Bir kitap okurken cümlesi cümlesine hatırlardım mesela. Ezber hafızam iyiydi. Sınavlara bile çalışırken özet not çıkarma yöntemi ile çalışırdım. Bir bakmışım  bütün konular aklımda, takır takır sıralıyorum cevapları. Şimdi durum tam tersi. Her şey x-y problemi gibi geliyor. Bugün 4 ya da 5 tane gazete okudum, internetten okuduklarım hariç. Bir sürü haber, yazı, köşe okudum ya da okuduğumu zannediyorum. Aklımda kalan tek yazı çocuk gelinler oldu. Diğerlerinin hepsini unuttum, unutuyorum, ceviz yemeli.

Resim ne alaka? Bilgisayarın ekran görüntüsü bazen tüm sayfaları alta indirip bakıyorum öylece. Bir gece yarısı tek başıma oda gibi bir yerin içindeyim. Boş boş oturuyorum, zamanı öldürüyorum. Etrafımda hiçbir şey yok bomboş bir oda. Sigara içip voltalar atıyorum içimde. Bir an başımı kaldırdım bu resimi gördüm. Gülümsetti. Kim çizmiş bilmiyorum ama gülümsetti o gece.

Bazen hayat gibiyim.
Tuhafım.

Yine de olsun.

Kısaca

Fotoğrafım
Email: sivilpalyanco@gmail.com