12 Kasım 2012 Pazartesi

Ağaç Dikin

Mekanı cennet olsun, güzel insanın birisi söylemiş bu cümleyi.

''Birileri, sürekli ne kadar mutsuz olduğumuzu anlatıyor bize.''

Daha doğrusu yazmış, öyle de güzel şeyler yazmış ki. Bir merhaba demek isterdim ama geç kaldım. Ondan geriye bu güzel cümleler kalmış. Canım sıkıldığı zamanlarda yazdıklarını açıp okurum.

Siz de fark ettiniz mi? Birileri sürekli ne kadar mutsuz olduğumuzu ve mutlu olamayacağımızı anlatıyor. Mutluluğun onların gösterdiği şeylerde (her şey) yerlerde ve şekillerde elde edileceğini inandırıyorlar, empoze ediyorlar, aşılıyorlar, beyin yıkıyorlar.

En başından başlıyor bu. Evet önce ailen tarafından.

Okulu bitirmen lazım. Bitiremezsen başarısız olursun ve başarısız olursan hiçbir şey olamazsın. Okulu bitirmek bir başarı göstergesi ve mutluluğa giden yolun ilk adımı. Geçen gün bir yazı okumuştum. 'Bu nesil tost ve testten başka hiçbir şey bilmiyor.'' Gerçekten durum bu kadar vahim. Bence anaokulu yerine Anne ve Baba okulu yani Anababa okulu olmalı. İnsanlara nasıl bir anne ve baba olmaları gerektiği öğretilmeli. Asla öğrenemeyecekler bir insana 'yapma' dediğin bir şeyi yapacağını ve 'yap' dediğin şeyi yapmayacağını. Asla öğrenemeyecekler asla. Temel fıkrası var bununla ilgili komik ama uzun.

Okul bittikten sonra iş hayatı. Asla istediğin gibi bir iş ve işveren ile karşılaşamayacaksın. Kendi işin olsa bile bu sefer müşterilerin, iş ilişkilerin berbat olacak. Ama yine de çalışman lazım. Para kazanman lazım. Çünkü bu şekilde mutlu olacaksın. Eğer bunları yapmazsan mutsuzsun.

Evlilik ve çocuklar geliyor. Köle gibi çalışacaksın. Ahahah en büyük ayrıntı. Sigortalı olacaksın. Şu sigorta olayından nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmedim. Herkes 30 yıl sonrasının hesabını yapıyor. O kadar eminler ki emekli olacaklarından. Geçen gün yine bahsi açıldı. Dedim ki; 'eğer 60 yıl yaşayıp, köle gibi çalışıp, yaşlandığında hayatını idame ettirecek kadar bir parayı kenara koyamadıysan o çalıştığın 30 yılın .... bilmem ne. Doğru söylüyorsun palyaço dediler.

Şu mutsuzluğa geri döneyim.

Ailen, arkadaşların, gazeteler, televizyonlar, radyolar, sokaktaki reklam bilboardları, tabelalar, afişler, her bir şey sana mutsuz olduğunu hissettirmeye çalışıyor. Hep onların gösterdiklerine sahip olman gerekliliğini sana empoze ediyorlar. Sürekli bir şeyler alman gerekli, sürekli sistemi çeviren çarklardan biri olmalısın.

Ev, araba, bilgisayar, televizyon, cep telefonu, yatak odası, yemek odası, elbise, ve binlercesi. Sürekli bunların daha yeni modelini, daha iyisini almalısın. Bunları almaz ve tüketmez isen mutsuzsun. Çünkü onlara sahip olan insanlar çok mutlu hatta dünyanın en mutlu insanı. Son model arabaya biniyorlar, villada yaşıyorlar, her gece eğleniyorlar, istedikleri zaman yurtdışına tatile gidiyorlar, kısaca hayatlarını yaşıyorlar ve mutlular.
Onların bu mutluluğunu (mutsuzluğunu) göstererek sana mutsuzluğunu bir ayna gibi yansıtıyorlar.
Bak en basit örneğini veriyorum. Bayramda tüm sosyete (cemiyet hayatı hahah) new york'a gitti. Ve hepsi bin pişman oldu gittiğine. Adamlar hava durumuna bile bakmıyorlar. O kadar ne yaptığını bilmez haldeler. Ve hepsi 2-3 gün esir kaldı oralarda kasırga yüzünden. Sadece paraları var. Ama tv ve gazetede sürekli onları havaalanında giderken gösterdiler. İnan kaç tane insan televizyonda 'acaba bir gün oralara gidebilecek miyim, öyle bir hayat yaşayabilecek miyim?' diye hayal kurmuştur ve bu yüzden mutsuz olmuştur. Ama işte devamını bilmiyorlar. Hepsi gittiği için mutsuz oldu ve lanet ederek geri döndüler.

Aslında onlarda mutsuz, herkes mutsuz. Değişen tek şey onların biraz daha zengin olması, başka hiçbir şey değil. Onların zenginliğini gösterip, onlara özenmeni ve deli gibi ya da köle gibi çalışıp mutlu olacağına inanmanı istiyorlar, sana sürekli sanal mutsuzluğunu hatırlatarak.

Sözü değiştiriyorum.

'Birileri sürekli ne kadar köle olmamız gerektiğini anlatıyor bize.'

Onların gösterdiklerini izlemeliyiz.
Onların 'al' dediklerini almalıyız
Onların yaşamamızı istediği hayatı yaşamalıyız.
Onların hayallerini gerçekleştirmeliyiz.

En kötüsü bu işte. İnsanlar kendi hayallerini gerçekleştirmek yerine hep başkalarının hayallerini gerçekleştirmek için hummalı bir çaba içinde. Adamın maaşı en fazla 1000-1500 tl bir rakam. Ve bu adam bu paraya 1 ay çalışıyor. Hem de nefret ederek, her sabah asık bir suratla o işyerine giderek. Fakat bu adam sırf millet alıyor diye, internete giriyor diye, facebook ve twitter denilen zımbırtıya girmek için iphone telefon alıyor. Cevabı hazır. ''ama taksitle ve kampanyası var, bedava konuşma ve mesajı, şu kadar gigabayt interneti var.'' Telefon kaç para 2700 tl. Yaklaşık olarak ömrünün 2 ayını bir telefon almak için çalışarak geçirecek, haberi bile yok bundan. Kim bilir o parayla hangi hayalini gerçekleştirir ya da üstüne biraz daha para koyarak daha güzel bir hayaline yaklaşır.

Çok uzattım ve yazıyı çorba ettim. Birileri bize mutsuz olduğumuzu anlatmıyor. Köle olmamız gerektiğini reklamlarla anlatmaya çalışıyor. Reklamlar aldatmacadan ve görüntüden ibaret. Aslında bir çoğuna ihtiyacımız yok. Onlar olmadan da mutlu olabiliriz ve inan onlara sahip olan insanların bir çoğu mutlu değil. Senin değer vermediğin bir çok şeye onlar hasret. Yerinde olmak isteyen binlerce insan var bu dünyada.

Ve mutsuzluk dünyanın her yerinde var merak etme. Bu cümleyi söyleyen insan Avrupa görmüş insan. Yaşamış, batmış ve tekrar çıkmış bir insan. Çiçek ve ağaç dikmenin mutlu ettiğini bilen bir insan.

O zaman ne yapıyoruz, ağaç dikiyoruz hahah.

Haydi güzel zamanlar.

Ve kendinize, sevdiklerinize güzel bakın.

1 Kasım 2012 Perşembe

Hayal

Sözlükte birileri ile ilgili yorumları okuyordum da kendi kendime güldüm.

Düşünsene yaşlanıyorsun ve sana soruyorlar. Gençliğinizde ne yaptınız? Mesleğiniz neydi. Neler yaptınız, kısaca anlatır mısınız?

- Blog yazarıydım, Twitter fenomeniydim, Sözlükte yazardım.

Ahaha ne acı değil mi? Sen bir ömür yaşa, yaşlan ve adının yanında bu sıfatsızlıklar yer alsın. Kapitalist sistemin içine gir ve öl demek istemiyorum. Sistemin dışında durmak bile sistemin içinde yer almak. Bir şeyin panzehiri, zehirin kendisi. Onu, onunla yok edebiliyorsun bazen. O yüzden insanlar anlam veremeseler bile hayallerine güzel bir şeyler hayal et. Çünkü sınır, sınırı yok. Senin ve hayallerinin. Ve şu hayatta en mutlu insanlar hayal kurup onları gerçekleştirenler. Hayalleri olan insanları severim çok severim. Gerçekleşmeyecek hayaller kursalar bile. Çünkü dünya o kadar güzel bir yer değil ve insan kendini, kendine göre bir şekilde mutlu etmeli. Bir çocuğun yüzünü gülümsetmenin bile hayalini kurmak ve bunu gerçekleştirmek ne kadar büyük bir mutluluk. Bir insanı tanımak istiyorsan ona; yaşını, doğduğu yeri, bitirdiği okulları, memleketini değil hayallerini sor. Yapmak istediklerini, aklındakileri. Sana ancak o zaman kendini  anlatır. Yoksa duydukların rakamlar ve isimlerden ibarettir.

Bir arkadaşım var. Öyle uçuk bir hayali var ki. Eğer gerçekleştirirse milyon dolar para edecek bir şey. Uğraşıyor bakalım yapabilecek mi. Bir başka projesi daha var. O biraz daha normal gibi. Yapılması basit bir şey ve de çok güzel. Düşünsene ona soruyorlar yıllar sonra, gençliğinizde ne yaptınız diye. İnsanlığa faydalı bir icat. Ne kadar güzel bir cevap olurdu bu.

Hayal kurmak güzeldir. Neden güzel biliyor musun?

İnsan başkalarının değil kendi hayallerini gerçekleştirmek için yaşamalı. Bu yüzden güzel.


Hiç Sevmediğin Şeyler İyi Gelebilir & Dene

Hayatı futbol olan insanlar var. Bu akşam daha net fark ettim. Bir kaç haftadır kafam dağılsın diye bu millet ne yapıyor bir bakayım diye maçlara gidiyorum. Gittiğim tribün, oturduğum koltuk aynı, yani anlayacağın kombine. Belirteyim bana ait değil, hayatta da almam zaten. Her neyse yanımızdaki koltukta genç bir çocuk oturuyor. Bu hafta uyanıklık yapıp yanına oturmadım hahah (uyanıklığa bak) başıma gelecekleri bildiğim için.

Abi, abla, kardeş, canımın içi, değerli ve güzel arkadaşım (vurgulu yazıyorum bunları) bir insan 90 dakika konuşabilir mi? Bir insan 90 dakika hiç susmadan yorum, analiz, teknik ve taktik konular hakkında konuşabilir mi? Kafa ütüleyebilir mi? Para vermişsin, o stada gelmişsin karşılığını al işte, otur maçını izle. Yok, her pozisyonda, her harekette bir yorum yapacak illa ki. O kadar konuşacak cümleyi nereden buluyorsun. Hepsini geç, maçı hangi ara izliyorsun sen.

İlk yarı bitti, bahsettiğim çocuğun yanındaki arkadaşım ''Palyaço yer değiştirelim'' diyor. Erol Taş gibi kahkaha atıyorum. Kafamı şey yaptı diyor. Değiştirir miyim? Elbette değiştirmem.

Kombine alma komşu al diye boşuna dememişler. Stres atacağın yerde stres sahibi oluyorsun.

Maçlara niye gidiyorum? Sözlükte bir başlıkta bir yazı okumuştum. Her hafta hiç ilgisi olmadığı halde, benim gibi sadece futbolun f'sinden haberdar olduğu halde amatör lig maçlarına giden bir arkadaşın yazısıydı. Gerçekten, maçını izlediği takıma, oyunculara, futbol kurallarına her bir şeye yabancıymış ve buna rağmen maçlara bir sene boyunca gitmiş. Onun gittiği sebepten gidiyorum. Hiç ilgilenmediğin daha önce senin dikkatini çekmemiş şeyler bile seni biraz olsun senden, saplanıp kaldığın içinden uzaklaştırabilir. Değişiklik iyidir. Hani keyfim yok diye kaçarsın ya her şeyden. Bazen kaçmamak iyidir, keyfin olmasa bile.

Ne kadar anlamadığımı alttaki satırlarda anlatacağım.

Maçın başlamasına yakın oyuncular ısınmak için sahaya çıkıyorlar. Bir futbolcu bizim olduğumuz tribüne doğru koşuyor.

Ben - Bu bize doğru koşan Umut Bulut mu?
Arkadaş - Allahım yarabbim (çıldırma efektleri) Eboue'ye Umut diyor ya.

Dalyaço ve ben yarılıyorum. Emmanuel Eboue siyahi bir futbolcu. Umut ise bildiğimiz Türk. Beyaz, esmer tenli bir adam. Adamları tanımayı bırak bu kadar net karıştırıyorum. Umut'a Burak desem neyse. Ben futboldan hiç anlamıyorum ama yine de gidiyorum hahah.

Ve hayatı futbol olan bu adamları sanki safariye çıkmış, bilmediği bir doğayı ilk defa gören insan gibi etrafı izliyorum. Ve maç oynanırken en çok aklımdan geçen şey gol falan değil ''Acaba deprem olsa bu çatı üstümüze yıkılsa kurtulabilir miyiz?'' böyle sorular ahah.



18 Ekim 2012 Perşembe

Bu Aralar Çok Kibarım

Teşekkür ederim.

Beni anlamadığınız için. Bir kez olsun dinleyip bana hak vermediğiniz için. Sustuğumda gözlerime bakıp anlat demediğiniz için, konuştuğumda 'haklısın' diyemediğiniz için.

Teşekkür ederim.

Üst üste sigara içtiğimde 'içme' dediğiniz için. Bir kez olsun 'neden bu kadar çok içiyorsun' diye sormadığınız için. Ne yapsam 'yapma!' ne yapmasam 'yap' dediğiniz için. Yanımdaki boşluğu doldurmadığınız için. Ellerinizi uzatmadığınız için, ellerinizin kısalığı için, gözlerinizin körlüğü için, kulaklarınızın sağırlığı için.

Teşekkür ederim.

Nasılsın diye sormadığınız için. Adınız kadar emin olduğunuz 'iyiyim' cevabını duyacağınızı bildiğinizi zannettiğiniz için. Bana hiç dinlemediğim şarkıları yüzlerce kez dinlettirip sevdirdiğiniz için. Filmlerle, kitaplarla ve iç sesimle bitmek bilmeyen gecelerde vakit geçirttiğiniz için.

Teşekkür ederim.

Bana bunları yazdırdığınız için kızmıyorum size. Müteşekkirim aksine. Siz olmasaydınız? Sahi siz hiç var mıydınız? düşürmeyin başınızı önünüze. Cevabını bile duymak istemiyorum sorduğum soruların. Bir teşekkür de sustuğunuz için.

Teşekkür ederim.

Bir gün kendinize dönüp neden diye soracaksınız ya. Cevabı olmayan sorular insanı en çok yaralar ve yaralar bilirsin sadece açanlar tarafından kapanırlar. Kapanmayacak bir yara açtığınız için de bir teşekkür.

Ve hepsini unut gitsin en çok koyan ne biliyor musun? Bir kez, bir kez 'neden?' diye sorulmadı.

Teşekkür ederim.

Bana her şeye rağmen gülmeyi öğrettiğiniz için. Sizi gülebildiğime inandırabildiğim için.

Teşekkür ederim.

Bu teşekkür de emeği geçen herkese teşekkürler.

                                                             

16 Eylül 2012 Pazar

Garip Bir Rüya

''Sahil kenarında yürüyorum tek başıma. Başımı düşüncelerimden kaldırdığımda etrafa bakınıyorum. 3 engelli arkadaşın önünden geçiyorum 2 kız 1 erkek. Oturmuşlar bir şeyler konuşuyorlar. Önlerinden geçerken yüzlerine bakmıyorum, sadece engelli olduklarını fark ediyorum. Hep beraber sırtlarını denize dönmüş yolu seyrediyorlar ve gelip geçen insanları. En sonda oturan kızın yanındaki sandalye boş. Tam uzaklaşmak üzereyken o  kız bir şey söylüyor.

'Güçsüzüm.'

Bu kelimeyi duyar duymaz geri dönüyorum. Yanındaki boş sandalyeyi yabancı varlığımla dolduruyorum. Oturuyorum, şaşırıyor bu yabancı samimiyete, gülümsüyorum. O sahilde tek başına dolaşan insan düşüncesi gidiyor yüzümden. Güzel kızın yüzündeki hüzünlü güzellik bir gülümseme getiriyor yüzüme.

'Neyin var.' diyorum.
'Güçsüzüm.' diyor tekrardan.

Ellerimi gösteriyorum.

'Bak, ben de.' diyorum.
'Tut, tut ellerimden, korkma tut' diyorum, titreyen ellerimi göstererek.

'Yalnızım' diyor.

'Gözlerime bak' diyorum.
'Ağlamıyorum ama gözlerimden akan bir şeyler var senin gibi.' diyorum.

O da gülümsüyor bu lafıma, anlıyor ne demek istediğimi.''

Yorgun ve bitkin bir günün sonunda gördüğüm garip bir rüya. Evet, ilk defa bir rüyayı tüm detaylarıyla hatırlıyorum. Garip kısmı bu mu yoksa rüyanın kendisi mi bilemedim. Ayrıca şu atasözünü unutmayın.

Viski tüm kötülüklerin anasıdır.

30 Ağustos 2012 Perşembe

İ Spit On Your Grave

Bu filmi blogda daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum. Eğer izlemediysen lütfen izle. Bir insan olarak bazı sahnelere dayanamayabilirsin.

İşte bir insan olarak dayanamayacağın sahneler ikiye ayrılmış bu filmde.

1. sahne tecavüz sahneleri. Şu an filmi düşünüyorum ve aklımda kalan; tecavüze uğrarken kadının suratını çamurun içine batırışları. Nehire daha doğrusu ölüme atlayışı, ormanın içinde kendinden geçmiş bir şekilde yarı baygın yürüyüşü. Ben bu sahnelere dayanamadım.

2. sahne ise tecavüz edenlerin öldürülme sahneleri.

Ben olsam ne yapardım diye düşünüyorum. Gerçeği söyleyeyim silah bile tutamam ben, cidden. Tutamadım da. Bir zamanlar zorla silah tutmuştum, zoraki. Onun dışında ömrüm boyunca elime bile almadım. Bir canlıya yaptığım en büyük işkence ise sivrisineklere yaptığımdır başka bir şey değil. Gel gör ki, filmi düşünüyorum.

Gazetelerde, televizyonlarda her gün tecavüz-kadına şiddet-kadınların ölüm haberlerini okuyorum. Her gün giderek artıyor. Artacak, azalmayacak bunu da iyi biliyorum.

Düşünemiyorum. İnsanın düşünme yetisini kaybettiği zamanlar oluyor. Kız kardeşim olsaydı diyorum. Onun gözlerine bakamazdım, ölürdüm o an orada. Dayanamam ben gerçekten dayanamam. Birisinin hasta olduğunun haberini bile alınca panik oluyorum. Elim ayağıma dolaşıyor. Hastaneye gidemiyorum. Birisi ''iyi'' diye beni arasın, haber versin diye bekliyorum.

Yazmak istediğimi bile yazamadım, sadece saçmaladığımın farkındayım. Filmi izlemediyseniz izleyin, lütfen.

- O sadece masum bir kız.
+ Ben de öyleydim.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Okumak

Okumak derken, kastım okul okumak değil. Okumak, gerçek anlamda okumak. Anlayarak, bilerek, özümseyerek, özünü içine çekerek. Günün birinde ihtiyacın olan cümleyi hafızandan çıkararak sözcüklere dökerek.

Bugün yine Mor İnsan ile buluştum (bir kaç yazı aşağıda) İnsanların 1,5 ay gibi bir sürede bitireceği bir kitabı 4,5 saatte bitirdiğini söyledi. '3 kelime için 1 saatimi harcadım ve toplamda 5,5 saatte okudum kitabı' dedi. Okudum derken gerçekten okuduğunu belirtti. Bunları kendini övmek için de anlatmıyor. Adamın önünde bilmem nerenin prof. hocaları ilik düğmeliyor. Övünse düşün sen gerisini ne masallar anlatır. Kitaptaki bütün boşlukları, yazılması gerekenleri, soruları her şeyi cevaplayarak, doldurarak. Düşün işte ya normalde 1,5 ay boyunca bitirilmesi programlanmış bir kitap.

5,5 saatte oku, çözümle ve anla. Güzel adam öyle bir konu hakkında yazıyor ki, yazdığı alanda kendisini değerlendirecek kişinin bilgisi hiç yok. Öyle de mütevazı ki, gülümsüyor sadece. 'O da öğrenmiş olur' diyor.

O konuşurken bir yandan onu dinliyorum, bir yandan da okurken hiç okumadığımı düşünüyordum. Sadece okuduğumuzu sanıyoruz. Bir bütünden bir cümleyi alıp, anladığımızı sanıyoruz. Okumuyoruz ve bu yüzden anlamıyoruz. Anlamadığımız için de anlam veremiyoruz. (Bu satırları yazarken sigaradan kül düştü, artık emekli ihtiyarlar gibiyim sigara külünü düşürmeye başladım.)

Öfke
Hırs
Kıskançlık
Kibir

bunlardan bahsetti. Doğru yerde doğru zamanda kullanmalısın yoksa seni bitirir dedi. Okumalı dedi, bir kitap listesi dağıttı. İnşallah okuyacağım. Hahah yok yok roman, şiir değil. Olsaydı yazardım faydalan diye. Hani hayatta bazı insanlar bir kahraman edasıyla çıkar ya karşına.Onun gittiği yoldan, ayak izlerini takip ederek gitmek istersin. Öyle bir insan. Eğer hayatınızın bir döneminde size göre her şeyiyle yani yaptıklarıyla, anlattıklarıyla, kattıklarıyla, yaşadıklarıyla, yaşattırdıklarıyla mükemmel diyebileceğiniz birisi çıkarsa karşınıza yapışın yakasına, yakışın yakasına. Ben yakışmaya çalışıyorum hahah. Çekirge diyor bana.

Bu akşam terasta denize karşı 4 kişiydik. Ben, Yılmaz, Evrim ve Mor insan.

Ayrıca bir kadına içten edilen iltifatın sonunda, o kadının yüzünde güller açıyor. Açtırdım yani hahah.

Başım nasıl çatlıyor bu güzel güne rağmen yazayım. Okumak üzerine yazacaktım ama hatlar karıştı.

Haydi güzel günler.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Uçmak

Bu kaçıncı yazışım bilmiyorum.

Yine rüyamda uçuyordum hahah. Oturduğum mahallede sokak aralarında süpermen ya da superman gibi uçuyorum. Acayip zevkli bir şey. Görüp görebileceğim en güzel rüyalardan. Uyanınca acayip bir etki. Bir rahatlık, boşluk, mutluluk, sessizlik, sakinlik, kedi gibiyim.

Yerden 3-4 metre yükseliyorum, aynı süpermen gibi omuzlar önde vücut dümdüz arkada. Yürür gibi havada gidiyorum. Olayın güzelliği etrafta insan yok. Onlardan saklıyorum uçtuğumu hahah. Uçarken beni en çok zorlayan şey havaya ilk kalkış anı hahah, epey bir zorlanıyorum. Hani bir şeyin üzerinden atlarken tüm gücünü toplar ve ileriye doğru zıplarsın ya aynen böyle. Tüm gücümü toplayıp havaya atıyorum kendimi. Baya uçtum. sonra dalyaço'yu gördüm, diğer insanları gördüm ve yere kondum. Rüyamda dalyaço uçtuğumu biliyor ve yere iniş yaparken beni görüyor. Sanki devlet sırrı gibi bir şey ve ikimiz sinsi sinsi gülüyoruz. Bir de dalyaço'ya yastık veriyorum buna bir anlam veremedim. Rüyanın en anlamsız kısmı bu yastık verme olayıydı ahahah.

Anlamlı rüyaya bakar mısın?

Uçmak güzeldir. Haydi güzel uçmalar size.

24 Ağustos 2012 Cuma

Kabul Görmek

Yazmıştım daha önce okumayanlar bilmez hahah. Ne iğrenç di mi okuyanlar bilir, lan neyi bilir söyle işte.

Halen gazeteleri elime alıp okuyabiliyorum, elimin altında internet olmasına rağmen hemen hemen her gün gazete okuyorum. Tabii okumak istediğin haberleri değil okumak istemediğin ne kadar yalan dolan varsa onları yazıyorlar ayrı konu. Haftasonu ekleri ve köşe yazıları en çok okuduğum kısımlar. Güzel, doğru ve ilginç ne kadar haber ve bilgi varsa buradalar çünkü.

Dün internet hakkında bir yazı okumuştum. Şimdi arşimed gibi buldum buldum diye bağırıyorum. Çağ teknolojik bir çağ evet hepimiz interneti kullanıyoruz. Fakat bu kullanmak boyutunda değil artık. Bunu aştı ve bambaşka bir hâl aldı. Eskiden fakir insanlar zenginlerin kölesi olurdu. Şimdi zengin insanlar dahil herkes internetin kölesi oldu. Heh işte bunun sebebini buldum.

İnternet, senin sosyal durumunla, işinle, okuduğun okulla, bilginle, ilgilenmiyor. Seni direkt kabul ediyor. Sana sınırsızca bir özgürlük alanı sunuyor. O gerçek hayatında bulamadığın özgürlüğü internette buluyorsun. Ve en önemli kısmı seni kimse yargılamıyor, yargılayamıyor, karışmıyor, karışamıyor.

İnternette kabul görüyorsun. Yazdıklarınla, sana ait olmasa bile insanlar seni çok mühim bir şey yapmışsın gibi alkışlıyor, beğeniyor, destekliyor. Halbuki gerçek hayatın bambaşka. En kötü tabirle bombok.
Garip, gerçek hayatta artık kabul görmemen çok garip. İnsanlar seni kale almıyor. Herkes kendini kendi hapishanesine hapsetmiş ve dünyaya cam bir ekrandan bakıyor. Dünyamız camdan bir ekrandan ibaret.

"internette kimse benim dün duş alıp almadığımı, kokup kokmadığımı umursamıyor. kimse beni yargılamıyor, burada kabul görüyorum!"

Keşke hepimiz gerçek hayatta kabul gören insanlar olsak, olabilsek. Dünya ve biz hatta her şey bambaşka olurdu.





7 Ağustos 2012 Salı

Yoldaşım

Basit gibi gözüken fakat  sizin için çok anlamlı olan şeyler eminim vardır. Hayatınızda, geçmişinizde, hayallerinizde, bir kitabın arasında, bir çekmecenin içinde, birisinin bakışlarında, sözlerinde. Bir başkasına çok basit gelen, sizin içinse milyon tane anlama gelen bir şey. Şey diyorum çünkü her şey olabilir bu. Bir hediye, eşya, nesne, söz. Liste uzar, uzar, uzar da gider.

46 yaşıma geldim. (Buna cidden inananlar oluyor, Allah iyiliğinizi versin, emi.) Hayatım boyunca bana söylenen milyon tane hitap olmuştur. Çoğu iyidir, güzeldir, hoştur. Duyunca insanın yüzünde tebessüm oluşturur. Gerçekten böyle. Hepsi ayrı bir yer eder, beynimde. Şimdi 'bunlar neler' deme hahah unuttum. Ben gibi aklım da yerinde değil. Aklım ve kendim, kendimizde değiliz. Geçelim.

Yoldaşım.

Hani şu rus filmlerindeki gibi bir yoldaş, yoldaşım değil. Hep duyulur ya ''yoldaş bilmem ne'' yok, çok farklı bu.
Hahah neyi fark ettim şu an? Anlatamadığımı. Anlatılmıyor işte. Ben, bu ''Yoldaşım'' kelimesini dün okudum/gördüm/duydum/hissettim. Bana bin tane, milyon tane içten sevgi sözcüğü söylese herhangi biri bunun kadar anlamlı olamazdı. Çok anlam çıkarabilirsin içinden ya da hiçbir şey. Öylesine bir kelime diyebilirsin ya da büyük anlamlar yükleyebilirsin.

Bana öyle güzel, öyle anlamlı geldi ki. O an donup kaldım. Donmuş palyanço. Hahah. Şu an nasıl terliyorum biliyor musun? Yok bilemezsin,  göğsümden aşağıya sanki spor yapmışım gibi nokta nokta terler iniyor. Dün gece 40 dereceye yakındı herhalde ateşim. 40 olmasa da 38 vardı. İyiyim şimdi. Bunu da geçelim.

Evet, yoldaşım.

Yoldaşım; seninle sonsuza dek aynı yolda olacağım.
Ne zaman üzgün olsan, ne zaman mutsuz olsan, ne zaman gülmek istesen, ne zaman ne olsun istersen yanındayım.

Hahah palyanço sözü. Seni seviyorum.

3 Ağustos 2012 Cuma

Bazen

Bazen ölüyorsun
bir tek sen biliyorsun öldüğünü
aksilik nefes aldığın halde
mimiklerin donuk sadece
belli bir noktaya bakıyorsun
boşluk diyor insanlar o noktaya
sense kim bilir neleri düşünüyorsun
virgül gibi takılıp kaldığın sonlarda
bazen ölüyorsun
sen ölürken hayat devam ediyor
hayatına devam ediyorsun
hayatına devam ediyor
hayata devam ediyorlar
anlayacağın devam eden bir şey hayat
tıpkı senin devamlı ölmen gibi
ölüp ölüp bin kez dirilmen gibi
bazen ölüyorsun
nabzını bile yoklamak gelmiyor içinden
nabzına iyi gelecek bir şey yok
içinde siren sesleri
bütün yollar kapalı
işte ne oluyorsa oluyor o anlarda
o geliyor o anlarda aklına
ve duran kalbin sırf içinde o var diye
başlıyor yeniden atmaya
bazen ölüyorsun
en derin uykundan uyandırıyorlar
yatman bile onlara dert
hep aynı şey
ne çok uyuyorsunlar
lan ne uyuması
ölüme yattım
ölüyorum ben diyemiyorsunlar
bazen bir mezar buluyorsun kendine tam ölmelik
gömüyorsun kendini bir kaç günlüğüne
insana mezarda bile rahat vermiyorlar
arıyorlar soruyorlar
bulana kadar kazıyorlar da kazıyorlar
seni canlı canlı öldürüyorlar
bazen ölüyorsun
işte şimdi o bazendeyim
bazen ölüyorum.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Vazgeçtim

Bir şeyler ayrı :)


Bu sözü en sevdiğim düşünür, bi tanem, canımın içi, saçlarımdan sonra başıma gelen en bi güzellik söyledi. Yazılı olan tarihten yaklaşık olarak 2 ay önce. Kitabın son sayfasına yazdım. O gece son ana kadar kafam bir dünyaydı. Sabah bir cafeye uğradık, sigaramı unuttum. Akşam yanlış otobüse bindim. Cumartesi gününden sonra salı gününün geldiğini bile söyledim farkında olmadan. Ama hepsine değdi.

Normalde odamın duvarına ne bir söz ne de bir poster asarım. Öyle bir alışkanlığım, göz zevkim yok, zaten görmüyorum hahah. Duvarlar bomboş. Boş duvarlarla konuşmaya alışkın olduğumdan olsa gerek. Orjinali duvarımda asılıydı. Her sabah uyandığımda bu söze baktım. Kendi kendime vazgeç dedim ve vazgeçtim. Evet 2 ay her şeyden vazgeçtim. Eğer bir şeyler elde etmek istiyorsan vazgeçmeyi bilmen gerekiyormuş. Bir şeyler kazanmak istiyorsan, bir şeyleri kaybetmeyi göze almalıymışın. Aldım, kaybettim. Kaybettiklerim pek umurumda değil. Çünkü büyük kayıplar değil, hatta kayıp değil. Rutin bir hayatın içinde kaybolanlar işte. Ama kazandığım şey benim için tanımlayamadığım bir büyüklüğün ilk adımı, ilk adımın ayak sesleri.

Bir diğer söz geliyor aklıma. ''Bin kilometrelik bir yol bir adımla başlar.''
İlk adımı attım haha çok temiz gaza geldim ayrı bir konu.

Başarmak güzel şey. Hele de herkesin zor dediği, çok zor dediği, başarması zaman ve emek isteyen bir olayı başarmak.

Bazen Şebo'mun dediği gibi Sil Baştan başlamak gerek, hayatı sıfırlamak. Tam 5 yıl önce durduğum noktaya geri döndüm. Sil baştan başladım ve ilk adımı kazandım. Yüzümde kazanmanın ve başarmanın salak bir tebessümü var akşamdan bu yana. Evet uzun zaman sonra gülmelerimin yanında gerçek bir gülümseme var.

Ve sana ne desem az gelecek. Söz uçar yazı kalır.

Seni çok seviyorum.

20 Haziran 2012 Çarşamba

İyi Çek Filmini Bi Daha Bulaman

Uzun zaman sonra televizyonun kumandasını elime aldım. Bugünkü berbat haberleri, oyunları, masalları izledim. Susacağım yine, ne söylesem boş.

O klişe var ya gerçekten doğru. Biz büyüdük, büyüyoruz ve dünya kirleniyor. Baştan sona izlesem kesin ağlardım. Son 10 dakikası bile hüzünle karışık gülümsetti. Yaşlı insanlardaki o insanlık denen duygu, düşünce, saflık, doğallık, güzellik her ne dersen de o yok işte bizlerde. Varsa bile çok çok az. Bizim kitle halinde bambaşka dertlerimiz var. Bugün dünyanın yarısının derdi çeyrek finalistler kimler olacak/tı.

Neyse uzatmayacağım. Boş vaktimde baştan sona izleyeceğim bu belgeseli. Son 10 dakikasında bir görüntü vardı. Çocuklar Ömer Dede'ye öyle bir koştular ki öyle bir sarıldılar ki. Aklıma o yaşa gelirsem acaba öyle bir manzara ile karşılaşır mıyım? ben de aynısını yaşar mıyım diye bir soru geldi. Çünkü o manzaranın aynısına şahit olmuştum bir köy okulunda. Çocuklar arkadaşıma dokunmak, sarılmak için nasıl koştular anlatamam. Hani mutluluğun tanımını, mutluluğu arıyor ya şehir insanı. İşte mutluluk dediğimiz, arayıp bulamadığımız şey o görüntülerde fazlasıyla var. İnşallah yaşarım bir gün. Etrafınızda, yakınınızda yaşlı bir insan varsa ona yaşlı muamelesi yapmayın. Konuşun, paylaşın, anlattırın, dinleyin. Çayından bir yudum almadan ona ikram etmesi bile bir başka geldi, yok böyle bir güzellik. En güzel anılar, en güzel hikâyeler, en güzel hüzünler ve de en önemlisi gerçekler onların beyninde.

Haklısın, bulamayız Ömer Dede.


14 Haziran 2012 Perşembe

Geri Geri Yürü

Bugün, geçenlerde yazdığım 2 yazı içinde bahsettiğim büyük ve mor insanla konuşuyoruz. Ellerim dikkatini çekti. Arkadaş adam ilginç, bilgili, her konuda bir sözü mutlaka var ama boş değil. Ellerime baktı şöyle bi. Yetmedi o bakış. Sağ elimi ellerine aldı. Sanki tezgahtan domates seçer gibi ellerime bakıyor, inceliyor.

Durdu durdu ve başladı konuşmaya.

- Sen büyük bir hata yapıyorsun palyaço. Yazık.

Tabii ben bir şeycikler anlamadım. Trene bakar gibi bakıyorum.

- Parmakların çok ince ve çok uzun. Senden harika bir 'kontrbas' olur. Ellerin çok elverişli. Gitarı da mükemmel çalabilirsin. Var mı böyle bir şey, herhangi bir müzik aleti çalıyor musun?
+ Yok, çalmıyorum.

O an etrafta kim varsa ellerime bakıyor ahaha. Kıskandılar tabii. Yetmedi bu ele bakma hikâyesi. Bu sefer ters çevirdi elimi, avucumdaki çizgilere bakıyor.

- Sen daha önce ağır bir kaza ya da hastalık geçirdin mi?
+ Evet, direkten döndüm. (gülüşmeler) (röportajlarda yazıyorlar ya uyuz oluyorum ahah)
- Çok sağlıklı bir hayat yaşayacaksın sen ve en az 90 yıl. (lan ben 90 yıl dayanamam bu dünyaya)

El falıma baktı bir de. Herkes bu sefer yalvarıyor 'bizim de ellerimize bakın' diye.
- Onun elleri güzel, yapacak bir şey yok.

Ne kadar yaşacağımı da öğrenmiş bulunmaktayım. O yaşta bir palyaço hiç çekilmez herhalde. Yani ben 90 yaşında bir bana zor dayanırım ahaha. Hele iç sesime hiç dayanamam. 90 yaşında bir iç ses bütün gün kafa şey yapar ahaha anladın.

Ayrıca benim gibi çok sigara içmiyor yiyorsanız size önemli bir tavsiye. Hani bu kırmızımsı, mor soğan var ya ondan yiyin ya da yeyin. Gerçekten bak çok ciddiyim. Ben soğanın kokusuna karşı özel bir illet duyduğum için yemiyorum ama sigaranın zararını azaltmak istiyorsanız çok iyi geliyormuş. Kalp damarları tıkalı birisi fosur fosur sigara içiyor ve etkilenmiyormuş ya da zararını minimuma indiriyormuş. Dikkat et bak muş. Onun doğrucusuyum.

Son bir tavsiye daha. Şimdi bir sirkine git palyaço diyeceksiniz ama aklınızda olsun. Belki işinize yarar.
Kilo vermek istiyorsanız ve rejimdeyseniz,  gün içinde diyet, spor, yürüyüş, koşu vs. her türlü naneli şeyi yapıyorsunuzdur ve bir türlü o kilolardan kurtulamıyorsunuzdur büyük ihtimal. Yürüyün diyeceğim ama farklı bir şekilde. GERİ geri yürüyün. Evet, bunu uygulayın. 2 kat kolari yaktırırmış bu size.

Daha neler neler anlatır da ne onun ne benim vaktim var. = ) Ama güzel insan.

Haydi görüşürüz.

10 Haziran 2012 Pazar

Boş İşler

Kişiler ve Fikirler.

Senin için hangisi önemli? Neyi kimin söylediği mi yoksa kimin neyi söylediği mi, hangisi daha önemli.
Şu zamanda önemli olan Neyi kim söylemiş. Kişiler önemli.  Ne söylediğinin pek bir önemi yok.
Unutuluyor; hatırlanacak, yer edecek, işe yarayacak bir şey söylemiyor. Boşluk üzerine inşa edilmiş bir
görüntü. Her bir kelime havada. Ne anlattığı, ne söylediği daha da önemlisi ne demek istediği önemsiz.

Şu bir kaç konu aşağıda sınav diye bir başlık atmıştım. Orada işe yarar birkaç bilgi vermiştim. Heh işte o bilgileri veren büyük adamla muhabbet ediyoruz. Aşırı zeki, hem komik hem de bilgili. Mor İnsan. Zordur mor insan olmak. Ama o olmuş. Bir hikâye anlattı. Hikâyenin başrolünde o var. Haklı, dibine kadar haklı. İstese hakkını sonuna kadar alabilir ve hikâyenin kötü adamını mahvedebilir. Tek yaptığı şey ''tanımamak'' olmuş.

- Merhaba, beni tanıdınız mı ben bilmem ne prof. bik bik bik.
+ Pardon, tanıyamadım.
- İsmim (bik bik bik) hani şu konu, hatırladınız mı?
+ Yine tanıyamadım.

Kötü adam suratı beş karış şekilde onu herkesin tanıdığı bir kalabalığın içinde nokta gibi ezilerek yok olmuş.
Hikâye daha güzel ama detayları vermeyeyim. Küçük bir detay sadece. Kötü adam yani prof'un ders olarak anlattığı saçmalığın kitabını büyük adam yazmış hahah.(buradaki büyüklüğü görebiliyor musun?)Hayatta bir insan bu kadar güzel ''hiç'' yerine konulamaz.

Büyük adam ise tek bir şey söyledi. ''İsteseydim ona her şeyi yapabilirdim. Fakat ben kişilerle değil fikirlerle ilgilenirim.'' dedi.

Buradan çıkaracağımız tema ise bir insan sizden saçma salak nefret ediyorsa ve üstelik haklıysanız, onunla kavga (tartışma) etmeyin. Tek bir söz bile söylemeyin. Onu tanımayın. Söyleyeceğiniz hiçbir cümle tanımamak kadar koymaz ona.

Kişilerle değil fikirlerle ilgilenin. Hayatta en sevdiğim şey dolu insanları oturup dinlemek. Acayip zevkli.

Ayrıca kel alaka, rüyamda (hayırdır inşallah deyin burada)öyle güzel bir gökkuşağı gördüm ki anlatamam yani o derece. Öyle büyüktü ki. Ve gökkuşağının altında bir sürü onlarca, yüzlerce hediye paketi vardı. İçlerinden beğendiklerimi alıyordum. Sonra dalyaço kahvaltı hazır dedi ahahaha.

Anlamına baktım şimdi. Aynen şunlar yazıyor. '' Rüyada gökkuşağı görmek, mutluluğun ve başarının işaretidir.''
Ayrıca serum tadı güzel olan meyvelerimizdendir. Mutlaka yeyin.
Acaba yeyin mi yoksa yiyin mi? ya da deyin mi diyin mi? çok takılıyorum ben buna.
Geçen gün de yayın ve yayım'a takılmıştım. Anbalaj ve Ambalaj bunlara epeydir takığım.
Ya görüyorsun di mi? Ne büyük dertlerim var. Boşuna beyazladı bu saçlar. Hepsi boş işler.

7 Haziran 2012 Perşembe

Bir Gün Geçer mi?

Geçmez. Bir gün değil bir dakika geçmez.
Akşam akşam ömrümü yedin. : )


4 Haziran 2012 Pazartesi

Pişman de sen değilim

Güzel şarkı, belki.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Saat çok'u çok geçiyor
bir sigara daha
bir sigara daha
birsigaradahabirsigaradaha
olmuyor
sabah.

27 Mayıs 2012 Pazar

Romantik Film İzlemenin Bünyeye Yan Etkileri

Şöyle bi sevgilim olmadı repliği ile ortaya çıkıyor. Suratta salak bi sırıtış eşliğinde hayallere daldırıyor. Başrol oyuncularını sen ve o oynuyorsun falan. Sonra hüzüntülere gark ediyor.

Sana pasta yapan, kek, börek yapan, hepsini geçtin kız, kurabiye yapan bile olmadı. Akdeniz akşamları, bu şarkıyı sahilde kız tavlamak için değil, gözlerine bakıp seni sevdiği için söyleyen bir sevgilin olmadı. Hadi onu geç, parası olmadığı için kasım kasım aralık aralık kasılan bir adam değildi. Sana gül almak yerine papatya alsaydı ya bi tane. Di mi razıydın hepsine. Sen bi cafede oturup çay-simite razıydın onunla. Tek istediğin sevmekti di mi. ahaha

Dönüşü olmayan yollardan dönüp sana geldim demedi ya da seninim. Tadına baktı, acısını tattırdı sana hayatın. Şimdi otur romantik film izle ahaha. Sen böyle hayatın taaaa. Sonra film izleyince ağladığına kimse anlam veremez. Veremez elbette al duyguyu al duyguyu ver romantiği iç mi kalır insanda. İçin için ağlarsın.

'Aşkını bir sır gibi senelerce sakladım
Geceleri rüyamda ismini sayıkladım.''

Şarkı mı bu? evet.

Yazmışım, ne zaman ve neden yazdığımı da hatırladım. Ben çok güzel romantik film izlerim, cidden. Yani arka arkaya hiç sıkılmadan saatlerce izleyebilirim. En son izlediğim romantik film geldi aklıma. Başroldeki kadın (sevgili) ölüyordu ve adam sıyırma noktasına geliyordu. Bir şekilde atlattı. O arada annesi vefat etti. Kendini toparladığında babasıyla bir konuşma geçiyordu aralarında. 10 yıl sonra.

-  Buna nasıl dayandın.
+ Ben 10 yıldır ne yapıyorum zannediyorsun.

Gibi bir şeydi. Tabii yazınca hiçbir anlamı yok, filmi izlemeniz lazım. One Day.


Romantik film güzeldir.

Yalan Birey

''Yaşamak istiyorsan, sıradan biri ol!''

''Zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.''

Birbirini tamamlayan iki söz. Yok, twitter özlü sözlerinden değil. Takip ettiğim bir blogta okudum biraz önce.
Zaten bu sözleri twitter ya da facebook'ta görmek imkânsız. Niye yazdım. İnsan bazen, bazı an sıradan biri olmak istiyor ahaha 'değilim ben sıradan'a' çıkıyor bu cümle ama evet sıradan değilim. Sıra vardı, kalabalığı gördüm, sıra öyle çok kalabalıktı ki beklemedim. Sıranın sonunda olup, başında ne olduğunu öğrenmeye ve beklemeye vaktim yok. Bir şey diyeyim, özenilen insanların ama gerçek anlamda özenilen insanların hiçbiri sıradan değil/dir. Yaşayanların ya da ölmüş olanların biyografilerine baktığın zaman çok farklı olaylarla karşılaşırsın. Ne yaşadıysa büyük yaşamıştır. Yoksulluğu, yalnızlığı, acıyı, çaresizliği hepsinin en büyüğünü yaşamıştır. Hep böyledir bu. Ve bu yaşadıkları ona yapılması imkânsız gibi gelen yapılamazı yaptırmıştır.Bu sayede güçlendikçe güçlenip direnmeye devam etmişlerdir. Bu onları daha güçlü birisi haline getirmiştir. Görünen bu.

Görünmeyen kısım ise ikinci cümle. Yalan olmuşlardır yani yalan bireyler. Yalan birer fedailer.
Zirvede yalnız kalmışlardır, etraftaki insan görünümlü ruhsuz kalabalığa rağmen. Kitle kültürene mahkum olmayın. Neyse daha fazla saçmalamayacağım.

Ayrıca yazmazsam çatlarım galiba, dün gece şu iki satırı yazdım.

-Sana-

''Senin nefesin kesildikçe
Ben ağaçlara koşuyorum.''

17 Mayıs 2012 Perşembe

Milletimizin Başı Sağolsun 3 Dakika

Bak şimdi facebook denen zımbırtıyı cidden kullanmıyorum. Hesabım, profilim, fake profilim hiçbir şeyim yok. Canım istediğinde bakıyorum bir şekilde. Neyse mühim değil bu salak kısım. Akşam akşam canımı sıkan mevzuya bak. Şu an baktım, manzara aynen şu;

''Galatasaraylılara 2 kötü haberim var !

1- Süper Kupada Maçınız Bizimle
2- O maçta Beraberlik Yetmiyor ;)

Duvar Fotoğrafları
Galatasaraylılara 2 kötü haberim var !

1- Süper Kupada Maçınız Bizimle
 2- O maçta Beraberlik Yetmiyor ;)''


Bir alttaki haber ne dersin?

''Hatay'ın Dörtyol İlçesi'ne bağlı Kuzuculu Beldesi'nde, Amanoslar Dağları'nın eteğinde göreve giden jandarma özel hareket timine teröristlerce yapılan roketatarlı saldırı sonucu 1 binbaşı, 1 üsteğmen ve 1 teğmenimizin şehit olduğu, 2 askerimizin de yaralandığı haberini büyük bir üzüntüyle öğrendik.  Bu hain terörist saldırıyı lanetliyor; şehitlerimize Allah'tan rahmet, yaralı askerlerimize acil şifalar, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milletimize başsağlığı diliyoruz.''

Hangi küfürü etsem, ne desem ne söylesem boş. Samimiyete bakar mısın? Üzüntüsüne bakar mısın?
Bir çok olay-haber- twitter ya da facebook'ta aynı şekilde ilerliyor. Ya hiç görmeyin, duymayın o berbat hayatı yaşamaya devam edin ya da görüyorsanız her şeyi görün. Bu mu lan acınız? 3 dakika.

Ama hayat devam ediyor? Bu hayat değil. Bu 'acıyı paylaşmak, yaşamak' hiç değil.
Sıfat bulamıyorum vallaha. Bu iki linki yayınlayan kişi 3 dakika ara ile yayınlamış.
Yani 3 dakika da o acıyı unutup birden futbola dönüyor ve şunu yapıyor.  ;)

Eğer onlardan biri isen yapma şunu yapma. Görünen resim bu.

Kocaman bir hiç.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Kıyılmazım

Seni Seviyorum.

Bunun bir çok anlamı var biliyor musun? Öyle anlamlara geliyor ki, öyle bir şekle bürünüyor ki, o anlamlarını söylenirken ve duyarken değil bir zaman sonra anlıyorsun.

İhanet eden birisi söyler, ihanetini saklamak için.
Sadece et için söyler, gözleri köreltmek için.
Sadece giderken söyler, 'seni yalnız bırakmıyorum' demek için.

Uzar gider bu liste. Peki ya en gerçeği hangisi. Onu da sen bul. Niye yazdım peki? hahah sadece şu son satırı yazmak için yazdım. O en gerçeğini biliyor çünkü, o da öyle seviyor çünkü.

Seni seviyorum.

11 Mayıs 2012 Cuma

Sınav

Bak bu vereceğim bilgiler çok engin tecrübesi olan bir insana ait. Özel yani her yerde bulamazsın, okuyamazsın. Eğer herhangi bir sınava hazırlanıyorsan daha doğrusu hazırlanamıyorsan, işin içinden çıkamıyorsan, stres üstüne stres yaşıyorsan oku. Hepsini uygula demiyorum. En azından birkaç tanesini yapmayı dene. Hangileri olacağına sen karar ver. Listedeki yiyeceklerin içeceklerin bir çoğu bana ters hahah (zaten bir şey yemiyorum sigaradan başka) Yürüyüşe çık mesela, 15 dakika yürü, aynı yolu 15 dakika geri geleceğini hesap et. Etti mi sana 30 dakika. İyi gelir, düşünürsün boş boş. Kendinle konuşursun, gülersin, üzülürsün belki ama iyi gelir yürümek. Engin tecrübesi olan insan her gün 1 saat bisiklete biniyor. Bostancı sahilden başlayıp gidebildiği yere kadar, tanımayan yok onu. Bazen bir bilenin söylediklerini uygulamalı.

YÜRÜYÜŞÜN FAYDALARI
1- Yürüyüş kan akımını ve kan damarlarında akan kanın miktarını artırarak dolaşımı iyileştirir,
kalp-damar ve beyinde oluşabilecek damar hastalıkları riskini azaltır.
2- Kalp kası dahil, vücut kaslarını kuvvetlendirerek daha etkin çalışmalarını sağlar.
3- Her bir kasılmada kalbin pompaladığı kan miktarını artırarak, dinlenirken kalp atım sayısını
(nabzı) azaltır.
4- Egzersiz ve stres durumunda arteryel kan basıncında (tansiyonda) oluşan yükselmeyi azaltır.
5- Kan basıncını düzenler.
6- Kalp kasının yan damarlardan beslenmesini destekler. Böylece kalbin ana damarlarında
oluşacak tıkanıklıkların vereceği zararı azaltır.
7- Şişmanlık riskini azaltır.
8- Sindirimi kolaylaştırır.
9- Beyne daha çok oksijen gitmesini sağlayarak,zihinsel keskinlik ve yaratıcı düşünce
potansiyelini yükseltir.
10-Lenfatik dolaşıma yardımcı olur.
11-Egzersiz sırasında ve sonrasında metabolizmayı uyarır.
12-Solunum kapasitesini ve aerobik gücü artırır.
13-Büyümeyi ve travma sonrası toparlanmayı olumlu etkiler.
14-Kan yağlarının (trigliserid) düzeyini düşürür.
15-HDL/LDL (iyi huylu-kötü huylu kolesterol) dengesini düzenler.
16-Koordinasyona olumlu etki yapar.
17-Eklem ve kasların esnekliğini artırarak, bel ve boyun ağrılarını hafifletir.
18-Kemiklerin sertleşmesini ve kuvvetlenmesini sağlar.
19-Dayanıklılığı artırır.
20-Yorgunluk duyumunu engeller.
21-Uykusuzluğu azaltır, rahatlamaya yardımcı olur.
22-Vücudun doğal keyif verici hormonları olan endorfinlerin salınımını sağlar.
23-Yaslanma sürecini geciktirerek, genç görünüm sağlar.
24-Moral, özgüven ve iyimserliği artırır.

Güçlü bir hafıza için...

Avokado : Kısa süreli bellek için gereklidir
Isırgan otu : Sınavlara hazırlananlar ısırgan çayı içebilir
Yabanmersini: Beynin kanla daha iyi beslenmesini sağlar.
Kabak : Sık sık tüketilmesi hafıza için son derece faydalıdır.
Limon : Dil öğrenirken her gün bir bardak limon suyu yararlıdır.
Soğan : Aşırı yıpranmaya ve fiziksel yorgunluğa karşı faydalıdır.
Havuç : Hatırlama yeteneğinizi artırır
Ceviz, fındık, fıstık: Sinirleri kuvvetlendirir, öğrenmeyi kolaylaştırır.
Lahana : Sinirliliği giderir, daha stressiz öğrenilir...
Armut : Beyin aktivitelerini güçlendirir.
Beyaz et : Beynin ihtiyacı olan hormonların üretimini tetikler.
Kereviz : Sinir sistemini kuvvetlendirip beyin aktivitelerini hızlandırır.
Susam : Gün aşırı tüketilmesi, sinir sistemi üzerinde olumlu etkiler yapıyor

Beynimizi daha etkin nasıl kullanabiliriz? Bilgiyi ömür boyu unutmamak üzere bilinç altımıza nasıl yerleştirebiliriz? Lazım olduğunda nasıl o yerden çıkartıp kullanabiliriz?

Bir şeyi öğrenmek için üç defa tekrarlamak gerekiyor.. En iyi yöntem de şu.. Bilgiyi beyne yükle..
Herhangi bir konuda çalıştıktan sonra uyu..

Burası çok önemli..
Uyu..
Sabah kalk, aynı konuyu bir kez daha çalış..
Bir hafta sonra yine..
Artık unutmana imkân yok..
Peki uyumak niye mi önemli?

Aslında beyin uykuda öğreniyor.. Beyne yerleştirdiğiniz bilgiler uyku sırasında kısa dönemli
hafızadan uzun dönemli hafızaya geçiyor.. Oraya yerleşiyor..
Gözler kapanınca bilinç kapanıyor ama bilinçaltı çalışıyor.. Bilgi bilinç altına yerleşince de bir daha
çıkmıyor.. Yani unutmuyorsunuz..

Kediler üzerinde bir araştırma yapılmış.. Kedileri iki gruba ayırmışlar.. Aynı şeyleri öğretmeye
çalışmışlar.. Birinci gruptaki kedilere her öğrettikleri şeyden sonra uyumaları için izin vermişler.. İkinci
gruptakiler daha az uyumuş, bol bol çalışmış..
Sonuç.. Uyuyanlar daha hızlı kavramış.. Daha başarılı olmuş..
Diyorlar ki stres altındayken bir şeyi öğrenemezsin.. Çünkü stres altındayken vücut kimyasal bir
madde salgılıyor.. O madde öğrenmeyi, hatırlamayı engelliyor..
Hafıza şampiyonları yeni bir şey öğrenirken derin bir transa giriyormuş..
Yani bilgiyi doğrudan bilinç altına gönderiyorlar..
Nasıl mı?
Üç defa derin nefes alın, rahatlayın.. Beyninizi öğreneceğiniz şeye odaklayın..

Hepsi bu..
Bir de uzun çalışmanın da çok yararlı olmadığını söylüyorlar.. Saatlerce masa başında kalmanın..
Örnek mi?

Bir saat kesintisiz çalışacağına her 20 dakikada bir beş dakika mola ver.. Beyni rahatlat, çok
daha iyi öğrenirsin..
Bir konferansa, seminere katılmışsınızdır veya uzun bir toplantıya..
Konuşmaların başını ve sonunu net biçimde hatırlarsınız.. Peki ya ortasını?
Uçar, gider!
Beyin almaz.. Hafıza algılamaz..
Küçük bir ipucu daha.. Öğrenirken o bilgiye duygular kat.. Beyninde resmet.. İstersen komik hale
getir, abart..
Sonra o halini düşünerek kullan..

Bir daha hiç unutmazsın..

8 Mayıs 2012 Salı

İyi ki

Başka bir şey bu. Bunu hep söylüyorum nasıl anlatsam, ne desem, ne söylesem eksik kalacak.

Vardır hayatınızda böyle insanlar. Yere göğe sığdıramadığınız, dev olduğundan değil. Kalbinin büyüklüğünden. Öyle büyük, öyle güzel ki. Kalbi, kalbi. Hep kalbine bakmış, hep kalbine göre hareket etmiş. Evet, gözyaşları çok. Kalbindekiler onu çok ağlatmış. Ama bütün güzelliği ağladıklarından geliyor. Onu ağlatanlar tüm güzellikleri, iyilikleri hak ediyor. O, onların güzellikleri haketmelerine rağmen hakedememelerine ağlıyor. Biliyorum onun gözyaşları boşuna akmıyor. Diyorum ya ne söylesem eksik kalacak. Güzelliğini hiçbir söz tamamlayamayacak.

Hayatınızda, kalbinizde ve aklınızda varsa böyle insanlar sıkı sıkı sarılın onlara. Yanında olamasanız da her zaman yanında olduğunuzu hatırlatın. Hayat; insanı her zaman güzelliklerle karşılaştırmıyor. Karşılaştırdıklarını da erkenden ayırıyor. Hayat fazla mutluluğa gelemiyor, tahammül edemiyor. Benim hayatımda var böyle bir kaç güzel insan. Ne kadar uzak olursam olayım, sıkı sıkı sarıldığım.

O yüzden eğer kazandıysanız, asla kaybetmeyin. Ve evet ona göre abartsanız bile, boşverin yüceltin.
Varın yüceltin. O, tavus kuşu misali hep ayaklarına baksa bile, ne çıkar siz bir kere onun kalbini gördünüz.
 

                                                                                                                                                 İyi ki Varsın.


Kırmızı Gözyaşlı Kız

Bir kız çocuğu tanıyorum
Gözyaşlarının rengi farklı
Ne yeşil ne mavi
Ne siyah ne de kahverengi
Yalnızlığı vermiş ona o rengi
Mutsuzluğu
Kimsesizliği
Bitmeyen bilmeyenleri
Acıları daha da koyulaştırmış
Tek başınayken
Ağlarken
Üzülürken
Aynaya bakarken
Sadece kendisi görüyor
Gözlerinin gerçek rengini
Ve ikimizden başkası bilmiyor
Yüzünü boşver
Sahte gülümsemelerini geç
Arada attığı kahkahalarını da unut
Çünkü o İçi kan ağlayan
Kırmızı Gözyaşlı Kız.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Yokluğun

Başlığa bak başlığa (boğ beni ama sana) hahah. Bugün boş boş otururken uzun zamandır
'Yokluğun' yazmadığımı fark ettim. Israr üzerine (ahaha ısrarmış, ısrara gel) dayanamadım ve yazdım.

Yokluğun; uykusuz saatler. Sigara ve nescafe.
Yokluğun; bir teras katında tek başınalık. Manzara sensizlik.
Yokluğun; vapur düdükleri. Yokluğun hep benim olduğum kıyıda, sense karşı.
Yokluğun; martıların çığlıkları. Onlar bile yokluğunda çığlık çığlığa.
Yokluğun; her sabah duyulan ezan sesi. Mutsuz uyunmuyor.
Yokluğun; bence. Çözemiyorlar tam anlamıyla bir bilmece.
Yokluğun; iki adım ötemdeki papatyalar. Merak ettiysen seviyor çıkıyor.
Yokluğun; dehliz, içine düştüğüm.
Yokluğun; anlamadığım bir şarkının en güzel mısrası.
''Seni sonsuza kadar seviyorum, seveceğim.''
Yokluğun; / a rağmen gülümsemek.
Yokluğun; saatlerce sarılıp dinlemek istemek güneşin batışında.
Yokluğun; ağlama demek değil, ağlarken beraber ağlamak.
Yokluğun; dolma. Gözlerimden yaptığım. Gözlerimin dolması.
Yokluğun; teyel. Beni sensizliğe atan.
Yokluğun; karınca. Neli olduğu bilirsin.
Yokluğun; hahahah. İnan duyuyorum.
Yokluğun; yazdığım bütün yokluğunlar.
Yokluğun; kalabalığa bakıp içimden söylediğim ''siz ne diyorsunuz lan'' bakışları.
Yokluğun; dünyaya, insanlara, hayata Fransız kalmak.
Yokluğun; düşündürüyor. Yokluğunda bunca sevilen, varlığında kim bilir nasıl sevilir?
ve
Yokluğun; halen eti gofredo.

Ayrıca bugün aşkın en güzel tanımlarından birini duydum. Yazmazsam çatlarım, muhtemelen duymamışınızdır böyle bir tanım.
Dolu dolu bir adam söyledi. Ne anlam çıkarırsın sana kalmış.

''Tanımlanamamış bir büyüklüğü hesapsızca tüketmek ve üretmek hızıdır.''

Gerçekten aşk tanımlanamayan bir büyüklük ve biz bu büyüklüğü yanlış zamanda, yanlış kişilerle
yanlış yerlerde tüketiyoruz ve yeniden üretmeye çalışıyoruz tüketirken.
Tükenmeyin, tüketmeyin, tükenmeden beraber tüketin.


28 Nisan 2012 Cumartesi

Gülüşlerin


Gülüşlerin gülüş katıyor yüzüme. Senin sesini gülerken duymak mutlu ediyor beni.
Ansızın gelen misafirler gibi gülüşlerin. İçten bir hoşgeldin diyor yüzüm.
Sarılıyor, sarmalıyor. Dünyayı olmasa da dünyamı aydınlatıyor.
Ve benim dünyam dünyanın ta kendisi. Bir sigara yakıyorum efkârdan değil,
tek sebebi gülüşlerin. Senin gülüşlerin eşliğinde sigara içmek, bilemezsin tadını.
Tarif etmek gerekirse en basiti kahve ve sigara gibi. Sabah uyandığında pencereyi açıp
ne güzel bir gün demek gibi. Gülüşlerin güneş solgun dallarıma. Hayat veriyor
sararmış yapraklarıma. Filizleniyor hayatım senin gülüşlerinin ışığında.
Gülüşlerin güneş gri gökyüzümde.

Haha tamam be tamam uzatmıyorum. Bıktınız di mi benden, şiyirlerimden.
Ben de bıktım ama yapacak bir şey yok. Durup dururken yazıyorum arkadaş.

Sesin, gülüşlerin en güçlü antibiyotik bana hahah. :)
Tarihe kişisel bir not.

26 Nisan 2012 Perşembe

Yalnız Kenarı


Bir sigara yakıp deniz kenarındaki banklardan birine oturdum bugün.
Ne telaş içinde vapura yetişmeye çalışan insanları
Ne telaşla vapura yetişmiş insanları 
Ne çay bahçesinde bir şeyler yiyip içen insanları 
Ne vapurların peşinde uçan simit düşkünü martıları 
Ne balıkçı teknelerini 
Ne reislerini
Ne otobüs bekleyen mutsuz insanları 
Ne hayattan bezmiş tek başına başka bir bankta düşünen insanları 
Ne güneşi ne gökyüzünü
Ne denizin mavisini 
Ne iş çıkışı evine yetişmeye çalışan insanları
Ne beşyüze su satanları
Ne kuyrukta ömrünü harcayanları
Ne okuldan evine gitmeye çabalayan öğrencileri 
Ne de el ele yürüyen sevgilileri
Görmedi gözüm görmedi kimseleri
Kendi yalnızlığıma bakmaktan.

edit: çok az saçmalayıp gideceğim.

Yıllardır sigara içmeme rağmen dün dakikalarca sigaraya baktım yakmadan. Öyle duvara bakar gibi baktım.
Sonuç ne merak ediyorsun değil mi? Aynı anlamı veremezsen hiçbir şey ifade etmeyecek ayrı bir mevzu.

''Tütün bile kağıda sarılmış.''

19 Nisan 2012 Perşembe

Ben Bu Yazıyı da Sana Yazdım

Haha saat itibariyle palyaçoluğum üzerimde saçmalayacağım.

Sen yüzüme gülüş katansın.
Sen aklıma düşünce katansın.
Sen içime mutluluk katansın.
Sen ansızın gelen baharsın.
Sen sıcakta esen rüzgârsın.
Sen hayatın anlamısın.
Sen bütün boşluklarıma dolansın.
Sen uzakta olsan da en yakınsın.
Sen bu kalpte atansın.

Tamam daha fazla uzatmıyorum. Tarihe not düşüyorum sadece.
Mutluluğa garip anlamlar yüklediğimden.

İstanbul. Saat: 05:22
Telefonu kapattıktan sonra.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Çığlık

Asıl çığlık bu. Bütün dünyanın görmesi gereken. Nedenleri, sebepleri, niçinlerini geçtim. Umurumda değil. Kim haklı, kim haksız. Ölüm var sonunda, 11 yaşında bir kız çocuğunun çığlıkları var. Neden sadece fotoğraf olarak kalıyor. Neden sadece ödüllerle anılıyor bunlar. İşte bahsettiğim bencillik bu. Evet tüm dünyanın görmesi, öğrenmesi için gerekli. Fakat bunu neden ödüllendiriyorlar aklım almıyor. Cezalandırılması gerekenler varken, sesini çıkartmak varken, bu fotoğrafın çekilmesine sebep olanlara gerekenlerin yapılması varken. cidden aklım almıyor.

Açtığım her gazete sayfasında ölüm haberi. Masum insanların boş yere ölmeleri. Dün okumuştum, bir doktor, 26 yaşında öldürülmüş. Bir kadın kocası tarafından 12 kere bıçaklanmış. Kahvaltı masasında adam kardeşini öldürmüş. Bir başkası, bir başkası, bir başkası.

Belki komik belki saçma gelecek şimdi şu  satırlar. Biraz önce bankaya giderken yolda genç bir kız gördüm. Eline eldivenleri takmış. Üzerinde tulum, şu 30 40 kg'lik bidonlardan birisini temizliyordu. Dışını, içini ovuyordu. Dünya geldi aklıma. Keşke bir cif olsa da bütün pisliklerini temizleyebilsek bir şekilde diye düşündüm. Evet, kafayı yiyorum. Nasıl yapacaksın palyaço hayal alemine dalma deme. Cif, bizleriz.

İnsanların, dünyanın başka yerlerinde yaşananlar üzerine düşünmesini istiyorum

Çenem çok düştü bugünlerde ama yazacağım. Kendini anlat deseler ya da kötü özelliklerini sırala deseler iddia ederim milyonlarca insan negatif anlamda bu özelliklerin arasına ''bencillik'' yani bencilliği eklemez. Koymaz, düşünmez bile, aklına getirmez. Çünkü, insan kendine ve etrafındakilere göre bencil değildir.

Düşünsene ne kadar iyisin? Paylaşımcısın, yardımseversin. Yok, gram ironi yok, dalga da geçmiyorum. Bu özelliklerin hepsi mevcut. Gerçekten iyisin, paylaşmayı sevensin, yardım edensin. Yeri geldiğinde, gelmediğinde, açık seçik ya da gizli bir şekilde bunları yapıyorsun.

Başlık eski bir entryimden alıntı. Ne kadar bencil olduğumu/zu hatırlattı yine. Ne kadar benciliz, ne kadar az düşünüyoruz. Tek düşündüğümüz kendimiz. Berbat hayatımız, güzelliğimiz. Tuttuğumuz takımın o haftaki durumu, siyasi partimizin durumu, takip ettiğimiz şarkıcının hayatı, aşkları, kaç aylık hamile olduğu. Dizilerin konusu, facebook'ta eklediğimiz arkadaşlarımızın fotoğrafları, ne kadar güzel çıktıkları. Twitter'da yazdığımız özsüz sözler, kaç kişini retweet yaptığı.

Benciliz biz
tek düşündüğümüz kendimiz.

O kadar çok ki derdimiz, başkalarının derdini düşünümez olduk. Hatta onlar bize dert bile değil. Akşam haberlerinde ekranda beliren 2 dakikalık bir görüntü ah'lar eşliğinde.

Nasıl hiçleşiyoruz farkında mısınız? Bizi hiçleştirmelerine günden güne izin veriyoruz. Susuyoruz, sustukça sesimizi unutuyoruz. Bağırdığımız tek yer stadyumlar artık. Üzüldüğümüz tek şey kaçan goller.

Garip lan sabahın 5: 30'u üzgünüm şiir yazamıyorum. Çemkireyim bir daha şiir yazarken iyiyidi ama.

Dünyanın başka yerlerinde yaşananlar üzerine düşünebilsek keşke. Dominik cumhuriyetinde aç kalan gönüllülere üzülmek yerine başka şeylere üzülsek. Ne kadar güzel bir dünya olurdu inanın tahmin edemiyorum.

Edit: Şu kuş sesleri olmasa durmam buralarda bir dakika, ciddiyim.

Şiir Yazarken İyiydi Ama

ahahah tamam gülüyorum, ediyorum da. Harbi şu an şu üstteki başlığa nasıl gülüyorum anlatamam. Sitemime bakar mısın?

Şiir yazarken iyiydi ama di mi? He. İlla güleceksiniz, illa hüzünleneceksiniz. Televizyondaki abuk subuk show programlarının yorumlarını okuyacaksınız. Maçları izleyip anında yorumlar bekleyeceksiniz değil mi? Ya da akp-cemaat karşıtı saçma sapan yazılar yazıp (nefret ederim her iki kurumdan da ayrıca belirteyim) Atatürk'ü seviyorum diye güzel yazılar yazmalıyız değil mi? İç burkan detayları yazacağız. Sonra, sonra nick altlarınızı şenlendireceğiz. Böyle iyi böyle güzel. Az kaldı zaten gideceğim, Vecihi 'giderimi' değil bu cidden gideceğim.

Arkadaşım mutsuzsun, ama öyle saçma bir mutsuzluk ki seninkisi yüzüne söylemiyorum. Tüm besin kaynağın mutsuzluk. Beni geç, benimkisi bir delinin sayıklamaları başka bir şey değil kimse inanmasa da. Nasıl bir saçmalık üzerinde yaşıyorsun anlatamam. Senden sadece bunları yazman bekleniyor. Yok yeminlen o iki salak buton ilgilendirmiyor. Hayatta silmem, bütün entrylerimi silerim acımadan onu silmem, ki yapmışlığım var yani bilirsin hiç üşenmeden 2 bin entry sildim yine silerim. Yaklaşık iki saat oldu okuyalı halen düşünmelerdeyim ciddi ciddi. Buraya da yazacağım merak etme.

''İsrail, dünyanın Cem Garipoğlu'sudur.'' (kaknem)

Başka bir şey demeye ne tarihsel, ne de siyasi bilgim yetmiyor. Ama vicdanım bunu diyor.
Kaknem'ime ait bir tanım. Altına imzamı attığım, yanına kalbimi koyduğum bir tanım. Okumadıysanız okuyun, çünkü öyle güzel hiç kimse dökülmüyor.

Yargılama

Yalvarırım yargılama, cidden yargılama. Bırak insanların dış görünüşünü. Saçını, sakalını, bıyığını. Makyajını, elbiselerini. Bırak artık şu görüntü ve güzellik klişesini. Senin gözlerin güzelse eğer baktığın kişinin güzelliğini görürsün. Bak annesi  ne diyor; 'Nur yüzlü' Evet, şimdi sana da aynı onun gibi gelecek. Belki 'uzaylı' diyeceksin. Ya da Palyaço bi çay koy diyeceksin, de umurumda değil. Belki de başka bir sıfat kullanacaksın.

Cidden bırakın insanları dış görünüşüyle yargılamayı. Uzun zaman önce bıraktım ben. Evet, önceden yapardım, yalan yok. Jeton sonra sonra düşüyor. İnsan kendi olunca, kendi olursa mutlu oluyormuş. Bunu çok geç idrak ediyorsun. En mutlu insanlar, başkalarını umursamadan yaşayanlar. En basit örneğini vereyim. 'Türk erkekleri beyaz çorap giymesin.' Bütün dünyanın hastası olduğu tek adam Michael J. adam bütün konserlerinde, kliplerinde o beyaz çorabı ile beraberdi. Ama o mj değil mi? Şu sörvayvır, herkes saç sakal birbirine karışmış halde ama gayet normal geliyor değil mi? Fakat tanımadığımız, yolda sokakta, televizyonda gördüğümüz biri söz konusu olunca durum değişiyor. Sanatçı denilen ya da adının önüne 'ünlü' sıfatı eklenen birisi yaptığında gayet normal karşılanırken sen ya da ben yaptığımda neden saçma oluyor? Benim çok sevdiğim çengelköy hıyarı bir arkadaşım var. :) Yaşı da benden epey ufaktır. Giyim tarzı, saçı, sakalı, küpeleri, hayat görüşü, konuşmaları her şeyi bambaşkadır. Lakin, arkadaşların arasında en karizma kim desen onun adını söylerim. Bildiğin karizma. Fakat bir başkasına göre yargılayacak ya kesin uzaylı muamelesi görür. Adım gibi biliyorum.

Allah aşkına yapmayın. Bırakın, insan şu hayatta her şey olabilir. Gerçekten olabilir. Doktor olursun, bilim adamı olursun, çok zengin olursun, çok yakışıklı olursun. Aklına gelebilecek her şey olursun. Ama en zoru, bir insanın kendisi olabilmesidir. Bak işte o saçma sıfatı alanlar kendi olan insanlar.

"Hayatım boyunca kendi bildiğim gibi yaşadım. İnsanların bana karşı gösterdikleri tepkilere sürekli gülümseyerek karşılık vermeyi seçtim ve pişman değilim. Sadece kendim oldum. sadece ben."

Uyumuycam'cım bir soru sormuştu. Kim olmak isterdin? diye.
Epey düşünmüştüm ve şu cevap çıkmıştı ağzımdan. '':Kendim olamadım ki''
Bu yüzden ayrı bir severim kendi olabilen insanları. Etrafındakileri takmadan, umursamadan hayatını şekillendirip yaşayanları. Robot gibi yaşamadan, 'hayatım benim' deyip hayatını yaşayanları.

Ama olmuyor değil mi? Yaşayamıyoruz değil mi? Önünde maddi ve manevi engeller var değil mi?
Hepsi hikaye bana göre. Çünkü yaşadığımız hayat bizim değil. Hayatımız, hayatımız değil. Şu yukarıdaki cümlelere gelince en sevdiğim sözlerden birisidir. Hiç kimseyi umursamadan hayatını yaşayan bir adamın sözleri. Tüm dünyanın hayran olduğu bir adam. Zaten yaptıkları ve kendi olduğu için tüm dünya hastası.

Son olarak bir şey söyleyeyim de gideyim. Sen dünyalısın da ne oldu?


17 Nisan 2012 Salı

Kupa

Bazen kendini ortaya sürersin ama karşılığın hiçbir şey ifade etmez. Klişe ise klişe değişmez. Garip. Neden böyle diye yüzlerce, binlerce kez yazabilirim şu an. Yok yazmayacağım. Okuyamazsın, okusan bile anlayamazsın ama ben sordum. En fazla ne oldu diye sorarsın. Vereyim cevabı; bir şey olmadı, olmayacak asla. Bu mutsuzluk da garip bir şey. Küçültüyor, gittikçe küçülüyorsun. Neyse uzatıp daha fazla saçmalamak istemiyorum, güzel şarkı.


Ağla ma

Geçen gece bunu yazdım, niye yazdım neden yazdım bilmiyorum. Bir anda yazdım işte.

Gözlerin uzakta
Gözlerin boşlukta
Ne kadar inansan da
Gelmeyecekler bakma boşuna
Hüzünlü tebessümlerin
Eksik gülüşlerin
İstemesen de
Terk edip gidiyor en sevdiklerin
Alnına düşen saçların
Saklıyor kara yazını
Sen, 'bahara allah kerim' dedikçe
Yaşatıyor sana kara kışları
Ağla güzel kadın ağla
Ağlamak, hiç bu kadar yakışmadı
bir kadına.

Yalnızlık

Geçen gün okuduğum bir yazının en vurucu cümlesi buydu galiba. İlk önce ezberleyeyim dedim, içimden bir iki kere tekrar ettim. Aradan 5-10 dakika geçtikten sonra unuturum diye bir kağıda yazıp not ettim.

''En büyük yalnızlık yanlış kişiyle yaşamaktır.''

Yazının geneli insanların günden güne yalnız kalmak istemesi üzerine idi. İnsanlar git gide artan bir yalnızlık eğilimi gösteriyor. Herkes birbirinden kaçıyor. İyi günde ve kötü günde dahil. Uzaklaşmak istiyor, dinlemek, duymak istemiyor. İnsanlar birbirine dayanamıyor, tahammül edemiyor. mu? Herkes sorunlu, herkes dertli. Kime sorsan, sorma diyor. Hahah ben özellikle soruyorum bazen. Derdini dinledikten sonra derdine bir sana iki diyesim geliyor, susuyorum. Adam sanki dünyaları kaybetmiş, ömrünün en kötü anını anlatıyor. Ne olduğu önemli değil saçma sapan bir konu işte ve inanır mısın saatlerce konuşabiliyor bu konu üzerine. Yok, saatlerce dinlemiyorum. İlk beş dakikadan sonra bir şekilde uzaklaşıyorum.

'Sıkıldım' diye bir yazı kaleme almıştım, inanır mısın yazarken bile sıkıldım, yarım bıraktım. Sıkıntı olmayan sıkıntılar insanı sıkıyorlar. ahah aforizmaya gel. Vallahi deli ediyorlar beni. Sanırsın ki adam Afrika'daki açlık üzerine, savaş üzerine, ölümler üzerine konuşuyor. Diyelim ki bunun üzerine konuşuyor. Şunu diyor aynen; ''bilmem kaç bin mülteci gelmiş yine.'' Adamın derdine bakar mısın? Gelsin diyorum, gelsin valla gelsin. Adam hayatta kalmaya çalışıyor, kaçıyor. Ölmekten kaçıyor işte. Sana ne zararı var ki? Sahiplenmek böyle bir şey işte. Ama ölmek üzere olup hayatta kalmaya çalışan insanları değil, toprağı sahiplenmek. Bir şekilde hayattasın, her gün karnın doyuyor. Hayatını idame ettiriyorsun. Bilmem kaç bin kilometre ötedeki adamın sana ne zararı var ki? Uzar gider bu konu.

Yani diyeceğim; en büyük yalnızlık yanlış kişilerle yaşamaktır. Yanlış kişilerin yanlış düşünceleriyle aynı ortamda bulunmaktır hem de bir ömür. Bir ömrü tüketmek ve sonra bunun bir hata olduğunun farkına varmak ne acı değil mi? İşin teknolojik boyutuna gireyim mi? Yazının devamında bu da vardı. Teknolojinin insana ne kadar faydası olsa da daha çok yalnızlığa itiyor. Ayrıca fast food gıdalar da depresyon sebebi haha bilginiz olsun, fazla tüketmeyin. Güldüğüme bakma ciddiyim. Hızla tüketilen yani hızlı tüketim insanı mutsuzluğa sürüklüyor. Ardından da yalnızlığa.

Bir de istemek söz konusu. Bak bu yalnızlık değil işte. Yalnız kalmak istemek. Bu bir tercih, seçim, istek. Bilerek ve isteyerek. İstersen kaçmak, uzaklaşmak de. İnsanın kendi kendisini yalnız bırakması. Boşluktan elini eteğini çekmek. Çünkü görünen kalabalık ardında öyle bir boşluk var ki. Ne diyor Vaiz; "Boşların boşu, Vaiz diyor, boşların boşu, her şey boş!" İşte bu kalabalık boşluğun farkına varan yalnız kalmak istiyor ve kalıyor da. Sonra binbir tane sıfat ekleniyor kendini yalnız bırakan insana. Asıl sıfat eklenmesi gerekenler yalnız bırakanlar.

O değil de şu söze dönersem tekrardan ne kadar acı değil mi ya? Bir ömrü, (en fazla 30-40 sene) beraber yaşacağın insanı seçiyorsun ve o karardan geri dönemiyorsun mecburiyetten ötürü. Katlanmak zorundasın ve katlanıyorsun. Hani diyorlar ya 'çocuklarım için yaptım'. Ne acı lan bu. Çaresizlik resmen. Katlanmak dedim aklıma başka bir şey geldi. Cevaba  gel ahah en sevdiğim cevaplardan birisidir;

Erkek - Bana neden katlanıyorsun? Ama öyle bir cevap ver ki benimkiyle aynı olsun.
Kadın + Seni sevdiğim için.
Kadın - Peki sen bana neden katlanıyorsun?
Erkek + Ben sana katlanmıyorum ki.

Direkt ayrılık sebebi hahah. Katlanılmaz arkadaş. Eğer katlanıyorsan en büyük yalnızlığı yaşıyorsundur. Bütün saçmalığım üzerimde hahah güzel günler. :)

11 Nisan 2012 Çarşamba

Çifte Kumrular

Bizim apartmanın önü bahçeli. Erik ağacı, dut ağacı, incir ağacı, çiçek, böcek ne ararsan var. Bir de bunların devamlı misafirleri var. Kuşlar. Kuşlar evet, bahar geldi ya her sabah nasıl cıvıl cıvıllar. Yazın gece-gündüz-sabah-akşam odamın penceresini açık bırakıyorum. Sabah saatlerinde o ötmeleri yok mu? var. Ahah ne güzel.

Uzun zamandır her sabah ezanından sonra bir yerden, yakınlardan 'guguk guuuguguguk, guguguguk' diye sesler gelmekte. Pencereyi açıp bakıyorum etrafta kumru denilen o guguklar yok. Ama ses gitmiyor. Var yani bir yerlerde kumrular var hem de çifte. Kafayı mı yiyorum diyorum kendime ama sesi duyuyorum. Öyle de yakın geliyor ki anlatamam. Dakikalarca kumruları dinliyorum. Yavaş yavaş her şey yavaş yavaş oluyor merak etmeyin ahaha. Hüzünlüdür bu cümle güldüğüme bakma. Bir gün öğle vakti dışarıya çıkıyordum. Yine aynı sesi duydum. 'guguk guguguk' kafamı kaldırmamla bu çifte kumruları görmem bir oldu. Kendi salaklığıma gülüyorum. Kondukları yer yaklaşık olarak başımın 20 cm üzeri. Ben sağda solda arıyorum, onlar başımın üstünde. Ara ara yine geliyorlar ziyaretime ahahah.

9 Mart 2012 Cuma

Uzuv

Hemen hemen her gün gazete okuyorum. Sadece internetten değil yazılı olarak  4-5 tane gazeteyi okuyorum.
Okumak denirse ilgimi çeken köşeye (Haşmet Babaoğlu, Ayşe Arman, Hıncal Uluç, mutlaka okurum), habere bakıyorum. En sevdiğim gazeteler değil. Hafta sonu cumartesi ve pazar ekleri. İçeriği ne olursa olsun. Keyif ve kitap diye 2 ek var, hastasıyım. Bugün yine günlük rutinimi bitirmek üzereydim. Spor sayfasını açtım ve habere değil de fotoğrafa takıldım. Yok yok ağzı açık ayran budalası olarak değil. ''Neden'' diye. Her gün 8 Mart olsa bu ülkede hiçbir şey değişmeyecek. Başarılı bir tane sporcu yok ve başarılı olanlara da Türk pasaportu verip Türkiye adına yarışmalara sokuyorlar. Lakin gel gör ki aldığı dereceler, kazandığı madalyalar önemlli değil. Önemli olan kadın olması, vücudu, seksi bir pozu, eti.

Link bu- http://www.sabah.com.tr/SabahSpor/TumSporlar/2012/03/08/en-az-iki-madalya

Fotoğraf gazeteden bakınca insanın gözüne girsin diye büyük basılmış. Amacını düşündüm o fotoğrafı basmalarının. Amaç belli aslında. Normal bir fotoğrafını koyamazlar mıydı ayakta ya da koşmaya başlarken diye düşündüm. Ne bekliyorsun ki, kaza geçirdiğinde ya da hastaneye kaldırıldığında çıplak halinin fotoğrafları çekilen kadınların olduğu bir ülkedeyiz. Sporcu da olsan, sanatçı da olsan ne olursan ol uzuvların önemli olan.

8 Mart 2012 Perşembe

Aynı

Deli diye hemen hemen herkesin alay ettiği, dalga geçtiği (benimse gördüğümde güldüğüm) 25-30 yaşları arasında bir çocuk var. Sürekli gittiğim cafeye gelir, bir bardak çay içer ve gider. İçeriye adımını attığında gülmeye başlar. Her şeye, herkese güler. Güldüren bir gülümsemesi var. Onu tanıyan bir kaç kişi ona takılır, o da güzel aklıyla onlara. 'Öpücem', 'sakallarını kes', 'sarılayım' diyerek.

Geçenlerde kapıdan içeri girdi gülerek. Birisi yine takılmak için sordu.

-  Naber?
+ Aynı.

İşte onun ağzından çıkan bu ''Aynı'' cevabı benim için şu 46 yıllık hayatımda hiç bu kadar anlamlı olmamıştı, anlam kazanmamıştı. Her şeyi özetler gibiydi. Öyle bir söyledi ki o an kaldım. Sanki hayatın sırrını söylemişti. Bir yandan gülüyordum, bir yandan da kendi kendime söylendim. Boşuna gülmüyor, resmen çözmüş bütün olayı, kafasında bitirmiş hayat diye çözemediğimiz bulmacayı. Siz tırlatmaya devam edin ben boşuna mı gülüyorum der gibi resmen dalga geçiyor gülüşleriyle. Ama cidden güzel gülüyor hahah. Bir de havalar soğuk diye kasket takıyor, atkısı var. Atkıyı enlemesine bağlıyor kafasına. Kulaklarından aşağı sarkıtıyor şapkanın altından. Bazen hiçbir şeyi hiç kimseyi tınlamadan giyinmek, yaşamak ne güzel. Her neyse tek diyeceğim;

Aynı
Aynı
Aynı.


Bir de son günlerde sürekli bu  şarkıyı dinliyorum çikolata niyetine.

- Yanlış Fetih mi? -

''Ne benim adım Fatih
Ne de sen İstanbul'sun.''

28 Şubat 2012 Salı

26 Şubat 2012 Pazar

Yalnız Huzur

''Yalnızlar birbirlerini en kuytularda aramadan bulurlar. Hayatları aynı paralellikte aynı mutsuzlukta bozuk bir çeşmeden  sürekli bir damla gibi akıp giderken farketmezler birbirlerini. Geçip giderler yanlarından birbirine yabancı iki yalnız gibi. Başlarını çevirmezler. Çünkü o başları hiç dik durmaz, daima yere bakar. Bozuk para gibi kaybettiği kendini kaldırımlarda arar. Yalnızların hayatları filmlerde kesişir bir çift göz gibi, verilmiş ama tutulmamış bir söz gibi. Bir kitabın satırları arasında gezinirken gözleri, kimsenin duyamayacağı bir ses yükselir hepsinin içinden ''aynı ben''

Binlercesi vardır dünya üzerinde aynı tenden. Yalnızların teni de bahçesi gibi dikenlidir. Kimse yaklaşamaz, dokunamaz, sarılamaz. Bilirler teller batarlar, kanatırlar ten olsa bile ve o bahçenin çiçekleri günden güne solar. Bütün çiçekler boynunu büker, hayata küser. Bu yüzden uzak durmaya başlarlar. Dokunacak kadar yakınken bile bir yalnıza uzaktır sana kilometrelerce. Sarılmak istersin, öpmek istersin, dokunmak istersin. Bunların bütün hepsi uyumadan önce kurulan hayaller gibidir. İyi bilirsin, asla gerçekleştiremezsin. Bir yalnızı sarhoş olmadığı sürece ağlarken göremesin. Bir yalnız ağlamaz, yalnız kalmadığı sürece. Kimse de bilmez bunu, yalnızlar sürekli ağlarlar. Dünya hayatı, maddi şeyler onlar için önemsizdir. Hiçbirini görmez her şeyi gören gözleri.

Ve en kötüsü de nedir biliyor musun? Bir yalnız, sonsuza dek yalnızlığa dayanacak kadar güçlüdür. Yalnızlığı karşısında yıkılmayan bir devdir. Fakat, bu yalnızlığa son verecek gücü asla kendinde bulamaz. Annesini kaybetmiş yetim bir çocuk kadar güçsüzdür. Onu annesi değil, acılar büyütür. Böyle büyüyen yalnızlar daima güçsüzdür ve ellerinden uyku tutmayan gecelerde gözlerini silmekten başka bir şey gelmez.''

Şimdi bu size normal bir blog yazısı gibi gelecek ama değil. Sonu olmayan bir şeyin başı.
Ciddi ciddi yorum istiyorum. :) Haydi güzel günler.

9 Şubat 2012 Perşembe

...

Ne yazacağımı da bilmiyorum. Böyle zamanlarda hep saçmalıyorum. Aklımdan, ağzımdan anlamlı bir cümle çıkmıyor. Kalıyorum öyle. Düşünüyorum ne düşündüğümü bilmeden. Gün içinde çok az içmiş gibi bir sigara daha yakıyorum. Yaktım bile. Önceden bir sigarayı içme sürem 3-5 dakika ise şimdi 1 ya da 2 dakika en fazla. Kendini geçtiğin oluyor mu? Benim çok oluyor. Yine oldu. Yine kendimi geçtim. Yazıyı buraya ekleyip eklememek arasında kaldım. Eklemeyeceğim ama okumanızı ve İzmir'de olanlar eğer ellerinden bir şeyler geliyorsa yapmalarını isteyeceğim. Ellerinden benim gibi hiçbir şey gelmeyenler, gökyüzüne açabilirler ellerini.


Umarım bir an önce sağlığına kavuşur ve yavrusundan, canından ayrılmaz.

http://atakan310309.wordpress.com/2012/02/03/seyahate-giden-anne-gibiyim/

8 Şubat 2012 Çarşamba

Kendine Yolculuk, Gitmek

Kendine yolculuk yapan bir kadının koyu yalnızlığı. Kendine gitmiş, durduğu yerde, yaşadığı yerde bir türlü bulamadığı kendine. Arayış, kendini arayış bir an bile olsa bulmuş ve bulduklarını yolculuk olarak adlandırmış. Sıkışıp kalmak. Kendiyle hayatı arasında. Düşüncelerle, düşüncesizler arasında. Mutluluk ve mutsuzluk arasında. Arayış ve kayboluş arasında. Onunla konuşurken en çok evet dedim. Kendine yolculuk yaparken yazdığı ve ona yolculuk yaparken, okurken, altını çizdiğim cümlelerin bir kısmı.

Her şey anını beklermiş. Bu kitabı geç mi okudum yoksa tam vaktinde mi okudum, bilmiyorum. Bir ses kalk diyordu kalk! Git kendine bir kitap al diyordu bir ses, al ve oku. En sevdiğim ses. :)  Gittim, kitapların arasında 2 saat gezindikten sonra, hangi kitabı alsam diye bir kararsızlık içindeyken gözüme ilişti, ''Beni oku'' der gibi. Daha bir çok cümle var altını çizdiğim buraya yazmadığım. Baktığı, gördüğü her şey ve bunu yazıya döküşü mükemmel. Belki kendime yakın bulduğum için böyle. Yaşadıkları, yaşayamadıkları, yaşamak istediği. Aynı şeyi yaşamak ya da düşünmek olabilir sebebi, bilemedim. Ah be güzel kadın. Tanımadan sevdiğim bütün kadınlar, kendilerini bana çok, neden bilmem çok sevdirdiler.

''zamanı kaldıran olgu, hep benimle birlik kılıyor onu.''

''kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme.''

''her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük.''

''her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.''

''uykusuz bıraktım. ya da acıların uzun uykularını uyuttum. sevmediği tenleri okşattım. onu yaşantılar ardında koşturdum.''

''duvarlar yaşamımızdaki mezarlar mı, duvarlar arasında en çok kendimiz olmuyor muyuz. en çok duvarlar arasında direnmiyor, en çok duvarlar ardında duymuyor muyuz. duvarlar arasında bu doyumsuz yaşamdan soluklar alarak ve alamayarak ayrılmayacak mıyız.''

''kimse her insanın yaşamının ortak yanlı olduğunu düşünmüyor. özlem. acı. diğer sözcükleri kullanmıyorum. çok büyük sözcükler. çok büyük olguları çağrıştırıyor.''

''yaşlılar önlerinde pasta, oturuyorlar. yitik geçmişlerinin yitik anları içinde yaşıyorlar. yaşamıyorlar. yaşamları pasta ve ölüm beklentisinden oluşuyor.''

''insanın yalnız cesedi yalnız kalabilir. canlı (cesedi) asla.''

''artık gitmeyeceğim. nereden geldiğim sorusunu yanıtlamak istemiyorum. hiçbir yerden gelmiyorum. kendimden başka.''

''nasılsa her gittiğin yerde kendinsin.''

''ve öyle umursamadan söylüyor ki, sanki bir şişe daha bira ısmarlıyor.''

''merdivenleri birlikte çıkıyoruz. konuşacak birisine o denli gereksinimi var ki. insan arıyor. avunmazlığını biriyle paylaşmak istiyor.''

''yaşamım, ölümüm, her yaşam, her aşk ve her ölüm olmalı.''

.''kendinden, birlikte yaşamanın bu denli güç olduğu kendinden kaçacaksın.''

''belli bir sarhoşluk içinde yeryüzüne dayanmak daha kolay.''

''görmek istediği ben değilim. görmek istediği, benim kendime olan bağımlılığımdan taşan bağımsızlığım.''

''ama genç yaşlarda, henüz bana, yaşamı yaşanır kılan bu duyguya varmadan önce, gidememek, derin, derin, derin bir acıydı.''

''en yakın dostlarım romanların kahramanları gerisindeki yazarlar mı olmalıydı.''

''yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar kadar hiçbir şeyi beklemedim. ancak anlamsızlık ve acı sonsuz bir gelişigüzelliğe vardığı günlerde derin derin, uzun uzun çok yorucu uykuları uyudum. yorgun, isteksiz ve umutsuz uyanıncaya dek.''

''bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin ucundayım. inemiyorum. yaşayamıyorum. ölemiyorum.''

''her şey geçiyor, hiçbir şey geçmese de.''

''sen günlere bir şey getirmedikçe, günler sana hiçbir şey getirmiyor. boş bir caddede yürüme olanağı bile yok. her köşe, her cadde öyle dolu, öyle dolu, öyle dolu ve bu doluluk içinde öyle boş, öyle boş, öyle boş ki...''

''hem karşı çıkıp hem de sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazlarından sıyrılmayacak.''

''kalıplardan kaçmak için gidiyorum. gitmekten yılmayacağım. kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. yaşamı, gitmek olarak algılıyorum.''

''nereye gidebilirim ki. sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi.''

6 Şubat 2012 Pazartesi

Mutsuz Uyuyup Mutlu Uyanmak

Aslında mutsuz uyumak değil bu. Mutsuzluktan uyuyamamak gibi bir uykusuzluk hali. Hani çok fazla alkol alınca sızarsın ya, işte buradaki uyumak hali bu. Yatağın içinde bir sağa bir sola debelenip durduktan sonra, artık bu spor sonucunda bedenin yorgun düşer ve sen gelmesini beklediğin ama bir türlü gelmeyen uykun eşliğinde dalar gidersin bin bir düşüncenin içinde uyku denirse uykuya. Her ne kadar senin için rutin bir durum olmuş olsa da bu alışamamışındır bir türlü.

Sürekli düşünürsün, sürekli. Düşüncelerin gelir aklına. Gece, aklına yazdığın kağıda dökülmeyen satırlar. Senin adına günün başlayacağı saatlerde mutlu olmak için bir sebep yoktur. Bilirsin güzelim işte yoktur. Adın kadar emin olduğun bir gerçekte budur işte. Yine aynı ruhsuzlukla kaldırırsın o bedeni yataktan. Yine aynı rutini yaşatırsın ona. Dünün aynısı.

Ama bazen değişir her şey. Sabahın köründe herkes işe gitmek için çoktan kalkmışken yatağından, sen uykunun en başındayken telefon çalar. Arayan banka ya da herhangi bir şirketin müşteri hizmetleri değildir. Kalbine karşılıksız sevgi sunan birisidir, uzaktadır, yakındır. Sesi en güzel günaydın olur sana. Hayatın gerçeği, ne kadar mutluyum rolü yapabilirsin ki? İkiniz içinde ne kadar eksik ve boktan olursa olsun hayat gülümsersiniz, gülersiniz. O seni merak eder, sen onu. Söylenmeyen kelimeler vardır, bilirsin. Söylenmeseler bile söylenmiş kadar olan. Onları dile getirmeden dile getirirsiniz. Sen özledim dersin, o daha çok özledim der. Acıtsa bile gülümsetir. İşte onun o gülüşü, sesindeki gülüşler anlık bile olsa senin mutsuz uyuyup mutlu uyanmana sebep olur. Sebebim oldun ahahah.

Değerini bilin hatta zam yapın o değere, arttırın. Kalbinizin en üst köşesine koyun onu, bir daha boyunuzun hiç erişemeyeceği bir yere, ki o istese bile inmesin aşağıya.

Yazılmayan bir çok satır var burada.

26 Ocak 2012 Perşembe

Hikaye

Her şeyin bir hikâyesi var. Öğrendikten sonra bakış açısını değiştiriyor. Anlamsız gelen daha bir anlamlı oluyor. Tam anlamıyla olmasa bile hissedebiliyorsun birazcık. Ortak olmak belki de. Ne zaman fotoğraflara baksam dokunuyor, resimler kadar. Saçmalayasım bile yok. Kuşlar beni çağırıyorlar, biraz uçmam lazım izninizle.



21 Ocak 2012 Cumartesi

İyi İnsanlar Ağlar

İnşallah bizimkilerden kimse görmez diyerek içimden ve yazılı olarak duamı ediyorum. (amin) Fotoğraf gördüğümden beri acayip hoşuma gitti, öyle böyle değil. Fotoğraftaki güzel insan epey bir yakınımdır. Saçlarındaki beyazlar, daldığı boşluktaki bakışlar ne kadar hüzünlü di mi? Bana öyle geliyor, çünkü sebebini biliyorum. En son aklımda kalan ''Çatı katına çıktım, eşyalara baktım baktım oturdum bir saat ağladım'' cümlesi. Son gördüğümde yine gözleri bulutlu yine boşluktaydı. İnsan bir yarısını kaybetmeye görsün, olmuyor. Tam olan ne varsa artık eksik kalıyor. O zamanlar yıllar yıllar önce yanlarında kalmıştım 2 hafta kadar. En ufak oğulları yurt dışındaydı o sıralarda. Sabah kahvaltıyı hazırladıklarında bana onun adıyla seslenirdi. Kalk, kahvaltı hazır diye. Sonra da yine aklıma geldi, acaba iyi midir, ne yapıyordur şimdi diye söylenirdi kendi kendine.

Bir gün üçümüz pikniğe gitmiştik. Hani kartpostallarda olur ya kocaman bir tarla, ortasında kocaman bir ağaç. Öyle bir yer, halen durur orası. Ağacın gölgesinde piknik yapmıştık. Hiç unutmam. Ağacın gövdesine (hain palyaço) adımı kazımıştım ve tarih atmıştım. Bir daha gitmek nasip olmadı.  Bu olay yaklaşık yarım saat sürmüştü ve fotoğraftaki güzel insan şunu demişti, aklıma geldikçe gülerim.

Ben yarım saat elimdeki bıçakla ağacın gövdesine adımı ve tarihi kazımakla meşgulum. Sırtım onlara dönük, çömelmişim ve ne yaptığımı görmüyorlar.

- Palyaço, yarım saattir ne yapıyorsun orada yoksa dua mı ediyorsun?

ama söyleyiş tarzı, o anki durumum, azmim. Epey bir gülmüştük. 

Gece gece yine fotoğraflara gömüldüm. Öyle de bakılmaz ki be koca adam be güzel adam.


Edit: Dün gece yazdım bu yazıyı. Bugün ne oldu? İyi İnsan lafının üzerine gelir, çıkar gelir. Çıktı geldi, gülümsetti. :)

18 Ocak 2012 Çarşamba

Twitter / E

Bunun hakkında da yazmazsam çatlayabilirim. Bunun dedim çünkü isimlendiremiyorum halen.

Bak tek güzel tarafı var bu zamazingonun. Yalan doğru belli olmasa bile online bilgi alabiliyorsun. Bilginin ne olduğu önemli değil, online. Hiçbir yerde duyamayacağın şeyleri anında önüne getiriyor. Tek güzel yanı bu. Şu an mesela İnternet Tutulması diye bir şey var. Ondan haberim oldu. Siteler bir günlüğüne kapatılıyormuş.

Farklı bir gözden bakacağım. Aslında bu bizim yaşadığımızın tam adı olmalıydı. İnsanın ve zamanın hunharca harcanmasının ortak adı İnternet Tutulması. Eskiye özlem, arkadaşlara, dostlara, gerçek bir gülüşe, içten bir merhabaya, sarılışa, saatlerce sohbete, çalışmaya, verimli olmaya, dahası yaşamaya tek engel bu internet tutulması. Hepimiz gerçeğe değil de sanala tutulmuşuz.

- Ömrünü nerede tükettin?
+ İnternetin başında.

Diğer yanlarına gelirsek ben yazıp yazıp siliyorum. Sözlükte yaptığımdan pek farklı bir şey yapmıyorum. Ne kadar iki dizeliğim varsa buraya yazıp siliyorum. Arada şiyirleri ekliyorum. Yine siliyorum. Boş vaktimi boş işlerle değerlendiriyorum aferim bana. Geçenlerde 'ne yapıyorum' sorusunun cevaplarından birisi bu işte. Hiç. Şimdi beni çok matah bir şey yazıyormuşum gibi ekleyenler oluyor. Narsistlikten vazgeçtim. Adam bi bakıyor attığım tweet sayısı 0. Anında siliyor. Onu takip etmiyorum, anında siliyor, küsüyor resmen. Ahah sanki hayatın sırrını veriyorum. Son icadımı piyasaya süreceğim de onun tweetlerini atıyorum. Lan işte bildiğin saçmalamanın farklı bir versiyonu. Hayır yani ne bekliyorsun, beklenti ne? Zaten umduğun kadar önemli cümleler kursam, twitter yerine giderim makale olarak orada burada yayınlarım, kitap yazarım.

Bir de akıl sır erdiremediğim diğer konu; adam binlerce kişiyi takip ediyor. 1000 küsür kişi arkadaş.  Nasıl bir vaktin var senin. Nasıl bir okuma hevesi, merak, takip etme isteği. Ciddi ciddi okuyor, yorum yapıyor. İlgileniyor, özen gösteriyor. Komiklik yapan mı dersin, sevdiği insana bir tane güzel söz söyleyemeyen ama binlerce özlü sözlü yayınlayan mı dersin. Annesine canım demeyen, kızkardeşine bir tanem demeyen adam sevdiğim, sevdiğim diye inleyip duruyor özlü sözlerle. Başkalarının yazdıklarını habire twit atan mı dersin. O kadar retwet yani iletilen tweetler içinde bir tanesi acayip hoşuma gitti. Onu da daha dün gördüm, görselini ekleyeceğim. Portresini kimse çizmeye yanaşmamış. Bir arkadaş çizmiş eline sağlık çok güzel olmuş.

Birini Tanımanın En İyi Yolu / Shoulder to Shoulder

Uzun zaman önce yazmışım bunu.

''O insana vermek. ahaha fesat olmayın hemen sıralıyorum.

* Zamanını.
* Dostluğunu.
* Gülüşlerini

Bunları verdikten sonra;

* Yalnızlığını
* Gözyaşlarını
* Mutsuzluğunu

Sen vermeden alırsa bu iş oldu demektir, doğru yolda gidiyorsun demektir.''

Gidip penceresinde kafayı yiyorum hacı dediğim bir adam var. Yazmıştı ki; bir insanı tanımak istiyorsan, onun tanımadığı insanlara davranışlara bak. Sevgilisi, arkadaşları, ailesi değil de diğer insanlara nasıl davranıyor. Tavrı, yaklaşımı nasıl bunu gözlemle. O zaman o insanı daha iyi tanırsın minvalinde bir şeyler.
Hak vermiştim. Hepimizin genel olarak yaptığıdır zaten. Yıllardır tanıdığımız insana davranış şeklimiz genelde aynıdır/iyidir. Onun isteklerini ve istemediklerini biliriz. Neleri sevdiğini, nelere sinir olduğunu. Yüzüne baksak anlarız. İşte tam burada devreye giriyor bu olay. Tanımadığı bir insana nasıl davranıyor. Sırf şekil olsun diye mi iyi davranıyor yoksa öyle gerekmesi gerektiği için mi? Gereklilik bile değil esasında, öyle olmalı.

Yolda yürürken, bir markette alışveriş yaparken, bir cafede otururken, konuşurken hal ve hareketleri nasıl?
En önemli kriterler ahah atomun parçacıklarını anlatıyorum sanki. Ama bence böyle. O çevresindeki tanımadığı insanlara insan gibi mi davranıyor yoksa aşağılayıcı gözlerle mi bakıyor. Onlara etrafındaki insanlara verdiği değer kadar değer veriyor mu? Elbette başının tacı yapmaz ama en azından kırmadan, incitmeden olması gerektiği gibi davranmalı. En basitinden bir cafede garsona, selam vererek, gülümseyerek, teşekkür ederek
hizmet beklemeli. Param varbirbirbir dememeli.

Ayrıca kendi dediğime gelirsem. Ver bakalım o insana, değerli zamanını, dostluğunu, gülüşlerini. Her zaman yanında seni böyle gören insan. En kötü zamanında senden uzaklaşıyorsa (sen böyle olmasını istesen dahi) seni yalnız bırakmıyorsa dostundur. Gözlerine bakıp anlat diyorsa, sen anlatmasan dahi, susuşlarını dinliyorsa, ellerinden sarılmaktan başka bir şey gelmiyorsa, mutsuzluğunda seninle beraber mutsuz olabiliyorsa o da dostundur. Bir insanı en kötü zamanında tanırsın. Sadece parasal ya da maddi konularda değil. Maneviyatının en dipte olduğu zamanlarda yanında oluyor mu? Sarıl, bir daha sarıl. Bazen insan kendi omuzlarına ağır geliyor, taşıyamıyor. İşte o zaman onun omuzları sana omuz oluyor. Shoulder to Shoulder olmak zordur ama bunu başarırsanız hiçbir zaman yalnız kalmazsınız, ikinizde.

17 Ocak 2012 Salı

Sekmeler /Franz Kafka

Bilgisayarı açtığımda otomatik olarak açılan ve sık kullanılanlarda ekli olan sekmeler var. Sürekli girip baktığım siteler; gazeteler, sözlük, bloglar, (kısa bir süredir twitter, içiciyim.) mailler, youtube, fizy.

Son zamanlarda bir bloga takıldım kaldım. Canım sıkıldıkça dönüp dönüp okuyorum. Almış olduğum kitaplar yanımda değil. Deli gibi okumak istiyorum onları, yanımda olmadığı için okuyamıyorum. (okuduğum halde)

Franz Kafka okur musun? Ben okumazdım. İtiraf etmek gerekirse hiç okumamıştım. Aylar öncesinden piraye'mden kitaplarını ç alana kadar. Raflarında duran ne kadar F. K. kitabı varsa doldurdum poşete. 3-4 kitabını okudum bile. Babasına ve Milena'ya yazdığı mektuplar ayrıca Aforizmaları dahil 3 kitabını okudum. Tekrar okuyacağımı adım gibi biliyorum. 2 tane de F.K. ve kitapları hakkında yorum içeren kitap okudum.
Ne okusam kesmiyor. Sözlükte 18 sayfa entel yorum okudum ahaha, bizi enteller.

Eğer okumuşsan ve F.Kafka'yı merak ediyorsan geniş kapsamlı bir site mevcut burada hem de Kafkaca.

http://www.franzkafkatr.com/

Bir arkadaşla konuşurken şu anlık satırları yazdım.

''Bu adamı okurken aynaya baktığımda gördüğüm kendimden daha çok görüyorum kendimi.''

Kürt Böreği

Bazı sabahlar uyuyamıyorum. Bunun bir sebebi gün içinde çok uyumam 46 saat falan. Konu bu değil. Konu, bu uyku tutmayan bazı sabahlarda yatağın içinde bir o yana bir bu yana debelendikten sonra işe gider gibi kalkıyorum. Giyiniyorum, hazırlanıyorum. Beni görsen dersin ki 'kesin acele bir işi var, sabahın köründe niye kalksın.' Peki ben ne yapıyorum. Börek yemeye gidiyorum ahahah. Kürt böreğinin hastasıyım. Normalde hamur işiyle, tatlıyla, yemekle hiç işim olmaz, kilomdan da anlaşılıyor bu zaten yaklaşık 46 kiloyum. :) Yok be o kadar da zayıf değilim. Ama son bir haftadır yemek olarak ne yedin diye sorarsan hatırlamıyorum, inan hatırlamıyorum.

Bu sabahta aynısı oldu. Bu karda kışta kıyamette hiç üşenmeden hazırlandım, kalktım, gittim. Bir güzel böreğimi yedim geldim. Evde kahvaltı olmadığından falan değil. Seviyorum bu börekle çay ikilisini. Annem benim o halimi görünce aynen şunu dedi;

- Çık dışarıya kartopu oynayalım, bütün sinirimi alayım senden.

ahaha bir kaşık kartopunda boğacak beni, başımı karlara sürtmezse bir şey bilmiyorum ama kıyamaz be. Annem haklı, ikimizde gülüyoruz bu halime.
 

Diploma

Tam benim düşünüp dile getiremediğim bir konu. Gayet güzel açıklanmış, dile getirilmiş. Olduğu gibi alıntılıyorum.

''İnsanlık, öyle görünüyor ki, aptalca diplomaları beklediği sürece çaba gösteriyor sadece, sonra da toplum içinde bunlarla övünüyor, elinde bu budala diplomalardan yeterince varsa kendini salıveriyor. Çoğunlukla bu diplomaları ve unvanları elde etmek için yaşıyor, başka nedenle değil; bu diploma ve unvanlardan yeterli sayıda elde ettiğine ikna olduktan sonra bu diploma ve unvanların oluşturduğu yumuşak yatağına giriyor. Öyle görünüyor ki başkaca bir yaşam amacı yok. Öyle görünüyor ki kendine özgü, bağımsız bir yaşama ilgi duymuyor, bağımsız bir varoluşa; ilgisi yalnızca diplomalara ve unvanlara; insanlık yüzyıllardan bu yana bunların içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya. Bağımsız olmak ve kendi başına ayakta kalmak için zorlamıyor asla, kendi doğal gelişimini sağlamak için zorlamıyor; yalnızca diplomalara ve unvanlara koşuyor ve bu diplomalar ve unvanlar ellerine koşulsuz olarak verilecek olsa ölümü bile göze alırlar; işte çıplak ve bunaltıcı gerçek bu.

Yaşamın kendisini böylesine küçük gördükleri için yalnızca diplomalar ve unvanlar var kafalarında, başkaca bir şey yok. Onları evlerinin duvarlarına asıyorlar; usta kasapların ve felsefecilerin, aşçı yamaklarının ve avukatların ve hakimlerin evlerinde diplomalar ve unvanlar asılı ve bunlara doyumsuz gözlerini dikip yaşamları boyunca bakıyorlar. Kendileri için, ben temelinde şu ya da bu insanım demiyorlar, ben şu ya da bu unvanım, şu ya da bu diplomayım diyorlar. Ve onlar şu ya da bu insanla görüşmüyor, şu ya da bu diplomayla ve şu ya da bu unvanla görüşüyorlar. Ve biz de hiç çekinmeden, insanlık içinde insanların birbirleriyle ilişkide olmayıp diploma ve unvanların birbirleriyle ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.

 İnsanlık içinde insanlar, kabaca söylersek önemsizler; önemli olan yalnızca diplomaları ve unvanları. Yüzyıllardan beri insanlar gözükmüyor; yalnızca unvanları ve diplomaları gözüküyor. Bay Huber'le buluşmuyorlar kafede, doktora unvanlı Huber'le buluşuyorlar; yemeğe Bay Maier'le gitmiyorlar, aynı adlı diplomalı mühendisle gidiyorlar. Görünüşe göre insan değil de diplomalı mühendis olduklarında amaçlarına ulaşıyorlar; artık yalnızca Bayan Müller değil, bayan yargıç olduklarında insan olduklarını sanıyorlar. İşyerlerinde de genç bir bayan değil karşıladıkları, mükemmel bir diploma. Bu diploma ve unvan tutkusu doğal olarak bu yüzyılın icadı değil; insanlar hep bunların peşindeydi. Kendilerini çok kısır gördükleri için yüzyıllar önce bir gün kendilerini diploma ve unvanlara teslim ettiler; kendi kendileri karşısında varlıklarını sürdürebilmek için.''

İçeri Açılan Kapılar


''İçeri açılan kapılar
Sadece bizim yüzümüze kapandılar
Bizi dışarıda bıraktılar
Sonra biz dışarıyı sevdik
Dışarıda güzeldik
Dışarıda bizdik
Onlarla bir türlü
Olmayı beceremediğimiz biz
İçeri açılan kapılar
Şimdi ardına kadar açılsalar
Neye yarar
Geçti artık geçti
Saat değil onlar
Geç kaldılar.''

16 Ocak 2012 Pazartesi

Mantık Yalnızlığı

Mantık yalnızlığı mı dersin bu yaşadıklarına? Yoksa yalnız bırakılmak m? Yoksa, yoksa onları yalnız bırakmak mı kendinden.

Bir zamanlar onlar seni yalnız bırakırdı. Alışkanlıkları bırakmak gibi bir şey. Onlar için alışkanlıktan ibaret olmak. Ne zaman aydın, bunun farkına vardın işte o zaman mantık yalnızlığı ufaktan devreye girmeye başlıyor. Gözün artık onları değil, seni görmeye başlıyor. Önemli olan onların istedikleri, yargıları, kararları değil. Senin istediklerinmiş. Öyle bir tarihe ertelemişsin ki hayalleri yani gerçek seni, sanki çıkmaz yalnızlığın son perşembesi, bir türlü gelmek bilmiyor o gün. Fakat bir gün rüyadan uyanır gibi uyanıyorsun. Kalbinle, duygularınla değil de mantığınla yalnızlaşıyorsun. Aslında bu yalnızlaşmak değil, kendi kendine yetebilmek. Bunun farkına varıyorsun. Herkesin bildiği senden, ortaya çıkarıyorsun hiç kimsenin bilmediği senleri. Gittikçe bunun tadına varıyorsun, hazzını yaşıyorsun. Onlara göre tam tersi yalnızlaşıyorsun, uzaklaşıyorsun.

İnsanın kendine edebileceği en güzel tekliftir, eğer gücü varsa. Yüzük almayı unutmayın.

15 Ocak 2012 Pazar

Çizmek Zevklidir

O halde çizelim.

Girişte pek bir şey yok. Hoşgeldin yazan gülen suratlı şapşal paspas dışında. Kapı en çeliğinden ve kilitli içeriden. Ayakkabalık sade ama hoş. Gösteriş yok, kalite ve kullanım açışından güzel. İçeri girdikten sonra direkt salon ve mutfağı görüyorsun. Açık mutfak yani ama yemek kokusu ıvır zıvır kokusu yok, bar taburesinde otururmuş gibi düşün kendini. Mutfağın dolapları beyaz, ince böyle, göz yormayan cinsten. Mutfak masası var pratik çok yer kaplamayanından 6 kişilik o da beyaz renk. Esas yemek masası salonun ortasında. Masa değil aslında, mermer bir diktörgen, üzerinde aynı boyutta cam. Yemek burada yeniyor genellikle ve 2 kişilik bu masa. Yemek masasından çok sanki aşk masası. Salonda 2 çekyat var karşılıklı. Karşısında film izlemek haricinde nadir açılan bir televizyon. Hemen yanında filmlerle dolu cd'lik, şık bir şey. Duvarlar ilginç resimlerle dolu. Bir çoğunun ne olduğu belirsiz. Dikkatle bakıldığında görülen resim kadın yüzlerinden ibaret sanki. Cam kenarında bir koltuk var o da diktörgen şeklinde, sedir misali tam uzanmalık. Bir kaç fotoğraf var duvarda, galiba ailesinden birileri.

Sonra diğer oda. Salon kadar büyük bir oda. Hatta sonradan öğrenildiğine göre yanyana olan 2 odanın aradaki duvarı yıkılmış ve bu odalar birleştirilmiş. Oda bomboş gibi duruyor ilk bakışta. Kocaman bir oda. Ne bir yatak ne bir eşya herhangi bir şey yok. Evet, var bir şey var. Rafları alabildiğine kitap dolu olan kitaplıklar. Odanın 4 köşesi de kitaplık. Nereye baksan kitap, nereye bakmasan da kitap. Hepsi özenle yerleştirilmiş, ayrıştırılmış kitaplar. Kimisi konusuna göre kimisi de yazarına göre. İlk göze çarpan kitaplar romanlar. Hemen hemen bütün büyük yazarların romanları sırasıyla var. Daha sonra şiir kitapları yerli ve yabancı. İç ses diyor ki bunları toplamak için epey uğraşmış olmalı. Odanın lambası yok. İlginç bir şey daha. Mum dolu oda. İki pencerenin önü de mumlarla donatılmış. Bir masa var üstünde okunmayı bekleyen kitaplar ve tabi ki gece lambası. Bir ilginç detay daha odanın lambası olmamasına rağmen kitaplıkları aydınlatan lambalar var hepsinin üzerinde. Belki de evin en ilginç ve en güzel köşesi burasıydı.

Bir diğer oda yatak odası. Her şey yerli yerinde, derli toplu. Elbiseler askıda, çamaşırlar katlanmış dolabın içinde ve çekmecelerde. Hoş bir koku var odanın içinde ilk girildiği an fark edilen. Dağınıklıktan eser yok. Yatağın hemen yanında bir ayna önünde bir masa üzerinde ise not kağıdı ve yanında gece lambası bir de kalem. Pek fazla bir şey yok yatak odasında. Dikkati çeken tek şey duvardaki perdeydi. Dikkat et penceredeki değil, duvardaki perde. Banyo ve tuvalet bildiğimiz gibi pek bir farkı, özelliği yok. Ev gibi, gösterişten uzak. Daha ziyade mutlu olmak için bir kaçış ortamı düşün. Öyle evin her köşesi. Dakikalardır çalan eski şarkılar insanı mutlu ediyor, bir yandan da hüzünlendiriyor. Ona sorarsan, iyi geliyor.

Devamını ya da daha detaylısını yazarım  bi gün. Gözlerim kapanıyore.

İyi Şi'y'irler

Kısaca

Fotoğrafım
Email: sivilpalyanco@gmail.com