9 Mart 2012 Cuma

Uzuv

Hemen hemen her gün gazete okuyorum. Sadece internetten değil yazılı olarak  4-5 tane gazeteyi okuyorum.
Okumak denirse ilgimi çeken köşeye (Haşmet Babaoğlu, Ayşe Arman, Hıncal Uluç, mutlaka okurum), habere bakıyorum. En sevdiğim gazeteler değil. Hafta sonu cumartesi ve pazar ekleri. İçeriği ne olursa olsun. Keyif ve kitap diye 2 ek var, hastasıyım. Bugün yine günlük rutinimi bitirmek üzereydim. Spor sayfasını açtım ve habere değil de fotoğrafa takıldım. Yok yok ağzı açık ayran budalası olarak değil. ''Neden'' diye. Her gün 8 Mart olsa bu ülkede hiçbir şey değişmeyecek. Başarılı bir tane sporcu yok ve başarılı olanlara da Türk pasaportu verip Türkiye adına yarışmalara sokuyorlar. Lakin gel gör ki aldığı dereceler, kazandığı madalyalar önemlli değil. Önemli olan kadın olması, vücudu, seksi bir pozu, eti.

Link bu- http://www.sabah.com.tr/SabahSpor/TumSporlar/2012/03/08/en-az-iki-madalya

Fotoğraf gazeteden bakınca insanın gözüne girsin diye büyük basılmış. Amacını düşündüm o fotoğrafı basmalarının. Amaç belli aslında. Normal bir fotoğrafını koyamazlar mıydı ayakta ya da koşmaya başlarken diye düşündüm. Ne bekliyorsun ki, kaza geçirdiğinde ya da hastaneye kaldırıldığında çıplak halinin fotoğrafları çekilen kadınların olduğu bir ülkedeyiz. Sporcu da olsan, sanatçı da olsan ne olursan ol uzuvların önemli olan.

8 Mart 2012 Perşembe

Aynı

Deli diye hemen hemen herkesin alay ettiği, dalga geçtiği (benimse gördüğümde güldüğüm) 25-30 yaşları arasında bir çocuk var. Sürekli gittiğim cafeye gelir, bir bardak çay içer ve gider. İçeriye adımını attığında gülmeye başlar. Her şeye, herkese güler. Güldüren bir gülümsemesi var. Onu tanıyan bir kaç kişi ona takılır, o da güzel aklıyla onlara. 'Öpücem', 'sakallarını kes', 'sarılayım' diyerek.

Geçenlerde kapıdan içeri girdi gülerek. Birisi yine takılmak için sordu.

-  Naber?
+ Aynı.

İşte onun ağzından çıkan bu ''Aynı'' cevabı benim için şu 46 yıllık hayatımda hiç bu kadar anlamlı olmamıştı, anlam kazanmamıştı. Her şeyi özetler gibiydi. Öyle bir söyledi ki o an kaldım. Sanki hayatın sırrını söylemişti. Bir yandan gülüyordum, bir yandan da kendi kendime söylendim. Boşuna gülmüyor, resmen çözmüş bütün olayı, kafasında bitirmiş hayat diye çözemediğimiz bulmacayı. Siz tırlatmaya devam edin ben boşuna mı gülüyorum der gibi resmen dalga geçiyor gülüşleriyle. Ama cidden güzel gülüyor hahah. Bir de havalar soğuk diye kasket takıyor, atkısı var. Atkıyı enlemesine bağlıyor kafasına. Kulaklarından aşağı sarkıtıyor şapkanın altından. Bazen hiçbir şeyi hiç kimseyi tınlamadan giyinmek, yaşamak ne güzel. Her neyse tek diyeceğim;

Aynı
Aynı
Aynı.


Bir de son günlerde sürekli bu  şarkıyı dinliyorum çikolata niyetine.

- Yanlış Fetih mi? -

''Ne benim adım Fatih
Ne de sen İstanbul'sun.''

28 Şubat 2012 Salı

26 Şubat 2012 Pazar

Yalnız Huzur

''Yalnızlar birbirlerini en kuytularda aramadan bulurlar. Hayatları aynı paralellikte aynı mutsuzlukta bozuk bir çeşmeden  sürekli bir damla gibi akıp giderken farketmezler birbirlerini. Geçip giderler yanlarından birbirine yabancı iki yalnız gibi. Başlarını çevirmezler. Çünkü o başları hiç dik durmaz, daima yere bakar. Bozuk para gibi kaybettiği kendini kaldırımlarda arar. Yalnızların hayatları filmlerde kesişir bir çift göz gibi, verilmiş ama tutulmamış bir söz gibi. Bir kitabın satırları arasında gezinirken gözleri, kimsenin duyamayacağı bir ses yükselir hepsinin içinden ''aynı ben''

Binlercesi vardır dünya üzerinde aynı tenden. Yalnızların teni de bahçesi gibi dikenlidir. Kimse yaklaşamaz, dokunamaz, sarılamaz. Bilirler teller batarlar, kanatırlar ten olsa bile ve o bahçenin çiçekleri günden güne solar. Bütün çiçekler boynunu büker, hayata küser. Bu yüzden uzak durmaya başlarlar. Dokunacak kadar yakınken bile bir yalnıza uzaktır sana kilometrelerce. Sarılmak istersin, öpmek istersin, dokunmak istersin. Bunların bütün hepsi uyumadan önce kurulan hayaller gibidir. İyi bilirsin, asla gerçekleştiremezsin. Bir yalnızı sarhoş olmadığı sürece ağlarken göremesin. Bir yalnız ağlamaz, yalnız kalmadığı sürece. Kimse de bilmez bunu, yalnızlar sürekli ağlarlar. Dünya hayatı, maddi şeyler onlar için önemsizdir. Hiçbirini görmez her şeyi gören gözleri.

Ve en kötüsü de nedir biliyor musun? Bir yalnız, sonsuza dek yalnızlığa dayanacak kadar güçlüdür. Yalnızlığı karşısında yıkılmayan bir devdir. Fakat, bu yalnızlığa son verecek gücü asla kendinde bulamaz. Annesini kaybetmiş yetim bir çocuk kadar güçsüzdür. Onu annesi değil, acılar büyütür. Böyle büyüyen yalnızlar daima güçsüzdür ve ellerinden uyku tutmayan gecelerde gözlerini silmekten başka bir şey gelmez.''

Şimdi bu size normal bir blog yazısı gibi gelecek ama değil. Sonu olmayan bir şeyin başı.
Ciddi ciddi yorum istiyorum. :) Haydi güzel günler.

9 Şubat 2012 Perşembe

...

Ne yazacağımı da bilmiyorum. Böyle zamanlarda hep saçmalıyorum. Aklımdan, ağzımdan anlamlı bir cümle çıkmıyor. Kalıyorum öyle. Düşünüyorum ne düşündüğümü bilmeden. Gün içinde çok az içmiş gibi bir sigara daha yakıyorum. Yaktım bile. Önceden bir sigarayı içme sürem 3-5 dakika ise şimdi 1 ya da 2 dakika en fazla. Kendini geçtiğin oluyor mu? Benim çok oluyor. Yine oldu. Yine kendimi geçtim. Yazıyı buraya ekleyip eklememek arasında kaldım. Eklemeyeceğim ama okumanızı ve İzmir'de olanlar eğer ellerinden bir şeyler geliyorsa yapmalarını isteyeceğim. Ellerinden benim gibi hiçbir şey gelmeyenler, gökyüzüne açabilirler ellerini.


Umarım bir an önce sağlığına kavuşur ve yavrusundan, canından ayrılmaz.

http://atakan310309.wordpress.com/2012/02/03/seyahate-giden-anne-gibiyim/

8 Şubat 2012 Çarşamba

Kendine Yolculuk, Gitmek

Kendine yolculuk yapan bir kadının koyu yalnızlığı. Kendine gitmiş, durduğu yerde, yaşadığı yerde bir türlü bulamadığı kendine. Arayış, kendini arayış bir an bile olsa bulmuş ve bulduklarını yolculuk olarak adlandırmış. Sıkışıp kalmak. Kendiyle hayatı arasında. Düşüncelerle, düşüncesizler arasında. Mutluluk ve mutsuzluk arasında. Arayış ve kayboluş arasında. Onunla konuşurken en çok evet dedim. Kendine yolculuk yaparken yazdığı ve ona yolculuk yaparken, okurken, altını çizdiğim cümlelerin bir kısmı.

Her şey anını beklermiş. Bu kitabı geç mi okudum yoksa tam vaktinde mi okudum, bilmiyorum. Bir ses kalk diyordu kalk! Git kendine bir kitap al diyordu bir ses, al ve oku. En sevdiğim ses. :)  Gittim, kitapların arasında 2 saat gezindikten sonra, hangi kitabı alsam diye bir kararsızlık içindeyken gözüme ilişti, ''Beni oku'' der gibi. Daha bir çok cümle var altını çizdiğim buraya yazmadığım. Baktığı, gördüğü her şey ve bunu yazıya döküşü mükemmel. Belki kendime yakın bulduğum için böyle. Yaşadıkları, yaşayamadıkları, yaşamak istediği. Aynı şeyi yaşamak ya da düşünmek olabilir sebebi, bilemedim. Ah be güzel kadın. Tanımadan sevdiğim bütün kadınlar, kendilerini bana çok, neden bilmem çok sevdirdiler.

''zamanı kaldıran olgu, hep benimle birlik kılıyor onu.''

''kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme.''

''her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük.''

''her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.''

''uykusuz bıraktım. ya da acıların uzun uykularını uyuttum. sevmediği tenleri okşattım. onu yaşantılar ardında koşturdum.''

''duvarlar yaşamımızdaki mezarlar mı, duvarlar arasında en çok kendimiz olmuyor muyuz. en çok duvarlar arasında direnmiyor, en çok duvarlar ardında duymuyor muyuz. duvarlar arasında bu doyumsuz yaşamdan soluklar alarak ve alamayarak ayrılmayacak mıyız.''

''kimse her insanın yaşamının ortak yanlı olduğunu düşünmüyor. özlem. acı. diğer sözcükleri kullanmıyorum. çok büyük sözcükler. çok büyük olguları çağrıştırıyor.''

''yaşlılar önlerinde pasta, oturuyorlar. yitik geçmişlerinin yitik anları içinde yaşıyorlar. yaşamıyorlar. yaşamları pasta ve ölüm beklentisinden oluşuyor.''

''insanın yalnız cesedi yalnız kalabilir. canlı (cesedi) asla.''

''artık gitmeyeceğim. nereden geldiğim sorusunu yanıtlamak istemiyorum. hiçbir yerden gelmiyorum. kendimden başka.''

''nasılsa her gittiğin yerde kendinsin.''

''ve öyle umursamadan söylüyor ki, sanki bir şişe daha bira ısmarlıyor.''

''merdivenleri birlikte çıkıyoruz. konuşacak birisine o denli gereksinimi var ki. insan arıyor. avunmazlığını biriyle paylaşmak istiyor.''

''yaşamım, ölümüm, her yaşam, her aşk ve her ölüm olmalı.''

.''kendinden, birlikte yaşamanın bu denli güç olduğu kendinden kaçacaksın.''

''belli bir sarhoşluk içinde yeryüzüne dayanmak daha kolay.''

''görmek istediği ben değilim. görmek istediği, benim kendime olan bağımlılığımdan taşan bağımsızlığım.''

''ama genç yaşlarda, henüz bana, yaşamı yaşanır kılan bu duyguya varmadan önce, gidememek, derin, derin, derin bir acıydı.''

''en yakın dostlarım romanların kahramanları gerisindeki yazarlar mı olmalıydı.''

''yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar kadar hiçbir şeyi beklemedim. ancak anlamsızlık ve acı sonsuz bir gelişigüzelliğe vardığı günlerde derin derin, uzun uzun çok yorucu uykuları uyudum. yorgun, isteksiz ve umutsuz uyanıncaya dek.''

''bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin ucundayım. inemiyorum. yaşayamıyorum. ölemiyorum.''

''her şey geçiyor, hiçbir şey geçmese de.''

''sen günlere bir şey getirmedikçe, günler sana hiçbir şey getirmiyor. boş bir caddede yürüme olanağı bile yok. her köşe, her cadde öyle dolu, öyle dolu, öyle dolu ve bu doluluk içinde öyle boş, öyle boş, öyle boş ki...''

''hem karşı çıkıp hem de sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazlarından sıyrılmayacak.''

''kalıplardan kaçmak için gidiyorum. gitmekten yılmayacağım. kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. yaşamı, gitmek olarak algılıyorum.''

''nereye gidebilirim ki. sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi.''

6 Şubat 2012 Pazartesi

Mutsuz Uyuyup Mutlu Uyanmak

Aslında mutsuz uyumak değil bu. Mutsuzluktan uyuyamamak gibi bir uykusuzluk hali. Hani çok fazla alkol alınca sızarsın ya, işte buradaki uyumak hali bu. Yatağın içinde bir sağa bir sola debelenip durduktan sonra, artık bu spor sonucunda bedenin yorgun düşer ve sen gelmesini beklediğin ama bir türlü gelmeyen uykun eşliğinde dalar gidersin bin bir düşüncenin içinde uyku denirse uykuya. Her ne kadar senin için rutin bir durum olmuş olsa da bu alışamamışındır bir türlü.

Sürekli düşünürsün, sürekli. Düşüncelerin gelir aklına. Gece, aklına yazdığın kağıda dökülmeyen satırlar. Senin adına günün başlayacağı saatlerde mutlu olmak için bir sebep yoktur. Bilirsin güzelim işte yoktur. Adın kadar emin olduğun bir gerçekte budur işte. Yine aynı ruhsuzlukla kaldırırsın o bedeni yataktan. Yine aynı rutini yaşatırsın ona. Dünün aynısı.

Ama bazen değişir her şey. Sabahın köründe herkes işe gitmek için çoktan kalkmışken yatağından, sen uykunun en başındayken telefon çalar. Arayan banka ya da herhangi bir şirketin müşteri hizmetleri değildir. Kalbine karşılıksız sevgi sunan birisidir, uzaktadır, yakındır. Sesi en güzel günaydın olur sana. Hayatın gerçeği, ne kadar mutluyum rolü yapabilirsin ki? İkiniz içinde ne kadar eksik ve boktan olursa olsun hayat gülümsersiniz, gülersiniz. O seni merak eder, sen onu. Söylenmeyen kelimeler vardır, bilirsin. Söylenmeseler bile söylenmiş kadar olan. Onları dile getirmeden dile getirirsiniz. Sen özledim dersin, o daha çok özledim der. Acıtsa bile gülümsetir. İşte onun o gülüşü, sesindeki gülüşler anlık bile olsa senin mutsuz uyuyup mutlu uyanmana sebep olur. Sebebim oldun ahahah.

Değerini bilin hatta zam yapın o değere, arttırın. Kalbinizin en üst köşesine koyun onu, bir daha boyunuzun hiç erişemeyeceği bir yere, ki o istese bile inmesin aşağıya.

Yazılmayan bir çok satır var burada.

26 Ocak 2012 Perşembe

Hikaye

Her şeyin bir hikâyesi var. Öğrendikten sonra bakış açısını değiştiriyor. Anlamsız gelen daha bir anlamlı oluyor. Tam anlamıyla olmasa bile hissedebiliyorsun birazcık. Ortak olmak belki de. Ne zaman fotoğraflara baksam dokunuyor, resimler kadar. Saçmalayasım bile yok. Kuşlar beni çağırıyorlar, biraz uçmam lazım izninizle.



21 Ocak 2012 Cumartesi

İyi İnsanlar Ağlar

İnşallah bizimkilerden kimse görmez diyerek içimden ve yazılı olarak duamı ediyorum. (amin) Fotoğraf gördüğümden beri acayip hoşuma gitti, öyle böyle değil. Fotoğraftaki güzel insan epey bir yakınımdır. Saçlarındaki beyazlar, daldığı boşluktaki bakışlar ne kadar hüzünlü di mi? Bana öyle geliyor, çünkü sebebini biliyorum. En son aklımda kalan ''Çatı katına çıktım, eşyalara baktım baktım oturdum bir saat ağladım'' cümlesi. Son gördüğümde yine gözleri bulutlu yine boşluktaydı. İnsan bir yarısını kaybetmeye görsün, olmuyor. Tam olan ne varsa artık eksik kalıyor. O zamanlar yıllar yıllar önce yanlarında kalmıştım 2 hafta kadar. En ufak oğulları yurt dışındaydı o sıralarda. Sabah kahvaltıyı hazırladıklarında bana onun adıyla seslenirdi. Kalk, kahvaltı hazır diye. Sonra da yine aklıma geldi, acaba iyi midir, ne yapıyordur şimdi diye söylenirdi kendi kendine.

Bir gün üçümüz pikniğe gitmiştik. Hani kartpostallarda olur ya kocaman bir tarla, ortasında kocaman bir ağaç. Öyle bir yer, halen durur orası. Ağacın gölgesinde piknik yapmıştık. Hiç unutmam. Ağacın gövdesine (hain palyaço) adımı kazımıştım ve tarih atmıştım. Bir daha gitmek nasip olmadı.  Bu olay yaklaşık yarım saat sürmüştü ve fotoğraftaki güzel insan şunu demişti, aklıma geldikçe gülerim.

Ben yarım saat elimdeki bıçakla ağacın gövdesine adımı ve tarihi kazımakla meşgulum. Sırtım onlara dönük, çömelmişim ve ne yaptığımı görmüyorlar.

- Palyaço, yarım saattir ne yapıyorsun orada yoksa dua mı ediyorsun?

ama söyleyiş tarzı, o anki durumum, azmim. Epey bir gülmüştük. 

Gece gece yine fotoğraflara gömüldüm. Öyle de bakılmaz ki be koca adam be güzel adam.


Edit: Dün gece yazdım bu yazıyı. Bugün ne oldu? İyi İnsan lafının üzerine gelir, çıkar gelir. Çıktı geldi, gülümsetti. :)

18 Ocak 2012 Çarşamba

Twitter / E

Bunun hakkında da yazmazsam çatlayabilirim. Bunun dedim çünkü isimlendiremiyorum halen.

Bak tek güzel tarafı var bu zamazingonun. Yalan doğru belli olmasa bile online bilgi alabiliyorsun. Bilginin ne olduğu önemli değil, online. Hiçbir yerde duyamayacağın şeyleri anında önüne getiriyor. Tek güzel yanı bu. Şu an mesela İnternet Tutulması diye bir şey var. Ondan haberim oldu. Siteler bir günlüğüne kapatılıyormuş.

Farklı bir gözden bakacağım. Aslında bu bizim yaşadığımızın tam adı olmalıydı. İnsanın ve zamanın hunharca harcanmasının ortak adı İnternet Tutulması. Eskiye özlem, arkadaşlara, dostlara, gerçek bir gülüşe, içten bir merhabaya, sarılışa, saatlerce sohbete, çalışmaya, verimli olmaya, dahası yaşamaya tek engel bu internet tutulması. Hepimiz gerçeğe değil de sanala tutulmuşuz.

- Ömrünü nerede tükettin?
+ İnternetin başında.

Diğer yanlarına gelirsek ben yazıp yazıp siliyorum. Sözlükte yaptığımdan pek farklı bir şey yapmıyorum. Ne kadar iki dizeliğim varsa buraya yazıp siliyorum. Arada şiyirleri ekliyorum. Yine siliyorum. Boş vaktimi boş işlerle değerlendiriyorum aferim bana. Geçenlerde 'ne yapıyorum' sorusunun cevaplarından birisi bu işte. Hiç. Şimdi beni çok matah bir şey yazıyormuşum gibi ekleyenler oluyor. Narsistlikten vazgeçtim. Adam bi bakıyor attığım tweet sayısı 0. Anında siliyor. Onu takip etmiyorum, anında siliyor, küsüyor resmen. Ahah sanki hayatın sırrını veriyorum. Son icadımı piyasaya süreceğim de onun tweetlerini atıyorum. Lan işte bildiğin saçmalamanın farklı bir versiyonu. Hayır yani ne bekliyorsun, beklenti ne? Zaten umduğun kadar önemli cümleler kursam, twitter yerine giderim makale olarak orada burada yayınlarım, kitap yazarım.

Bir de akıl sır erdiremediğim diğer konu; adam binlerce kişiyi takip ediyor. 1000 küsür kişi arkadaş.  Nasıl bir vaktin var senin. Nasıl bir okuma hevesi, merak, takip etme isteği. Ciddi ciddi okuyor, yorum yapıyor. İlgileniyor, özen gösteriyor. Komiklik yapan mı dersin, sevdiği insana bir tane güzel söz söyleyemeyen ama binlerce özlü sözlü yayınlayan mı dersin. Annesine canım demeyen, kızkardeşine bir tanem demeyen adam sevdiğim, sevdiğim diye inleyip duruyor özlü sözlerle. Başkalarının yazdıklarını habire twit atan mı dersin. O kadar retwet yani iletilen tweetler içinde bir tanesi acayip hoşuma gitti. Onu da daha dün gördüm, görselini ekleyeceğim. Portresini kimse çizmeye yanaşmamış. Bir arkadaş çizmiş eline sağlık çok güzel olmuş.

Birini Tanımanın En İyi Yolu / Shoulder to Shoulder

Uzun zaman önce yazmışım bunu.

''O insana vermek. ahaha fesat olmayın hemen sıralıyorum.

* Zamanını.
* Dostluğunu.
* Gülüşlerini

Bunları verdikten sonra;

* Yalnızlığını
* Gözyaşlarını
* Mutsuzluğunu

Sen vermeden alırsa bu iş oldu demektir, doğru yolda gidiyorsun demektir.''

Gidip penceresinde kafayı yiyorum hacı dediğim bir adam var. Yazmıştı ki; bir insanı tanımak istiyorsan, onun tanımadığı insanlara davranışlara bak. Sevgilisi, arkadaşları, ailesi değil de diğer insanlara nasıl davranıyor. Tavrı, yaklaşımı nasıl bunu gözlemle. O zaman o insanı daha iyi tanırsın minvalinde bir şeyler.
Hak vermiştim. Hepimizin genel olarak yaptığıdır zaten. Yıllardır tanıdığımız insana davranış şeklimiz genelde aynıdır/iyidir. Onun isteklerini ve istemediklerini biliriz. Neleri sevdiğini, nelere sinir olduğunu. Yüzüne baksak anlarız. İşte tam burada devreye giriyor bu olay. Tanımadığı bir insana nasıl davranıyor. Sırf şekil olsun diye mi iyi davranıyor yoksa öyle gerekmesi gerektiği için mi? Gereklilik bile değil esasında, öyle olmalı.

Yolda yürürken, bir markette alışveriş yaparken, bir cafede otururken, konuşurken hal ve hareketleri nasıl?
En önemli kriterler ahah atomun parçacıklarını anlatıyorum sanki. Ama bence böyle. O çevresindeki tanımadığı insanlara insan gibi mi davranıyor yoksa aşağılayıcı gözlerle mi bakıyor. Onlara etrafındaki insanlara verdiği değer kadar değer veriyor mu? Elbette başının tacı yapmaz ama en azından kırmadan, incitmeden olması gerektiği gibi davranmalı. En basitinden bir cafede garsona, selam vererek, gülümseyerek, teşekkür ederek
hizmet beklemeli. Param varbirbirbir dememeli.

Ayrıca kendi dediğime gelirsem. Ver bakalım o insana, değerli zamanını, dostluğunu, gülüşlerini. Her zaman yanında seni böyle gören insan. En kötü zamanında senden uzaklaşıyorsa (sen böyle olmasını istesen dahi) seni yalnız bırakmıyorsa dostundur. Gözlerine bakıp anlat diyorsa, sen anlatmasan dahi, susuşlarını dinliyorsa, ellerinden sarılmaktan başka bir şey gelmiyorsa, mutsuzluğunda seninle beraber mutsuz olabiliyorsa o da dostundur. Bir insanı en kötü zamanında tanırsın. Sadece parasal ya da maddi konularda değil. Maneviyatının en dipte olduğu zamanlarda yanında oluyor mu? Sarıl, bir daha sarıl. Bazen insan kendi omuzlarına ağır geliyor, taşıyamıyor. İşte o zaman onun omuzları sana omuz oluyor. Shoulder to Shoulder olmak zordur ama bunu başarırsanız hiçbir zaman yalnız kalmazsınız, ikinizde.

17 Ocak 2012 Salı

Sekmeler /Franz Kafka

Bilgisayarı açtığımda otomatik olarak açılan ve sık kullanılanlarda ekli olan sekmeler var. Sürekli girip baktığım siteler; gazeteler, sözlük, bloglar, (kısa bir süredir twitter, içiciyim.) mailler, youtube, fizy.

Son zamanlarda bir bloga takıldım kaldım. Canım sıkıldıkça dönüp dönüp okuyorum. Almış olduğum kitaplar yanımda değil. Deli gibi okumak istiyorum onları, yanımda olmadığı için okuyamıyorum. (okuduğum halde)

Franz Kafka okur musun? Ben okumazdım. İtiraf etmek gerekirse hiç okumamıştım. Aylar öncesinden piraye'mden kitaplarını ç alana kadar. Raflarında duran ne kadar F. K. kitabı varsa doldurdum poşete. 3-4 kitabını okudum bile. Babasına ve Milena'ya yazdığı mektuplar ayrıca Aforizmaları dahil 3 kitabını okudum. Tekrar okuyacağımı adım gibi biliyorum. 2 tane de F.K. ve kitapları hakkında yorum içeren kitap okudum.
Ne okusam kesmiyor. Sözlükte 18 sayfa entel yorum okudum ahaha, bizi enteller.

Eğer okumuşsan ve F.Kafka'yı merak ediyorsan geniş kapsamlı bir site mevcut burada hem de Kafkaca.

http://www.franzkafkatr.com/

Bir arkadaşla konuşurken şu anlık satırları yazdım.

''Bu adamı okurken aynaya baktığımda gördüğüm kendimden daha çok görüyorum kendimi.''

Kürt Böreği

Bazı sabahlar uyuyamıyorum. Bunun bir sebebi gün içinde çok uyumam 46 saat falan. Konu bu değil. Konu, bu uyku tutmayan bazı sabahlarda yatağın içinde bir o yana bir bu yana debelendikten sonra işe gider gibi kalkıyorum. Giyiniyorum, hazırlanıyorum. Beni görsen dersin ki 'kesin acele bir işi var, sabahın köründe niye kalksın.' Peki ben ne yapıyorum. Börek yemeye gidiyorum ahahah. Kürt böreğinin hastasıyım. Normalde hamur işiyle, tatlıyla, yemekle hiç işim olmaz, kilomdan da anlaşılıyor bu zaten yaklaşık 46 kiloyum. :) Yok be o kadar da zayıf değilim. Ama son bir haftadır yemek olarak ne yedin diye sorarsan hatırlamıyorum, inan hatırlamıyorum.

Bu sabahta aynısı oldu. Bu karda kışta kıyamette hiç üşenmeden hazırlandım, kalktım, gittim. Bir güzel böreğimi yedim geldim. Evde kahvaltı olmadığından falan değil. Seviyorum bu börekle çay ikilisini. Annem benim o halimi görünce aynen şunu dedi;

- Çık dışarıya kartopu oynayalım, bütün sinirimi alayım senden.

ahaha bir kaşık kartopunda boğacak beni, başımı karlara sürtmezse bir şey bilmiyorum ama kıyamaz be. Annem haklı, ikimizde gülüyoruz bu halime.
 

Diploma

Tam benim düşünüp dile getiremediğim bir konu. Gayet güzel açıklanmış, dile getirilmiş. Olduğu gibi alıntılıyorum.

''İnsanlık, öyle görünüyor ki, aptalca diplomaları beklediği sürece çaba gösteriyor sadece, sonra da toplum içinde bunlarla övünüyor, elinde bu budala diplomalardan yeterince varsa kendini salıveriyor. Çoğunlukla bu diplomaları ve unvanları elde etmek için yaşıyor, başka nedenle değil; bu diploma ve unvanlardan yeterli sayıda elde ettiğine ikna olduktan sonra bu diploma ve unvanların oluşturduğu yumuşak yatağına giriyor. Öyle görünüyor ki başkaca bir yaşam amacı yok. Öyle görünüyor ki kendine özgü, bağımsız bir yaşama ilgi duymuyor, bağımsız bir varoluşa; ilgisi yalnızca diplomalara ve unvanlara; insanlık yüzyıllardan bu yana bunların içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya. Bağımsız olmak ve kendi başına ayakta kalmak için zorlamıyor asla, kendi doğal gelişimini sağlamak için zorlamıyor; yalnızca diplomalara ve unvanlara koşuyor ve bu diplomalar ve unvanlar ellerine koşulsuz olarak verilecek olsa ölümü bile göze alırlar; işte çıplak ve bunaltıcı gerçek bu.

Yaşamın kendisini böylesine küçük gördükleri için yalnızca diplomalar ve unvanlar var kafalarında, başkaca bir şey yok. Onları evlerinin duvarlarına asıyorlar; usta kasapların ve felsefecilerin, aşçı yamaklarının ve avukatların ve hakimlerin evlerinde diplomalar ve unvanlar asılı ve bunlara doyumsuz gözlerini dikip yaşamları boyunca bakıyorlar. Kendileri için, ben temelinde şu ya da bu insanım demiyorlar, ben şu ya da bu unvanım, şu ya da bu diplomayım diyorlar. Ve onlar şu ya da bu insanla görüşmüyor, şu ya da bu diplomayla ve şu ya da bu unvanla görüşüyorlar. Ve biz de hiç çekinmeden, insanlık içinde insanların birbirleriyle ilişkide olmayıp diploma ve unvanların birbirleriyle ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.

 İnsanlık içinde insanlar, kabaca söylersek önemsizler; önemli olan yalnızca diplomaları ve unvanları. Yüzyıllardan beri insanlar gözükmüyor; yalnızca unvanları ve diplomaları gözüküyor. Bay Huber'le buluşmuyorlar kafede, doktora unvanlı Huber'le buluşuyorlar; yemeğe Bay Maier'le gitmiyorlar, aynı adlı diplomalı mühendisle gidiyorlar. Görünüşe göre insan değil de diplomalı mühendis olduklarında amaçlarına ulaşıyorlar; artık yalnızca Bayan Müller değil, bayan yargıç olduklarında insan olduklarını sanıyorlar. İşyerlerinde de genç bir bayan değil karşıladıkları, mükemmel bir diploma. Bu diploma ve unvan tutkusu doğal olarak bu yüzyılın icadı değil; insanlar hep bunların peşindeydi. Kendilerini çok kısır gördükleri için yüzyıllar önce bir gün kendilerini diploma ve unvanlara teslim ettiler; kendi kendileri karşısında varlıklarını sürdürebilmek için.''

İçeri Açılan Kapılar


''İçeri açılan kapılar
Sadece bizim yüzümüze kapandılar
Bizi dışarıda bıraktılar
Sonra biz dışarıyı sevdik
Dışarıda güzeldik
Dışarıda bizdik
Onlarla bir türlü
Olmayı beceremediğimiz biz
İçeri açılan kapılar
Şimdi ardına kadar açılsalar
Neye yarar
Geçti artık geçti
Saat değil onlar
Geç kaldılar.''

16 Ocak 2012 Pazartesi

Mantık Yalnızlığı

Mantık yalnızlığı mı dersin bu yaşadıklarına? Yoksa yalnız bırakılmak m? Yoksa, yoksa onları yalnız bırakmak mı kendinden.

Bir zamanlar onlar seni yalnız bırakırdı. Alışkanlıkları bırakmak gibi bir şey. Onlar için alışkanlıktan ibaret olmak. Ne zaman aydın, bunun farkına vardın işte o zaman mantık yalnızlığı ufaktan devreye girmeye başlıyor. Gözün artık onları değil, seni görmeye başlıyor. Önemli olan onların istedikleri, yargıları, kararları değil. Senin istediklerinmiş. Öyle bir tarihe ertelemişsin ki hayalleri yani gerçek seni, sanki çıkmaz yalnızlığın son perşembesi, bir türlü gelmek bilmiyor o gün. Fakat bir gün rüyadan uyanır gibi uyanıyorsun. Kalbinle, duygularınla değil de mantığınla yalnızlaşıyorsun. Aslında bu yalnızlaşmak değil, kendi kendine yetebilmek. Bunun farkına varıyorsun. Herkesin bildiği senden, ortaya çıkarıyorsun hiç kimsenin bilmediği senleri. Gittikçe bunun tadına varıyorsun, hazzını yaşıyorsun. Onlara göre tam tersi yalnızlaşıyorsun, uzaklaşıyorsun.

İnsanın kendine edebileceği en güzel tekliftir, eğer gücü varsa. Yüzük almayı unutmayın.

15 Ocak 2012 Pazar

Çizmek Zevklidir

O halde çizelim.

Girişte pek bir şey yok. Hoşgeldin yazan gülen suratlı şapşal paspas dışında. Kapı en çeliğinden ve kilitli içeriden. Ayakkabalık sade ama hoş. Gösteriş yok, kalite ve kullanım açışından güzel. İçeri girdikten sonra direkt salon ve mutfağı görüyorsun. Açık mutfak yani ama yemek kokusu ıvır zıvır kokusu yok, bar taburesinde otururmuş gibi düşün kendini. Mutfağın dolapları beyaz, ince böyle, göz yormayan cinsten. Mutfak masası var pratik çok yer kaplamayanından 6 kişilik o da beyaz renk. Esas yemek masası salonun ortasında. Masa değil aslında, mermer bir diktörgen, üzerinde aynı boyutta cam. Yemek burada yeniyor genellikle ve 2 kişilik bu masa. Yemek masasından çok sanki aşk masası. Salonda 2 çekyat var karşılıklı. Karşısında film izlemek haricinde nadir açılan bir televizyon. Hemen yanında filmlerle dolu cd'lik, şık bir şey. Duvarlar ilginç resimlerle dolu. Bir çoğunun ne olduğu belirsiz. Dikkatle bakıldığında görülen resim kadın yüzlerinden ibaret sanki. Cam kenarında bir koltuk var o da diktörgen şeklinde, sedir misali tam uzanmalık. Bir kaç fotoğraf var duvarda, galiba ailesinden birileri.

Sonra diğer oda. Salon kadar büyük bir oda. Hatta sonradan öğrenildiğine göre yanyana olan 2 odanın aradaki duvarı yıkılmış ve bu odalar birleştirilmiş. Oda bomboş gibi duruyor ilk bakışta. Kocaman bir oda. Ne bir yatak ne bir eşya herhangi bir şey yok. Evet, var bir şey var. Rafları alabildiğine kitap dolu olan kitaplıklar. Odanın 4 köşesi de kitaplık. Nereye baksan kitap, nereye bakmasan da kitap. Hepsi özenle yerleştirilmiş, ayrıştırılmış kitaplar. Kimisi konusuna göre kimisi de yazarına göre. İlk göze çarpan kitaplar romanlar. Hemen hemen bütün büyük yazarların romanları sırasıyla var. Daha sonra şiir kitapları yerli ve yabancı. İç ses diyor ki bunları toplamak için epey uğraşmış olmalı. Odanın lambası yok. İlginç bir şey daha. Mum dolu oda. İki pencerenin önü de mumlarla donatılmış. Bir masa var üstünde okunmayı bekleyen kitaplar ve tabi ki gece lambası. Bir ilginç detay daha odanın lambası olmamasına rağmen kitaplıkları aydınlatan lambalar var hepsinin üzerinde. Belki de evin en ilginç ve en güzel köşesi burasıydı.

Bir diğer oda yatak odası. Her şey yerli yerinde, derli toplu. Elbiseler askıda, çamaşırlar katlanmış dolabın içinde ve çekmecelerde. Hoş bir koku var odanın içinde ilk girildiği an fark edilen. Dağınıklıktan eser yok. Yatağın hemen yanında bir ayna önünde bir masa üzerinde ise not kağıdı ve yanında gece lambası bir de kalem. Pek fazla bir şey yok yatak odasında. Dikkati çeken tek şey duvardaki perdeydi. Dikkat et penceredeki değil, duvardaki perde. Banyo ve tuvalet bildiğimiz gibi pek bir farkı, özelliği yok. Ev gibi, gösterişten uzak. Daha ziyade mutlu olmak için bir kaçış ortamı düşün. Öyle evin her köşesi. Dakikalardır çalan eski şarkılar insanı mutlu ediyor, bir yandan da hüzünlendiriyor. Ona sorarsan, iyi geliyor.

Devamını ya da daha detaylısını yazarım  bi gün. Gözlerim kapanıyore.

13 Ocak 2012 Cuma

Özledim

Özledim, tek başıma sigara yakıp saatlerce oturduğum caminin arkasını bile. Görüntüleri dikkatle izlerken aklıma bir deliliğim geldi. Dakika 2:58-59-3:00,  iki tane yanyana çok katlı (6-7)  binaya zoom yapıyorlar, arkasında bir cami var. Nasıl ve neden yaptım bilmiyorum. O binanın bir tanesi çatı katı olan manzaralı  bir dairedir. Bir akşam üstü otururken o çatı katında duvarın üstüne çıkıp yürümüştüm. Aşağısını hiç sorma ama yürüdüm yani yaptım. Gece gece aklıma neler geliyor. Kekikten yaptıkları çaya yani kekik çayına ''Dallı'' derler, aklınızda bulunsun. Sonra o çay bahçesi orada abartısız saatlerce otursam sıkılmam. Yüzlerce kez yapmışlığım vardır bunu. Sabahtan akşama kadar oturmuşumdur. O dağlardan 3 tanesine çıkmışımdır.
Yemediğim halt kalmadı oralarda. En çok karda yürümeyi özledim gecenin bir yarısı sarhoş sarhoş.
Bu video ne alaka diyorsanız gece gezmelerimde tesadüfen karşıma çıktı. Şu süper hayatımın en güzel yıllarından bir kaçını burada yaşadım. : )


Sütçüler eski zaman (1) from Mahmut Altunay on Vimeo.

İnsanlık

Biraz önce televizyonda bizimkilerle beraber ''Kim 500 Bin TL Kazanamaz'' adlı yarışma programını izliyoruz. Abartmıyorum, sorulan her soruyu şıklar ekranda belirmeden  cevaplıyorum. Evet, arada bilemediğim çıkıyor. Fakat genellikle biliyorum. Annem;

-  Katılsana burada böyle cevaplayacağına.

Babam ise yaran yorumunu yapıyor.

- Ona para değil,  insanlık lazım.

Aralıksız 5 dakika gülüyoruz. Bunun nesi komik diyebilirsiniz, hakkınız. O an için dalyaço ve bizi yarıyor. Babam komik adamdır, muhabbet adamıdır. Babam diye diyorum; senle sen, çocukla çocuk, akıllıyla akıllı, garibanla gariban olur. Etrafındaki herkes sever sayar, muhabbet edip konuşmak ister. Arkadaşları 2 gün görmesin nerede bu adam diye söylenmeye başlar. İyi adamdır iyi.

Konuya dönersem babam haklı arkadaşlar. :)

12 Ocak 2012 Perşembe

İnternet

Bak biraz önce yazdığım napıyorum lan yazısının içinde bu karelerden de var.
Yazmıştım iletişim çağında insanın yalnızlığı diye bir şeyler. Sebeplerinden birisi de bu, belki de hepsi.

Neyse yazdım sildim hepsini. Karikatür yazacağım yazıdan daha çok şey anlatıyor. Neden bilmiyorum göğsüm sıkışıyor.


Kısaca

Fotoğrafım
Email: sivilpalyanco@gmail.com