Selamlar.
Bak daldan dala konuyorum. Yazmazsam unutacağım çünkü.
Düşünsene seni kaç kişi seviyor? Ailen: anne-baba-kardeşlerin, akrabaların, komşun, arkadaşların, dostların, sevgilin, eşin. Hayatında yer alan, hayatında yer aldığın kaç kişi seviyor? ve dahası neden, nasıl seviyor. Anlatamayacağım bu soruyu ama anlatmaya çalışıyorum.
Hepsi çok seviyor değil mi? Deli gibi seviyor. Kılına zarar gelse dünyayı yerinden oynatacak kadar çok seviyorlar. Kan bağı, can bağı, yar bağı. Hepsi bir sebebe bağlı. İlla ki bir sebebi var. Her sevginin bir karşılığı var. Çünkü hepsi senden bir şeyler bekliyorlar, tıpkı senin onlardan beklediğin gibi. Peki o zaman bu sevgi mi?
İnsan sevgisine anında karşılık almak istiyor. Anında olmasa bile en kısa zamanda. Bir şeyler bekliyor, bir şeyler istiyor aynı şekilde. Belki daha fazlasını, daha iyisini umuyor yaptığı her neyse bunun karşılığında. İnsan sevmesi karşısında bekliyor, hep bir beklenti halinde.
Ailen: yıllarca seviyor seni, son nefesine kadar. Ama hep bir şeyler istiyor, bekliyor senden. Bak geliyor: ''besle kargayı oysun gözünü'' bu aslında beklentilerin gizli kapısı. Seni severken, sevmeye başlarken ilk oluşan şey beklenti. Onlara karşı yapacağın güzellikler, iyilikler.
Arkadaşların, komşun, akrabaların, hayatındaki herkes kısaca hep ama hep bir beklenti.
Söylesene bana, seni senden hiçbir şey beklemeden kaç kişi seviyor. Senden hiçbir şey beklemeden ve senin ona bir şeyler verip vermeyeceğini umursamadan, düşünmeden anlatılmaz bir sevgi ile seni seven kaç kişi var?
Ben galiba bu sabah kaç kişi olduğunu anladım. Cevabı aldım yani kendime verdim. Bu sevilmemek değil genel tabirle. Sizin kadar seviliyorum merak etmeyin. ahaha buradan 'beni sevin' anlamı da çıkmasın. Çok sevenim var benim aalskdjalkds. Yazının sonuna doğru cıvıtmak, palyançolaşmak bu oluyor galiba.
Değerini bilin. Sizi gerçekten ama gerçekten bahsettiğim daha doğrusu bahsetmek isteyip bahsemediğim şekilde seven insan sayısı çok çok çok az.
Beklentisiz seven insan? Var mı? Var elbette. Onu da siz kendiniz bulun. İpucu vereyim mi? ıh ıh kalsın. Beklentisiz sevmek için insanın dünyayı unutması lazım. Ve dünyayı unutmak için kendini unutmak.
Kendini unutsana.
Az kişi.
2 Ekim 2013 Çarşamba
25 Eylül 2013 Çarşamba
Elbette
Gece gece tesadüfen karşıma çıktı. Millete Songül Karlı çıkıyor bana da bu ahaha. Elbette mi ya?
Değil bence abi, abla, kardeş, arkadaş, dost/um. Elbette değil. Aynı insan, aynı kalıyor. Hep gördüğüm ve dilinden şu kelimeyi düşürmeyen, dünya ve kendisi umurunda olmayan çocuğun söylediği gibi. ''AYNI''
'Acıların seni acılaştırmasına izin verme'
Acılar dediğimiz şeyler acı değil mi acaba? Yoksa biz mi çok acındırıyoruz. Gerçek acı bu değil diyorum hep.
Ne için dediğimi boşver. En son tensel acı duyduğumda bildiğin ağlamıştım. Şu yaşıma kadar öyle bir acı duymamıştım tenimde. Gerçekten abartmıyorum. Kimse ağlama dememişti annemden başka. Farkındaydılar çünkü nasıl bir acı olduğunun. Annemin ağlama demesinin sebebi kendisi zaten ağlıyordu benim yerime :)
Ama hakikaten abartmıyorum çok güzel ağlamıştım ve öyle bir acıyı yaşamamıştım şu kısacık hayatım boyunca. Küllük yine sigara doldu bu arada. Sigaradan bu kadar nefret edip, içmeye halen devam etmem?
İçmek mi? resmen yiyorum. Küllükte izmaritin durmasına bile dayanamıyorum. O kadar nefret ve bir o kadar da içiyorum.
Görmeyeli yalnızlık almışsın sen. Hıhı evet, biraz.
Veriyor muyuz? Düşününce hep, hiç hak etmiyoruz diyorum. Halen vermeye devam ediyorum. Vermekten vazgeçemiyor insan. Anlatılmaz bir haz mı duyuyoruz bundan, acının yanında? Yoksa yine boşluktan mı?
Hep soru işareti. İnsan içine nasıl yatıyorsa bir türlü kalkmak bilmiyor. Bir de şu var. Sevdiğiniz insanlardan bir 'merhaba'yı esirgemeyin. Elveda diyemeyecek kadar geç kalabilirsiniz çünkü.
Havalar soğudu, omzumda ince bir sızı. Yarayı gören yüzünü ekşitip kapat diyor. İnsanlar bir başkasının yarasını görmeye tahammül edemiyor. Bu izi kalan bir yara. Peki ya izi kalmayan yaralar. İşte bu yüzden acı.
İzsiz yaralar sahibinden başka hiç kimseyi acıtmaz.
Arkadaşım dünyama gidiyor. Nasıl da saçmalıyorum di mi? Yo yo bu cümlenin başı çok güzel bir anlatılmazlığı anlatıyor. Keşke. Ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum ama şu dünyada kıskandığım tek arkadaşımdır. Yok fesatlık yok. Hani seni mutlu eder ya, kendi kendine sevinirsin ya onun için, öyle bir kıskanma benimkisi. Maddi bir şey de değil zaten. Çünkü insanların aklına kıskanmak deyince maddi olgular geliyor hep. Bak benim de geliyor ki açıklama gereği hissediyorum. Ama ben seni çok. ahaha takılıp kalırsın bazen plak gibi.
Mutsuz insanlar çok gülermiş.
Anlamadığım şey ben bu şarkıya nereden geldim biliyor musunuz?
Didier Drogba'nın gollerinden ahaha. Nasıl geldim onu düşünüyorum. İzlediğim şeye bakar mısın?
Dua dedim de aklıma geldi. Nerede dedin diye sorma. Yazarken bile içimden konuşuyorum. Rahmetli ananemin öyle güzel bir duası vardı ki, unuttum. Ak paşam derdi bana. :) Ak paşan çok. Neyse bu berbat saçmalamanın sonuna geleyim bitmeyecek.
12 Eylül 2013 Perşembe
Karışığım
Selam septikler deyip yine yarılacam kendi kendime. Tamam tamam palyaçoluğun lüzumu yok. :)
Merhabalar olsun.
Aklıma geldi bir anda. Şebnem Ferah'ın 'Vazgeçtim Dünyadan' adlı bir şarkısı var. Şimdi o geldi aklıma, o da buraya getirdi beni. Galiba sihirli kelime buymuş. Galiba bütün her şeyin sebebi buymuş. Henüz tam vâkıf değilim olaya. Ama başlangıç noktası burası. Bu vazgeçme başka bir geçiş.
Vazgeçemediğimiz için bu, mutsuzluk diye tanımladığımız. Neden ben? diye sorguladığımız. Gerçi bunu sorgulamayı bırakalı çok olmuştu. Sadece yalnızlık-mutsuzluk bağlantısı. Herkes mutsuz.
Benim bu dünyaya ait kendimden başka hiçbir şeyim yok, olsun da istemiyorum zaten. Yaşadığım kadarıyla da öyle deli hayallerim olmadı maddi ve maddesel anlamda. İnsan kendini mutlu etmeye uğraşmayı bırakınca mutlu oluyormuş. Bu cümlede anahtar kelime 'kendini'. Gizli özne ise 'başkaları' değil. Kendinde olanı ama asla bunun farkına varamadığı. İşte onu mutlu ettiğinde mutlu oluyormuş. Onun mutluluğu zaten başka mutluluklara yansıyor. O ney? demeyin. Kendiniz bulun ahah kötü palyaço oldum, üzgünüm bulun.
Seni ne mutlu ediyor? diye sormuştu en son. Demiştim ki: o küçük kızın gülümsemesi.
Bana sevdiğim, istediğim güzelliği anlatan dil.
Duymak istediğimi söyleyen dil.
Görmek istediğimi görüp anlatan göz.
Beni çok şey mutlu ediyormuş ama ''ben'' hepsine uzak duruyormuş.
Merhabalar olsun.
Aklıma geldi bir anda. Şebnem Ferah'ın 'Vazgeçtim Dünyadan' adlı bir şarkısı var. Şimdi o geldi aklıma, o da buraya getirdi beni. Galiba sihirli kelime buymuş. Galiba bütün her şeyin sebebi buymuş. Henüz tam vâkıf değilim olaya. Ama başlangıç noktası burası. Bu vazgeçme başka bir geçiş.
Vazgeçemediğimiz için bu, mutsuzluk diye tanımladığımız. Neden ben? diye sorguladığımız. Gerçi bunu sorgulamayı bırakalı çok olmuştu. Sadece yalnızlık-mutsuzluk bağlantısı. Herkes mutsuz.
Benim bu dünyaya ait kendimden başka hiçbir şeyim yok, olsun da istemiyorum zaten. Yaşadığım kadarıyla da öyle deli hayallerim olmadı maddi ve maddesel anlamda. İnsan kendini mutlu etmeye uğraşmayı bırakınca mutlu oluyormuş. Bu cümlede anahtar kelime 'kendini'. Gizli özne ise 'başkaları' değil. Kendinde olanı ama asla bunun farkına varamadığı. İşte onu mutlu ettiğinde mutlu oluyormuş. Onun mutluluğu zaten başka mutluluklara yansıyor. O ney? demeyin. Kendiniz bulun ahah kötü palyaço oldum, üzgünüm bulun.
Seni ne mutlu ediyor? diye sormuştu en son. Demiştim ki: o küçük kızın gülümsemesi.
Bana sevdiğim, istediğim güzelliği anlatan dil.
Duymak istediğimi söyleyen dil.
Görmek istediğimi görüp anlatan göz.
Beni çok şey mutlu ediyormuş ama ''ben'' hepsine uzak duruyormuş.
30 Ağustos 2013 Cuma
Yıldız
Selam septikler ahahaha. Şimdi siz neden güldüğümü ve bu selamımı anlamayacaksınız.
Bu yüzden ikinci bir selam vereyim. Merhabalar olsun.
Daha önce yazdım mı yoksa yazmadım mı hatırlamıyorum. Bir şey görüyorum ara ara. Hani çızgı filmlerde olur ya karakterler bir yere çarparlar ve başlarının üzerinde yıldızlar dönüp durur. Ben bunun gerçeğini fakat bir farklı versiyonunu görüyorum. O da şöyle: bazen boşluğa dalıyorum, gözlerim gidiyor. Ve o an etrafımda böyle nokta nokta yıldız (simler) parlıyor, yere dökülüyor. Bu yaklaşık 1 dakika kadar sürüyor. Acayip bir şey, korkutucu bir yanı yok. Ama görüyorum, resmen baktığım yerde daha doğrusu dalıp gittiğim yerde böyle sanki birisi yukarıdan sim döküyor ve o boşluk parıl parıl, pırıl pırıl parlıyor nokta nokta, benek benek, puan puan. Merak etmeyin henüz delirmedim ama böyle bişi görüyorum. İşte o anlarda kalıyorum öyle, seyre dalıyorum o boşluğu.
Gerçi hep boşlukta gözlerim. Boşluk doluluğum oldu. Bütün dolulukları boşluklarla dolduruyorum bir bir.
Gece telefon çaldığında insan ürker ve korkar ya çünkü kötü bir haberin habercisidir genelde o ses. Dün gece telefon çaldı ve ekrana bakmadan önce ne ürktüm ne de korktum.
Geceyarısı telefon çaldığında aklına kötü bir şey değil de, telefonu açmadan ekranına bakmadan önce ilk olarak O'nun aradığı geliyorsa unutamamışsın demektir.
Hayat kısa, unutmak için bile.
Bu yüzden ikinci bir selam vereyim. Merhabalar olsun.
Daha önce yazdım mı yoksa yazmadım mı hatırlamıyorum. Bir şey görüyorum ara ara. Hani çızgı filmlerde olur ya karakterler bir yere çarparlar ve başlarının üzerinde yıldızlar dönüp durur. Ben bunun gerçeğini fakat bir farklı versiyonunu görüyorum. O da şöyle: bazen boşluğa dalıyorum, gözlerim gidiyor. Ve o an etrafımda böyle nokta nokta yıldız (simler) parlıyor, yere dökülüyor. Bu yaklaşık 1 dakika kadar sürüyor. Acayip bir şey, korkutucu bir yanı yok. Ama görüyorum, resmen baktığım yerde daha doğrusu dalıp gittiğim yerde böyle sanki birisi yukarıdan sim döküyor ve o boşluk parıl parıl, pırıl pırıl parlıyor nokta nokta, benek benek, puan puan. Merak etmeyin henüz delirmedim ama böyle bişi görüyorum. İşte o anlarda kalıyorum öyle, seyre dalıyorum o boşluğu.
Gerçi hep boşlukta gözlerim. Boşluk doluluğum oldu. Bütün dolulukları boşluklarla dolduruyorum bir bir.
Gece telefon çaldığında insan ürker ve korkar ya çünkü kötü bir haberin habercisidir genelde o ses. Dün gece telefon çaldı ve ekrana bakmadan önce ne ürktüm ne de korktum.
Geceyarısı telefon çaldığında aklına kötü bir şey değil de, telefonu açmadan ekranına bakmadan önce ilk olarak O'nun aradığı geliyorsa unutamamışsın demektir.
Hayat kısa, unutmak için bile.
26 Ağustos 2013 Pazartesi
Minicik Bir Kız Çocuğu
Son zamanlarda düşündüğümde ve karşılaştığımızda yüzümü güldüren ender insanlardan birisi. Çünkü gerçekten gülümsetiyor. Bugün yine karşılaştık. Her şeyde bir hayır var diyorlar ya, doğru diyorlar. Benim için hayırlı kısmı gülümsemek oldu. O nasıl mutlu oldu bilemem ama bunu kelimelere dökemediğini biliyorum. Bugün yine karşılaştık. Yine konuşturmaya çalıştım. O kadar ürkek, o kadar masum ve mahcup bir ifadesi var ki, konuşmaya bile korkuyordu. Orta 2'ye geçmiş hem de teşekkürle. Beni hatırlıyor musun diye sordum. Yok dedi. Şoka girdim, nasıl unutursun diye sitem edecektim ki sebebini söyledi. 'O ben değildim, kardeşimdi' dedi. Yine gülümsedi. Aslında onlar iki kızkardeşmiş ve birbirlerine o kadar benziyorlar ki. Masumiyetleri, mahcuplukları anlatamam aynı. Başlarını bile yerden kaldırmıyorlar. Hani ağzı var dili yok dersin ya aynen öyle. Ama bu sefer konuşturdum. Bu sefer gülümsettim. Başını yerden kaldırıp yüzüme baktı. 'Kardeşin beni anlatmadı mı?' diye sordum. Anlatmış kardeşi. Sorarlarsa 'Bi abi beni çok sevdi' dersin demiştim kardeşine. O da öyle demiş soranlara. Söz vermedi ama tamam dedi, derslerine çok çalışacak, büyük kız olacak. Ve ben ne zaman onları görsem aklımda hep aynı soru.
Tartıcı çocuklar insanları mı tartıyor, yoksa insanlığı mı?
Bazen diyorum ki insanl/ar/ık gram etmiyor.
Bi de annem var. Komik kadın, güzel kadın. Zeynebim benim. Ben tıkabasa yemek yiyemeyenlerdenim. 46 çeşit yemek olsa ucundan kıyısından azıcık bir şeyler yer kalkarım doydum diye. Geçen gün yine yemek yemeye çalışıyorum. Tabağı bitiremedim haliyle. 1 çeşit yemek ve 2 kepçe falandır, evet yiyemiyorum. Bugün mesela sabahın köründe kalktım akşam 4 gibi bir şeyler yedim ve halen yemek yemedim. Neyse diyaloğumuza geçiyorum.
- Anne, az bişi kaldı sen yesene.
+ Yemeğe başlarken besmele çektin mi?
- ahahah çekmediysem ne olur?
+ Besmele çektiysen bal olur o yemek bana.
- Şimdi sen bunu yiyecek misin, yemeyecek misin? onu söyle.
+ Sen besmele çektin mi, çekmedin mi? onu söyle.
İkimizde gülüyoruz. Ne ben cevap veriyorum ne de o ama gülüyoruz.
Ben sana zehir yedirir miyim be Zeynebim.
Tartıcı çocuklar insanları mı tartıyor, yoksa insanlığı mı?
Bazen diyorum ki insanl/ar/ık gram etmiyor.
Bi de annem var. Komik kadın, güzel kadın. Zeynebim benim. Ben tıkabasa yemek yiyemeyenlerdenim. 46 çeşit yemek olsa ucundan kıyısından azıcık bir şeyler yer kalkarım doydum diye. Geçen gün yine yemek yemeye çalışıyorum. Tabağı bitiremedim haliyle. 1 çeşit yemek ve 2 kepçe falandır, evet yiyemiyorum. Bugün mesela sabahın köründe kalktım akşam 4 gibi bir şeyler yedim ve halen yemek yemedim. Neyse diyaloğumuza geçiyorum.
- Anne, az bişi kaldı sen yesene.
+ Yemeğe başlarken besmele çektin mi?
- ahahah çekmediysem ne olur?
+ Besmele çektiysen bal olur o yemek bana.
- Şimdi sen bunu yiyecek misin, yemeyecek misin? onu söyle.
+ Sen besmele çektin mi, çekmedin mi? onu söyle.
İkimizde gülüyoruz. Ne ben cevap veriyorum ne de o ama gülüyoruz.
Ben sana zehir yedirir miyim be Zeynebim.
19 Ağustos 2013 Pazartesi
Sustum
2 yıl önce bir yerde 'Seni seviyorum' yazılmış.
Sevilen biraz önce okumuş,
Anlatamaz ne kadar dokunmuş.
Biraz önce bir şey daha dokunmuş. Bak istenilene bak.
Mehir olarak Nur'u ezberle demiş.
Gönülün aradığı bu.
Ama gönüller artık çok yüksek gönüllüler.
Gönül bulur mu o kadar alçağını?
İnşaallah.
Gidemedim aç kapa parantez.
Ne yapsan ne etsen dokunuyor kendine her şey. Susarak çok şey anlatasım var.
Sussam, anlattıklarımı anlar mısınız?
Sevilen biraz önce okumuş,
Anlatamaz ne kadar dokunmuş.
Biraz önce bir şey daha dokunmuş. Bak istenilene bak.
Mehir olarak Nur'u ezberle demiş.
Gönülün aradığı bu.
Ama gönüller artık çok yüksek gönüllüler.
Gönül bulur mu o kadar alçağını?
İnşaallah.
Gidemedim aç kapa parantez.
Ne yapsan ne etsen dokunuyor kendine her şey. Susarak çok şey anlatasım var.
Sussam, anlattıklarımı anlar mısınız?
19 Temmuz 2013 Cuma
Can nası sıkkın anlatamam. Öyle böyle değil. Müslüm Gürses'in bir şarkısı var, ''Dünya yıkılsa bir taş yerinden kaldırmam artık' diye. Öyle bi bıkkınlık, böyle bi sıkkınlık. Sanki yaşanan her gün ateşliyken uyuduğunda görülen kabuslar gibi. Sürekli aklında bir soru 'Neden' diye yankılanıp duruyor. Gökyüzüne ne zaman baksan karalığına eşlik ediyor bağladığı mavilerle. Bir şeyler yaparken hiçbir şey yapmamak gibi bir şey. Eski patronlarımdan birisi böyle anlarda makası eline alıp kâğıt kesermiş. Bense kendimi, kendime alıp lime lime ediyorum kendimi. Farkındayım çok kendim dedim. Çünkü kendimdeyim. Kendimden bir adım atamıyorum. Kendimi ellerimle boğuyorum. Kendimin katiliyim. Herkes masum, ben suçluyum.
Kendim gözlerimin önünde can çekişiyor. Ne zaman 8 kat aşağıya baksam ürperiyorum. Düşerken değil, düştüğünde hissedeceğin acıyı düşünüyorum. Hep 'ya' diye bir ihtimali olan. Gözyaşlarım intihar ediyo, tutamıyorum artık. Gözlerime ne dersem diyeyim, dinlemiyorlar beni. Artık inanmıyorlar, 'Güzel günler göreceğiz' masalına.
Masallar toz siyah.
Yok işte olmuyor, inan olmuyor.
Yapamıyorum, koşmaya çalışıyorum duruyorum.
Nefes almaya çalışıyorum boğuluyorum.
Uyumaya çalışıyorum, ölüyorum.
Birkaç lokma bir şeyler yiyeyim diyorum, tabağın içinde geziniyorum.
İnanır mısın? su bile içmiyorum. Olur da yutkunurum diye.
Çünkü o kadar çok yutkundum ki hayallerimi ademelmasım boğazımı acıtıyor artık.
Şimdi anladım neden bu kadar büyük olduğunu adem elmasımın.
Elmas dediğime bakma beş kuruş etmiyor, alt tarafı bir elma.
Çok sevmek?
Dediğim zaman bilirsiniz hepiniz çok sevmenin ne demek olduğunu.
Bana da anlatınsana çok sevmek nası bişi?
Çok acımak, bak bunu iyi biliyorum. Bütün acılarım apak.
Hepsinin üzerini ince beyaz bir kefenle örttüm ve bana bakıyorlar.
Ölümün yüzünün soğuk oluşu bir şeyi değiştirmiyor.
Öpüyorsun ölümü.
Her gün ölümü öptünüz.
Ve öpüldünüz ölüm tarafından.
Can nası sıkkın anlatamam. Sadece uyumak istiyorum. Öyle bir yorgunum ki
bu yorgunluktan uyuyamıyorum. Gece uykuları ne ki?
Hayat uykularım çalındı benim. Hayata uykusuzum.
Ben hep hayallerde uyudum. Hayallere çok uyumluyum.
Hayallerimde olmasa tükenirdi umudum.
Susmak istiyorum, içim susmuyor. İçim sussa gözlerim söze giriyor.
Gözlerim ne dediğiniz hiç anlaşılmadı. Siz başka bir dilde konuştunuz
başka bir dilde sevdiniz.
Tarih 16 şubat. Ne acı bir tarihtir.
Kara bir leke gibi hayatım boyunca unutamayacağım.
hayatımın boyuncalığı ne kadar sürecek bilmiyorum ama unutamayacağımı biliyorum.
Bak aylar sonra yine buraya sığındım. 5-10 kişi varsınız ya bana yetiyorsunuz.
Hatta siz olmasanız bile yine yazardım. Yazmak bana beni unutturuyor.
Öylece duruyorum hayatta, bir süs eşyası gibi. Bir boşluğu doldurmak için buralardayım sanki.
Kendimin boşluğunu dolduruyorum. Bazen ne yapsam olmuyorum.
Aklım hep tarihlerde, aklım hep geçmişlerde.
Nasıl olmasın ki? Benim gibi insana bu yapılır!
Senin gibi insana da yapılır merak etme.
Hep o bir günün hayaliyle yaşıyor insan
ve o bir gün geldiğinde ardına bakmadan çekip gidiyor kendini.
Çekip gittim kendimi. Olmazdı yapamazdım.
Ben aynada bile kendimi hüzünlü görmeye dayanmıyorken
sana nasıl gösteririm ben diye bir hüznü?
Can çok sıkkın uyuyamadım, şimdi çok uykum var.
Günde 3 saat falan uyuyormuşum, bugün hesapladım. Akşam 6-9 arası.
Bu da uyuyabilirsem ve bir öğün yemek. Geri kalan bütün vaktitler sigara yiyip çay içiyorum.
Gözlerim kapanıyor
Gözlerimi kapatıyorum.
Saat yalnızlık öldü.
Kendim gözlerimin önünde can çekişiyor. Ne zaman 8 kat aşağıya baksam ürperiyorum. Düşerken değil, düştüğünde hissedeceğin acıyı düşünüyorum. Hep 'ya' diye bir ihtimali olan. Gözyaşlarım intihar ediyo, tutamıyorum artık. Gözlerime ne dersem diyeyim, dinlemiyorlar beni. Artık inanmıyorlar, 'Güzel günler göreceğiz' masalına.
Masallar toz siyah.
Yok işte olmuyor, inan olmuyor.
Yapamıyorum, koşmaya çalışıyorum duruyorum.
Nefes almaya çalışıyorum boğuluyorum.
Uyumaya çalışıyorum, ölüyorum.
Birkaç lokma bir şeyler yiyeyim diyorum, tabağın içinde geziniyorum.
İnanır mısın? su bile içmiyorum. Olur da yutkunurum diye.
Çünkü o kadar çok yutkundum ki hayallerimi ademelmasım boğazımı acıtıyor artık.
Şimdi anladım neden bu kadar büyük olduğunu adem elmasımın.
Elmas dediğime bakma beş kuruş etmiyor, alt tarafı bir elma.
Çok sevmek?
Dediğim zaman bilirsiniz hepiniz çok sevmenin ne demek olduğunu.
Bana da anlatınsana çok sevmek nası bişi?
Çok acımak, bak bunu iyi biliyorum. Bütün acılarım apak.
Hepsinin üzerini ince beyaz bir kefenle örttüm ve bana bakıyorlar.
Ölümün yüzünün soğuk oluşu bir şeyi değiştirmiyor.
Öpüyorsun ölümü.
Her gün ölümü öptünüz.
Ve öpüldünüz ölüm tarafından.
Can nası sıkkın anlatamam. Sadece uyumak istiyorum. Öyle bir yorgunum ki
bu yorgunluktan uyuyamıyorum. Gece uykuları ne ki?
Hayat uykularım çalındı benim. Hayata uykusuzum.
Ben hep hayallerde uyudum. Hayallere çok uyumluyum.
Hayallerimde olmasa tükenirdi umudum.
Susmak istiyorum, içim susmuyor. İçim sussa gözlerim söze giriyor.
Gözlerim ne dediğiniz hiç anlaşılmadı. Siz başka bir dilde konuştunuz
başka bir dilde sevdiniz.
Tarih 16 şubat. Ne acı bir tarihtir.
Kara bir leke gibi hayatım boyunca unutamayacağım.
hayatımın boyuncalığı ne kadar sürecek bilmiyorum ama unutamayacağımı biliyorum.
Bak aylar sonra yine buraya sığındım. 5-10 kişi varsınız ya bana yetiyorsunuz.
Hatta siz olmasanız bile yine yazardım. Yazmak bana beni unutturuyor.
Öylece duruyorum hayatta, bir süs eşyası gibi. Bir boşluğu doldurmak için buralardayım sanki.
Kendimin boşluğunu dolduruyorum. Bazen ne yapsam olmuyorum.
Aklım hep tarihlerde, aklım hep geçmişlerde.
Nasıl olmasın ki? Benim gibi insana bu yapılır!
Senin gibi insana da yapılır merak etme.
Hep o bir günün hayaliyle yaşıyor insan
ve o bir gün geldiğinde ardına bakmadan çekip gidiyor kendini.
Çekip gittim kendimi. Olmazdı yapamazdım.
Ben aynada bile kendimi hüzünlü görmeye dayanmıyorken
sana nasıl gösteririm ben diye bir hüznü?
Can çok sıkkın uyuyamadım, şimdi çok uykum var.
Günde 3 saat falan uyuyormuşum, bugün hesapladım. Akşam 6-9 arası.
Bu da uyuyabilirsem ve bir öğün yemek. Geri kalan bütün vaktitler sigara yiyip çay içiyorum.
Gözlerim kapanıyor
Gözlerimi kapatıyorum.
Saat yalnızlık öldü.
11 Temmuz 2013 Perşembe
Yok Yere
Birileri ölüyor, her an birileri son nefesini veriyor. Eğer tanıdığımız bir kişi değilse duymuyoruz bile. Ölümü gözümüze sokulmazsa, kulağımıza çalınmazsa haberimiz yok. Milyarlarca insan var ve her gün yüzlerce, binlerce insan bir şekilde ölüyor. Hiç yere, yok yere diyoruz bazı ölümlere.
Bazı ölümleri DEVleştiriyoruz. Büyütüyoruz gözümüzde, zihnimizde. Düşünüyorum bazen acaba katil kim?
Gerçekten katil kim? Gencecik çocuklar, insanlar ölüyor. Diğerleri bilgisayar başında, telefon başında, bir ekranın karşısında sürekli ağıt yakıyor. Özlü sözlerle ölümleri unutmayacağını söylüyor. Ağlıyor. Samimiyeti beni ilgilendirmiyor. Ölüm söz konusuysa herkes samimidir bana göre.
1-2 hafta sonra herkes her şeyi unutacak. Yine hayatına kaldığı yerde devam edecek. Ölenler öldüğüyle, ailesi bir ömür yasıyla kalacak. İşte ben hep bu kısmı düşünüyorum. Bir şeylerin değişmesi için birilerinin ölmesi gerekiyorsa, değişmesin diyorum ben. Aynen kaldığı yerden devam etsin. Ölmesin diyorum.
Eğer ölmesi gerekiyorsa da canları çok değerli olanlar feda etsin kendini. 19 yaşında çocuklar ölüyor. Biraz önce bunu düşündüm. Hayatımın neresindeydim ben 19 yaşımda. Yazık. En savunmasız, en cahil, en güzel yerindeymişim. Kendim dahil herkesin benden bir beklentisi varmış. Yapıp yapmamam mühim değil. Benden güzel şeyler bekliyorlarmış. Nihayetinde ecel bir başka yerden bakınca. Bunu ancak ölümden dönersen kabulleniyorsun ama böyle ölmemeli insanlar.
En çok nefret ettiğim bu işte. Böyle ölmelerine sebep olanlar. Ecelinin gelmesine böyle sebep olanlar.
Birilerini kurtarmak istiyorsan önce kendini kurtar. Aklınla, zekanla ve bunlarla elde ettiğin güç sayesinde.
İnsanların gazına gelmeyin. Sağlıklı düşünen insan az.
Üst katımızda bir deli oturur. Her anlamda deli işte. Ölümüne deli.
--- Bir gün kadıköy boğadan aşağıya doğru yürüyorum. 3 kişi bağırmaya başladık. İskelenin oraya vardığımızda 100 kişi falandık.
İnsanlar öyle bilinçsiz ki yeter ki biri öne çıksın diye bekliyor herkes. Ve birisi öne çıktığı an arkasına geçiyorlar. Lakin öndeki çok akıllı, tahmin edemeyeceğiniz kadar. Çünkü bir can taşıdığını biliyor. Ölmemesi gerektiğini. Uğrunda verilecek bir canı yok onun için. Ama uğrunda verdirebileceği canlar var.
Çok karışık yazdım ama anladınız.
Hayat ölecek kadar uzun değil. Kısa çok kısa ve bunu iyi değerlendirin.
7 Mayıs 2013 Salı
Kalbim
Selamlar.
Nasıl gidiyor hayat? ya da gidiyor mu? ya da olduğu yerde mi?
Benimki bilmediğiniz gibi. Uzun zamandır yazmıyormuşum. Bugün fark ettim. Nereden başlayacağımı bilmiyorum sadece karman çorman yazmak istiyorum.
Birincisi; bir insan size uzak duruyorsa onu yargılamayın. Kendinize göre nedenler üretmeyin. Sorunun veya sebebin ne olduğunu düşünmeyin. Çünkü düşündüğünüz sebeplerin hiç birisi onun sebebi olmayacak. Lütfen bunu iyiliğiniz için aklınızın en güzel köşesine not edin. Çünkü bu sizi, o kişiye yaklaştırmaktan çok uzaklaştırır. O da biliyordur, onu çok sevdiğinizi, yardım etmek istediğinizi yani sizi. Ama uzak durun. Sevginizle yaklaşmayın. Bırakın o iyi olduğunda ve sebepler geçtiğinde gelir bulur sizi.
İlk fetvamı verdim. Aslında çok yazasım var ama yorgunum. Bugün yanlış adreslerde yanlış arayışlarda bulundum hahah. :))
Neyse şimdi iki fotoğraf arasındaki güzelliklere bakın. :)
Alın size kalbim. Nasıl büyümüş nasıl güzellemiş.
Nasıl gidiyor hayat? ya da gidiyor mu? ya da olduğu yerde mi?
Benimki bilmediğiniz gibi. Uzun zamandır yazmıyormuşum. Bugün fark ettim. Nereden başlayacağımı bilmiyorum sadece karman çorman yazmak istiyorum.
Birincisi; bir insan size uzak duruyorsa onu yargılamayın. Kendinize göre nedenler üretmeyin. Sorunun veya sebebin ne olduğunu düşünmeyin. Çünkü düşündüğünüz sebeplerin hiç birisi onun sebebi olmayacak. Lütfen bunu iyiliğiniz için aklınızın en güzel köşesine not edin. Çünkü bu sizi, o kişiye yaklaştırmaktan çok uzaklaştırır. O da biliyordur, onu çok sevdiğinizi, yardım etmek istediğinizi yani sizi. Ama uzak durun. Sevginizle yaklaşmayın. Bırakın o iyi olduğunda ve sebepler geçtiğinde gelir bulur sizi.
İlk fetvamı verdim. Aslında çok yazasım var ama yorgunum. Bugün yanlış adreslerde yanlış arayışlarda bulundum hahah. :))
Neyse şimdi iki fotoğraf arasındaki güzelliklere bakın. :)
Alın size kalbim. Nasıl büyümüş nasıl güzellemiş.
12 Kasım 2012 Pazartesi
Ağaç Dikin
Mekanı cennet olsun, güzel insanın birisi söylemiş bu cümleyi.
''Birileri, sürekli ne kadar mutsuz olduğumuzu anlatıyor bize.''
Daha doğrusu yazmış, öyle de güzel şeyler yazmış ki. Bir merhaba demek isterdim ama geç kaldım. Ondan geriye bu güzel cümleler kalmış. Canım sıkıldığı zamanlarda yazdıklarını açıp okurum.
Siz de fark ettiniz mi? Birileri sürekli ne kadar mutsuz olduğumuzu ve mutlu olamayacağımızı anlatıyor. Mutluluğun onların gösterdiği şeylerde (her şey) yerlerde ve şekillerde elde edileceğini inandırıyorlar, empoze ediyorlar, aşılıyorlar, beyin yıkıyorlar.
En başından başlıyor bu. Evet önce ailen tarafından.
Okulu bitirmen lazım. Bitiremezsen başarısız olursun ve başarısız olursan hiçbir şey olamazsın. Okulu bitirmek bir başarı göstergesi ve mutluluğa giden yolun ilk adımı. Geçen gün bir yazı okumuştum. 'Bu nesil tost ve testten başka hiçbir şey bilmiyor.'' Gerçekten durum bu kadar vahim. Bence anaokulu yerine Anne ve Baba okulu yani Anababa okulu olmalı. İnsanlara nasıl bir anne ve baba olmaları gerektiği öğretilmeli. Asla öğrenemeyecekler bir insana 'yapma' dediğin bir şeyi yapacağını ve 'yap' dediğin şeyi yapmayacağını. Asla öğrenemeyecekler asla. Temel fıkrası var bununla ilgili komik ama uzun.
Okul bittikten sonra iş hayatı. Asla istediğin gibi bir iş ve işveren ile karşılaşamayacaksın. Kendi işin olsa bile bu sefer müşterilerin, iş ilişkilerin berbat olacak. Ama yine de çalışman lazım. Para kazanman lazım. Çünkü bu şekilde mutlu olacaksın. Eğer bunları yapmazsan mutsuzsun.
Evlilik ve çocuklar geliyor. Köle gibi çalışacaksın. Ahahah en büyük ayrıntı. Sigortalı olacaksın. Şu sigorta olayından nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmedim. Herkes 30 yıl sonrasının hesabını yapıyor. O kadar eminler ki emekli olacaklarından. Geçen gün yine bahsi açıldı. Dedim ki; 'eğer 60 yıl yaşayıp, köle gibi çalışıp, yaşlandığında hayatını idame ettirecek kadar bir parayı kenara koyamadıysan o çalıştığın 30 yılın .... bilmem ne. Doğru söylüyorsun palyaço dediler.
Şu mutsuzluğa geri döneyim.
Ailen, arkadaşların, gazeteler, televizyonlar, radyolar, sokaktaki reklam bilboardları, tabelalar, afişler, her bir şey sana mutsuz olduğunu hissettirmeye çalışıyor. Hep onların gösterdiklerine sahip olman gerekliliğini sana empoze ediyorlar. Sürekli bir şeyler alman gerekli, sürekli sistemi çeviren çarklardan biri olmalısın.
Ev, araba, bilgisayar, televizyon, cep telefonu, yatak odası, yemek odası, elbise, ve binlercesi. Sürekli bunların daha yeni modelini, daha iyisini almalısın. Bunları almaz ve tüketmez isen mutsuzsun. Çünkü onlara sahip olan insanlar çok mutlu hatta dünyanın en mutlu insanı. Son model arabaya biniyorlar, villada yaşıyorlar, her gece eğleniyorlar, istedikleri zaman yurtdışına tatile gidiyorlar, kısaca hayatlarını yaşıyorlar ve mutlular.
Onların bu mutluluğunu (mutsuzluğunu) göstererek sana mutsuzluğunu bir ayna gibi yansıtıyorlar.
Bak en basit örneğini veriyorum. Bayramda tüm sosyete (cemiyet hayatı hahah) new york'a gitti. Ve hepsi bin pişman oldu gittiğine. Adamlar hava durumuna bile bakmıyorlar. O kadar ne yaptığını bilmez haldeler. Ve hepsi 2-3 gün esir kaldı oralarda kasırga yüzünden. Sadece paraları var. Ama tv ve gazetede sürekli onları havaalanında giderken gösterdiler. İnan kaç tane insan televizyonda 'acaba bir gün oralara gidebilecek miyim, öyle bir hayat yaşayabilecek miyim?' diye hayal kurmuştur ve bu yüzden mutsuz olmuştur. Ama işte devamını bilmiyorlar. Hepsi gittiği için mutsuz oldu ve lanet ederek geri döndüler.
Aslında onlarda mutsuz, herkes mutsuz. Değişen tek şey onların biraz daha zengin olması, başka hiçbir şey değil. Onların zenginliğini gösterip, onlara özenmeni ve deli gibi ya da köle gibi çalışıp mutlu olacağına inanmanı istiyorlar, sana sürekli sanal mutsuzluğunu hatırlatarak.
Sözü değiştiriyorum.
'Birileri sürekli ne kadar köle olmamız gerektiğini anlatıyor bize.'
Onların gösterdiklerini izlemeliyiz.
Onların 'al' dediklerini almalıyız
Onların yaşamamızı istediği hayatı yaşamalıyız.
Onların hayallerini gerçekleştirmeliyiz.
En kötüsü bu işte. İnsanlar kendi hayallerini gerçekleştirmek yerine hep başkalarının hayallerini gerçekleştirmek için hummalı bir çaba içinde. Adamın maaşı en fazla 1000-1500 tl bir rakam. Ve bu adam bu paraya 1 ay çalışıyor. Hem de nefret ederek, her sabah asık bir suratla o işyerine giderek. Fakat bu adam sırf millet alıyor diye, internete giriyor diye, facebook ve twitter denilen zımbırtıya girmek için iphone telefon alıyor. Cevabı hazır. ''ama taksitle ve kampanyası var, bedava konuşma ve mesajı, şu kadar gigabayt interneti var.'' Telefon kaç para 2700 tl. Yaklaşık olarak ömrünün 2 ayını bir telefon almak için çalışarak geçirecek, haberi bile yok bundan. Kim bilir o parayla hangi hayalini gerçekleştirir ya da üstüne biraz daha para koyarak daha güzel bir hayaline yaklaşır.
Çok uzattım ve yazıyı çorba ettim. Birileri bize mutsuz olduğumuzu anlatmıyor. Köle olmamız gerektiğini reklamlarla anlatmaya çalışıyor. Reklamlar aldatmacadan ve görüntüden ibaret. Aslında bir çoğuna ihtiyacımız yok. Onlar olmadan da mutlu olabiliriz ve inan onlara sahip olan insanların bir çoğu mutlu değil. Senin değer vermediğin bir çok şeye onlar hasret. Yerinde olmak isteyen binlerce insan var bu dünyada.
Ve mutsuzluk dünyanın her yerinde var merak etme. Bu cümleyi söyleyen insan Avrupa görmüş insan. Yaşamış, batmış ve tekrar çıkmış bir insan. Çiçek ve ağaç dikmenin mutlu ettiğini bilen bir insan.
O zaman ne yapıyoruz, ağaç dikiyoruz hahah.
Haydi güzel zamanlar.
Ve kendinize, sevdiklerinize güzel bakın.
''Birileri, sürekli ne kadar mutsuz olduğumuzu anlatıyor bize.''
Daha doğrusu yazmış, öyle de güzel şeyler yazmış ki. Bir merhaba demek isterdim ama geç kaldım. Ondan geriye bu güzel cümleler kalmış. Canım sıkıldığı zamanlarda yazdıklarını açıp okurum.
Siz de fark ettiniz mi? Birileri sürekli ne kadar mutsuz olduğumuzu ve mutlu olamayacağımızı anlatıyor. Mutluluğun onların gösterdiği şeylerde (her şey) yerlerde ve şekillerde elde edileceğini inandırıyorlar, empoze ediyorlar, aşılıyorlar, beyin yıkıyorlar.
En başından başlıyor bu. Evet önce ailen tarafından.
Okulu bitirmen lazım. Bitiremezsen başarısız olursun ve başarısız olursan hiçbir şey olamazsın. Okulu bitirmek bir başarı göstergesi ve mutluluğa giden yolun ilk adımı. Geçen gün bir yazı okumuştum. 'Bu nesil tost ve testten başka hiçbir şey bilmiyor.'' Gerçekten durum bu kadar vahim. Bence anaokulu yerine Anne ve Baba okulu yani Anababa okulu olmalı. İnsanlara nasıl bir anne ve baba olmaları gerektiği öğretilmeli. Asla öğrenemeyecekler bir insana 'yapma' dediğin bir şeyi yapacağını ve 'yap' dediğin şeyi yapmayacağını. Asla öğrenemeyecekler asla. Temel fıkrası var bununla ilgili komik ama uzun.
Okul bittikten sonra iş hayatı. Asla istediğin gibi bir iş ve işveren ile karşılaşamayacaksın. Kendi işin olsa bile bu sefer müşterilerin, iş ilişkilerin berbat olacak. Ama yine de çalışman lazım. Para kazanman lazım. Çünkü bu şekilde mutlu olacaksın. Eğer bunları yapmazsan mutsuzsun.
Evlilik ve çocuklar geliyor. Köle gibi çalışacaksın. Ahahah en büyük ayrıntı. Sigortalı olacaksın. Şu sigorta olayından nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmedim. Herkes 30 yıl sonrasının hesabını yapıyor. O kadar eminler ki emekli olacaklarından. Geçen gün yine bahsi açıldı. Dedim ki; 'eğer 60 yıl yaşayıp, köle gibi çalışıp, yaşlandığında hayatını idame ettirecek kadar bir parayı kenara koyamadıysan o çalıştığın 30 yılın .... bilmem ne. Doğru söylüyorsun palyaço dediler.
Şu mutsuzluğa geri döneyim.
Ailen, arkadaşların, gazeteler, televizyonlar, radyolar, sokaktaki reklam bilboardları, tabelalar, afişler, her bir şey sana mutsuz olduğunu hissettirmeye çalışıyor. Hep onların gösterdiklerine sahip olman gerekliliğini sana empoze ediyorlar. Sürekli bir şeyler alman gerekli, sürekli sistemi çeviren çarklardan biri olmalısın.
Ev, araba, bilgisayar, televizyon, cep telefonu, yatak odası, yemek odası, elbise, ve binlercesi. Sürekli bunların daha yeni modelini, daha iyisini almalısın. Bunları almaz ve tüketmez isen mutsuzsun. Çünkü onlara sahip olan insanlar çok mutlu hatta dünyanın en mutlu insanı. Son model arabaya biniyorlar, villada yaşıyorlar, her gece eğleniyorlar, istedikleri zaman yurtdışına tatile gidiyorlar, kısaca hayatlarını yaşıyorlar ve mutlular.
Onların bu mutluluğunu (mutsuzluğunu) göstererek sana mutsuzluğunu bir ayna gibi yansıtıyorlar.
Bak en basit örneğini veriyorum. Bayramda tüm sosyete (cemiyet hayatı hahah) new york'a gitti. Ve hepsi bin pişman oldu gittiğine. Adamlar hava durumuna bile bakmıyorlar. O kadar ne yaptığını bilmez haldeler. Ve hepsi 2-3 gün esir kaldı oralarda kasırga yüzünden. Sadece paraları var. Ama tv ve gazetede sürekli onları havaalanında giderken gösterdiler. İnan kaç tane insan televizyonda 'acaba bir gün oralara gidebilecek miyim, öyle bir hayat yaşayabilecek miyim?' diye hayal kurmuştur ve bu yüzden mutsuz olmuştur. Ama işte devamını bilmiyorlar. Hepsi gittiği için mutsuz oldu ve lanet ederek geri döndüler.
Aslında onlarda mutsuz, herkes mutsuz. Değişen tek şey onların biraz daha zengin olması, başka hiçbir şey değil. Onların zenginliğini gösterip, onlara özenmeni ve deli gibi ya da köle gibi çalışıp mutlu olacağına inanmanı istiyorlar, sana sürekli sanal mutsuzluğunu hatırlatarak.
Sözü değiştiriyorum.
'Birileri sürekli ne kadar köle olmamız gerektiğini anlatıyor bize.'
Onların gösterdiklerini izlemeliyiz.
Onların 'al' dediklerini almalıyız
Onların yaşamamızı istediği hayatı yaşamalıyız.
Onların hayallerini gerçekleştirmeliyiz.
En kötüsü bu işte. İnsanlar kendi hayallerini gerçekleştirmek yerine hep başkalarının hayallerini gerçekleştirmek için hummalı bir çaba içinde. Adamın maaşı en fazla 1000-1500 tl bir rakam. Ve bu adam bu paraya 1 ay çalışıyor. Hem de nefret ederek, her sabah asık bir suratla o işyerine giderek. Fakat bu adam sırf millet alıyor diye, internete giriyor diye, facebook ve twitter denilen zımbırtıya girmek için iphone telefon alıyor. Cevabı hazır. ''ama taksitle ve kampanyası var, bedava konuşma ve mesajı, şu kadar gigabayt interneti var.'' Telefon kaç para 2700 tl. Yaklaşık olarak ömrünün 2 ayını bir telefon almak için çalışarak geçirecek, haberi bile yok bundan. Kim bilir o parayla hangi hayalini gerçekleştirir ya da üstüne biraz daha para koyarak daha güzel bir hayaline yaklaşır.
Çok uzattım ve yazıyı çorba ettim. Birileri bize mutsuz olduğumuzu anlatmıyor. Köle olmamız gerektiğini reklamlarla anlatmaya çalışıyor. Reklamlar aldatmacadan ve görüntüden ibaret. Aslında bir çoğuna ihtiyacımız yok. Onlar olmadan da mutlu olabiliriz ve inan onlara sahip olan insanların bir çoğu mutlu değil. Senin değer vermediğin bir çok şeye onlar hasret. Yerinde olmak isteyen binlerce insan var bu dünyada.
Ve mutsuzluk dünyanın her yerinde var merak etme. Bu cümleyi söyleyen insan Avrupa görmüş insan. Yaşamış, batmış ve tekrar çıkmış bir insan. Çiçek ve ağaç dikmenin mutlu ettiğini bilen bir insan.
O zaman ne yapıyoruz, ağaç dikiyoruz hahah.
Haydi güzel zamanlar.
Ve kendinize, sevdiklerinize güzel bakın.
1 Kasım 2012 Perşembe
Hayal
Sözlükte birileri ile ilgili yorumları okuyordum da kendi kendime güldüm.
Düşünsene yaşlanıyorsun ve sana soruyorlar. Gençliğinizde ne yaptınız? Mesleğiniz neydi. Neler yaptınız, kısaca anlatır mısınız?
- Blog yazarıydım, Twitter fenomeniydim, Sözlükte yazardım.
Ahaha ne acı değil mi? Sen bir ömür yaşa, yaşlan ve adının yanında bu sıfatsızlıklar yer alsın. Kapitalist sistemin içine gir ve öl demek istemiyorum. Sistemin dışında durmak bile sistemin içinde yer almak. Bir şeyin panzehiri, zehirin kendisi. Onu, onunla yok edebiliyorsun bazen. O yüzden insanlar anlam veremeseler bile hayallerine güzel bir şeyler hayal et. Çünkü sınır, sınırı yok. Senin ve hayallerinin. Ve şu hayatta en mutlu insanlar hayal kurup onları gerçekleştirenler. Hayalleri olan insanları severim çok severim. Gerçekleşmeyecek hayaller kursalar bile. Çünkü dünya o kadar güzel bir yer değil ve insan kendini, kendine göre bir şekilde mutlu etmeli. Bir çocuğun yüzünü gülümsetmenin bile hayalini kurmak ve bunu gerçekleştirmek ne kadar büyük bir mutluluk. Bir insanı tanımak istiyorsan ona; yaşını, doğduğu yeri, bitirdiği okulları, memleketini değil hayallerini sor. Yapmak istediklerini, aklındakileri. Sana ancak o zaman kendini anlatır. Yoksa duydukların rakamlar ve isimlerden ibarettir.
Bir arkadaşım var. Öyle uçuk bir hayali var ki. Eğer gerçekleştirirse milyon dolar para edecek bir şey. Uğraşıyor bakalım yapabilecek mi. Bir başka projesi daha var. O biraz daha normal gibi. Yapılması basit bir şey ve de çok güzel. Düşünsene ona soruyorlar yıllar sonra, gençliğinizde ne yaptınız diye. İnsanlığa faydalı bir icat. Ne kadar güzel bir cevap olurdu bu.
Hayal kurmak güzeldir. Neden güzel biliyor musun?
İnsan başkalarının değil kendi hayallerini gerçekleştirmek için yaşamalı. Bu yüzden güzel.
Düşünsene yaşlanıyorsun ve sana soruyorlar. Gençliğinizde ne yaptınız? Mesleğiniz neydi. Neler yaptınız, kısaca anlatır mısınız?
- Blog yazarıydım, Twitter fenomeniydim, Sözlükte yazardım.
Ahaha ne acı değil mi? Sen bir ömür yaşa, yaşlan ve adının yanında bu sıfatsızlıklar yer alsın. Kapitalist sistemin içine gir ve öl demek istemiyorum. Sistemin dışında durmak bile sistemin içinde yer almak. Bir şeyin panzehiri, zehirin kendisi. Onu, onunla yok edebiliyorsun bazen. O yüzden insanlar anlam veremeseler bile hayallerine güzel bir şeyler hayal et. Çünkü sınır, sınırı yok. Senin ve hayallerinin. Ve şu hayatta en mutlu insanlar hayal kurup onları gerçekleştirenler. Hayalleri olan insanları severim çok severim. Gerçekleşmeyecek hayaller kursalar bile. Çünkü dünya o kadar güzel bir yer değil ve insan kendini, kendine göre bir şekilde mutlu etmeli. Bir çocuğun yüzünü gülümsetmenin bile hayalini kurmak ve bunu gerçekleştirmek ne kadar büyük bir mutluluk. Bir insanı tanımak istiyorsan ona; yaşını, doğduğu yeri, bitirdiği okulları, memleketini değil hayallerini sor. Yapmak istediklerini, aklındakileri. Sana ancak o zaman kendini anlatır. Yoksa duydukların rakamlar ve isimlerden ibarettir.
Bir arkadaşım var. Öyle uçuk bir hayali var ki. Eğer gerçekleştirirse milyon dolar para edecek bir şey. Uğraşıyor bakalım yapabilecek mi. Bir başka projesi daha var. O biraz daha normal gibi. Yapılması basit bir şey ve de çok güzel. Düşünsene ona soruyorlar yıllar sonra, gençliğinizde ne yaptınız diye. İnsanlığa faydalı bir icat. Ne kadar güzel bir cevap olurdu bu.
Hayal kurmak güzeldir. Neden güzel biliyor musun?
İnsan başkalarının değil kendi hayallerini gerçekleştirmek için yaşamalı. Bu yüzden güzel.
Hiç Sevmediğin Şeyler İyi Gelebilir & Dene
Hayatı futbol olan insanlar var. Bu akşam daha net fark ettim. Bir kaç haftadır kafam dağılsın diye bu millet ne yapıyor bir bakayım diye maçlara gidiyorum. Gittiğim tribün, oturduğum koltuk aynı, yani anlayacağın kombine. Belirteyim bana ait değil, hayatta da almam zaten. Her neyse yanımızdaki koltukta genç bir çocuk oturuyor. Bu hafta uyanıklık yapıp yanına oturmadım hahah (uyanıklığa bak) başıma gelecekleri bildiğim için.
Abi, abla, kardeş, canımın içi, değerli ve güzel arkadaşım (vurgulu yazıyorum bunları) bir insan 90 dakika konuşabilir mi? Bir insan 90 dakika hiç susmadan yorum, analiz, teknik ve taktik konular hakkında konuşabilir mi? Kafa ütüleyebilir mi? Para vermişsin, o stada gelmişsin karşılığını al işte, otur maçını izle. Yok, her pozisyonda, her harekette bir yorum yapacak illa ki. O kadar konuşacak cümleyi nereden buluyorsun. Hepsini geç, maçı hangi ara izliyorsun sen.
İlk yarı bitti, bahsettiğim çocuğun yanındaki arkadaşım ''Palyaço yer değiştirelim'' diyor. Erol Taş gibi kahkaha atıyorum. Kafamı şey yaptı diyor. Değiştirir miyim? Elbette değiştirmem.
Kombine alma komşu al diye boşuna dememişler. Stres atacağın yerde stres sahibi oluyorsun.
Maçlara niye gidiyorum? Sözlükte bir başlıkta bir yazı okumuştum. Her hafta hiç ilgisi olmadığı halde, benim gibi sadece futbolun f'sinden haberdar olduğu halde amatör lig maçlarına giden bir arkadaşın yazısıydı. Gerçekten, maçını izlediği takıma, oyunculara, futbol kurallarına her bir şeye yabancıymış ve buna rağmen maçlara bir sene boyunca gitmiş. Onun gittiği sebepten gidiyorum. Hiç ilgilenmediğin daha önce senin dikkatini çekmemiş şeyler bile seni biraz olsun senden, saplanıp kaldığın içinden uzaklaştırabilir. Değişiklik iyidir. Hani keyfim yok diye kaçarsın ya her şeyden. Bazen kaçmamak iyidir, keyfin olmasa bile.
Ne kadar anlamadığımı alttaki satırlarda anlatacağım.
Maçın başlamasına yakın oyuncular ısınmak için sahaya çıkıyorlar. Bir futbolcu bizim olduğumuz tribüne doğru koşuyor.
Ben - Bu bize doğru koşan Umut Bulut mu?
Arkadaş - Allahım yarabbim (çıldırma efektleri) Eboue'ye Umut diyor ya.
Dalyaço ve ben yarılıyorum. Emmanuel Eboue siyahi bir futbolcu. Umut ise bildiğimiz Türk. Beyaz, esmer tenli bir adam. Adamları tanımayı bırak bu kadar net karıştırıyorum. Umut'a Burak desem neyse. Ben futboldan hiç anlamıyorum ama yine de gidiyorum hahah.
Ve hayatı futbol olan bu adamları sanki safariye çıkmış, bilmediği bir doğayı ilk defa gören insan gibi etrafı izliyorum. Ve maç oynanırken en çok aklımdan geçen şey gol falan değil ''Acaba deprem olsa bu çatı üstümüze yıkılsa kurtulabilir miyiz?'' böyle sorular ahah.
Abi, abla, kardeş, canımın içi, değerli ve güzel arkadaşım (vurgulu yazıyorum bunları) bir insan 90 dakika konuşabilir mi? Bir insan 90 dakika hiç susmadan yorum, analiz, teknik ve taktik konular hakkında konuşabilir mi? Kafa ütüleyebilir mi? Para vermişsin, o stada gelmişsin karşılığını al işte, otur maçını izle. Yok, her pozisyonda, her harekette bir yorum yapacak illa ki. O kadar konuşacak cümleyi nereden buluyorsun. Hepsini geç, maçı hangi ara izliyorsun sen.
İlk yarı bitti, bahsettiğim çocuğun yanındaki arkadaşım ''Palyaço yer değiştirelim'' diyor. Erol Taş gibi kahkaha atıyorum. Kafamı şey yaptı diyor. Değiştirir miyim? Elbette değiştirmem.
Kombine alma komşu al diye boşuna dememişler. Stres atacağın yerde stres sahibi oluyorsun.
Maçlara niye gidiyorum? Sözlükte bir başlıkta bir yazı okumuştum. Her hafta hiç ilgisi olmadığı halde, benim gibi sadece futbolun f'sinden haberdar olduğu halde amatör lig maçlarına giden bir arkadaşın yazısıydı. Gerçekten, maçını izlediği takıma, oyunculara, futbol kurallarına her bir şeye yabancıymış ve buna rağmen maçlara bir sene boyunca gitmiş. Onun gittiği sebepten gidiyorum. Hiç ilgilenmediğin daha önce senin dikkatini çekmemiş şeyler bile seni biraz olsun senden, saplanıp kaldığın içinden uzaklaştırabilir. Değişiklik iyidir. Hani keyfim yok diye kaçarsın ya her şeyden. Bazen kaçmamak iyidir, keyfin olmasa bile.
Ne kadar anlamadığımı alttaki satırlarda anlatacağım.
Maçın başlamasına yakın oyuncular ısınmak için sahaya çıkıyorlar. Bir futbolcu bizim olduğumuz tribüne doğru koşuyor.
Ben - Bu bize doğru koşan Umut Bulut mu?
Arkadaş - Allahım yarabbim (çıldırma efektleri) Eboue'ye Umut diyor ya.
Dalyaço ve ben yarılıyorum. Emmanuel Eboue siyahi bir futbolcu. Umut ise bildiğimiz Türk. Beyaz, esmer tenli bir adam. Adamları tanımayı bırak bu kadar net karıştırıyorum. Umut'a Burak desem neyse. Ben futboldan hiç anlamıyorum ama yine de gidiyorum hahah.
Ve hayatı futbol olan bu adamları sanki safariye çıkmış, bilmediği bir doğayı ilk defa gören insan gibi etrafı izliyorum. Ve maç oynanırken en çok aklımdan geçen şey gol falan değil ''Acaba deprem olsa bu çatı üstümüze yıkılsa kurtulabilir miyiz?'' böyle sorular ahah.
18 Ekim 2012 Perşembe
Bu Aralar Çok Kibarım
Teşekkür ederim.
Beni anlamadığınız için. Bir kez olsun dinleyip bana hak vermediğiniz için. Sustuğumda gözlerime bakıp anlat demediğiniz için, konuştuğumda 'haklısın' diyemediğiniz için.
Teşekkür ederim.
Üst üste sigara içtiğimde 'içme' dediğiniz için. Bir kez olsun 'neden bu kadar çok içiyorsun' diye sormadığınız için. Ne yapsam 'yapma!' ne yapmasam 'yap' dediğiniz için. Yanımdaki boşluğu doldurmadığınız için. Ellerinizi uzatmadığınız için, ellerinizin kısalığı için, gözlerinizin körlüğü için, kulaklarınızın sağırlığı için.
Teşekkür ederim.
Nasılsın diye sormadığınız için. Adınız kadar emin olduğunuz 'iyiyim' cevabını duyacağınızı bildiğinizi zannettiğiniz için. Bana hiç dinlemediğim şarkıları yüzlerce kez dinlettirip sevdirdiğiniz için. Filmlerle, kitaplarla ve iç sesimle bitmek bilmeyen gecelerde vakit geçirttiğiniz için.
Teşekkür ederim.
Bana bunları yazdırdığınız için kızmıyorum size. Müteşekkirim aksine. Siz olmasaydınız? Sahi siz hiç var mıydınız? düşürmeyin başınızı önünüze. Cevabını bile duymak istemiyorum sorduğum soruların. Bir teşekkür de sustuğunuz için.
Teşekkür ederim.
Bir gün kendinize dönüp neden diye soracaksınız ya. Cevabı olmayan sorular insanı en çok yaralar ve yaralar bilirsin sadece açanlar tarafından kapanırlar. Kapanmayacak bir yara açtığınız için de bir teşekkür.
Ve hepsini unut gitsin en çok koyan ne biliyor musun? Bir kez, bir kez 'neden?' diye sorulmadı.
Teşekkür ederim.
Bana her şeye rağmen gülmeyi öğrettiğiniz için. Sizi gülebildiğime inandırabildiğim için.
Teşekkür ederim.
Bu teşekkür de emeği geçen herkese teşekkürler.
Beni anlamadığınız için. Bir kez olsun dinleyip bana hak vermediğiniz için. Sustuğumda gözlerime bakıp anlat demediğiniz için, konuştuğumda 'haklısın' diyemediğiniz için.
Teşekkür ederim.
Üst üste sigara içtiğimde 'içme' dediğiniz için. Bir kez olsun 'neden bu kadar çok içiyorsun' diye sormadığınız için. Ne yapsam 'yapma!' ne yapmasam 'yap' dediğiniz için. Yanımdaki boşluğu doldurmadığınız için. Ellerinizi uzatmadığınız için, ellerinizin kısalığı için, gözlerinizin körlüğü için, kulaklarınızın sağırlığı için.
Teşekkür ederim.
Nasılsın diye sormadığınız için. Adınız kadar emin olduğunuz 'iyiyim' cevabını duyacağınızı bildiğinizi zannettiğiniz için. Bana hiç dinlemediğim şarkıları yüzlerce kez dinlettirip sevdirdiğiniz için. Filmlerle, kitaplarla ve iç sesimle bitmek bilmeyen gecelerde vakit geçirttiğiniz için.
Teşekkür ederim.
Bana bunları yazdırdığınız için kızmıyorum size. Müteşekkirim aksine. Siz olmasaydınız? Sahi siz hiç var mıydınız? düşürmeyin başınızı önünüze. Cevabını bile duymak istemiyorum sorduğum soruların. Bir teşekkür de sustuğunuz için.
Teşekkür ederim.
Bir gün kendinize dönüp neden diye soracaksınız ya. Cevabı olmayan sorular insanı en çok yaralar ve yaralar bilirsin sadece açanlar tarafından kapanırlar. Kapanmayacak bir yara açtığınız için de bir teşekkür.
Ve hepsini unut gitsin en çok koyan ne biliyor musun? Bir kez, bir kez 'neden?' diye sorulmadı.
Teşekkür ederim.
Bana her şeye rağmen gülmeyi öğrettiğiniz için. Sizi gülebildiğime inandırabildiğim için.
Teşekkür ederim.
Bu teşekkür de emeği geçen herkese teşekkürler.
16 Eylül 2012 Pazar
Garip Bir Rüya
''Sahil kenarında yürüyorum tek başıma. Başımı düşüncelerimden kaldırdığımda etrafa bakınıyorum. 3 engelli arkadaşın önünden geçiyorum 2 kız 1 erkek. Oturmuşlar bir şeyler konuşuyorlar. Önlerinden geçerken yüzlerine bakmıyorum, sadece engelli olduklarını fark ediyorum. Hep beraber sırtlarını denize dönmüş yolu seyrediyorlar ve gelip geçen insanları. En sonda oturan kızın yanındaki sandalye boş. Tam uzaklaşmak üzereyken o kız bir şey söylüyor.
'Güçsüzüm.'
Bu kelimeyi duyar duymaz geri dönüyorum. Yanındaki boş sandalyeyi yabancı varlığımla dolduruyorum. Oturuyorum, şaşırıyor bu yabancı samimiyete, gülümsüyorum. O sahilde tek başına dolaşan insan düşüncesi gidiyor yüzümden. Güzel kızın yüzündeki hüzünlü güzellik bir gülümseme getiriyor yüzüme.
'Neyin var.' diyorum.
'Güçsüzüm.' diyor tekrardan.
Ellerimi gösteriyorum.
'Bak, ben de.' diyorum.
'Tut, tut ellerimden, korkma tut' diyorum, titreyen ellerimi göstererek.
'Yalnızım' diyor.
'Gözlerime bak' diyorum.
'Ağlamıyorum ama gözlerimden akan bir şeyler var senin gibi.' diyorum.
O da gülümsüyor bu lafıma, anlıyor ne demek istediğimi.''
Yorgun ve bitkin bir günün sonunda gördüğüm garip bir rüya. Evet, ilk defa bir rüyayı tüm detaylarıyla hatırlıyorum. Garip kısmı bu mu yoksa rüyanın kendisi mi bilemedim. Ayrıca şu atasözünü unutmayın.
Viski tüm kötülüklerin anasıdır.
'Güçsüzüm.'
Bu kelimeyi duyar duymaz geri dönüyorum. Yanındaki boş sandalyeyi yabancı varlığımla dolduruyorum. Oturuyorum, şaşırıyor bu yabancı samimiyete, gülümsüyorum. O sahilde tek başına dolaşan insan düşüncesi gidiyor yüzümden. Güzel kızın yüzündeki hüzünlü güzellik bir gülümseme getiriyor yüzüme.
'Neyin var.' diyorum.
'Güçsüzüm.' diyor tekrardan.
Ellerimi gösteriyorum.
'Bak, ben de.' diyorum.
'Tut, tut ellerimden, korkma tut' diyorum, titreyen ellerimi göstererek.
'Yalnızım' diyor.
'Gözlerime bak' diyorum.
'Ağlamıyorum ama gözlerimden akan bir şeyler var senin gibi.' diyorum.
O da gülümsüyor bu lafıma, anlıyor ne demek istediğimi.''
Yorgun ve bitkin bir günün sonunda gördüğüm garip bir rüya. Evet, ilk defa bir rüyayı tüm detaylarıyla hatırlıyorum. Garip kısmı bu mu yoksa rüyanın kendisi mi bilemedim. Ayrıca şu atasözünü unutmayın.
Viski tüm kötülüklerin anasıdır.
30 Ağustos 2012 Perşembe
İ Spit On Your Grave
Bu filmi blogda daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum. Eğer izlemediysen lütfen izle. Bir insan olarak bazı sahnelere dayanamayabilirsin.
İşte bir insan olarak dayanamayacağın sahneler ikiye ayrılmış bu filmde.
1. sahne tecavüz sahneleri. Şu an filmi düşünüyorum ve aklımda kalan; tecavüze uğrarken kadının suratını çamurun içine batırışları. Nehire daha doğrusu ölüme atlayışı, ormanın içinde kendinden geçmiş bir şekilde yarı baygın yürüyüşü. Ben bu sahnelere dayanamadım.
2. sahne ise tecavüz edenlerin öldürülme sahneleri.
Ben olsam ne yapardım diye düşünüyorum. Gerçeği söyleyeyim silah bile tutamam ben, cidden. Tutamadım da. Bir zamanlar zorla silah tutmuştum, zoraki. Onun dışında ömrüm boyunca elime bile almadım. Bir canlıya yaptığım en büyük işkence ise sivrisineklere yaptığımdır başka bir şey değil. Gel gör ki, filmi düşünüyorum.
Gazetelerde, televizyonlarda her gün tecavüz-kadına şiddet-kadınların ölüm haberlerini okuyorum. Her gün giderek artıyor. Artacak, azalmayacak bunu da iyi biliyorum.
Düşünemiyorum. İnsanın düşünme yetisini kaybettiği zamanlar oluyor. Kız kardeşim olsaydı diyorum. Onun gözlerine bakamazdım, ölürdüm o an orada. Dayanamam ben gerçekten dayanamam. Birisinin hasta olduğunun haberini bile alınca panik oluyorum. Elim ayağıma dolaşıyor. Hastaneye gidemiyorum. Birisi ''iyi'' diye beni arasın, haber versin diye bekliyorum.
Yazmak istediğimi bile yazamadım, sadece saçmaladığımın farkındayım. Filmi izlemediyseniz izleyin, lütfen.
- O sadece masum bir kız.
+ Ben de öyleydim.
İşte bir insan olarak dayanamayacağın sahneler ikiye ayrılmış bu filmde.
1. sahne tecavüz sahneleri. Şu an filmi düşünüyorum ve aklımda kalan; tecavüze uğrarken kadının suratını çamurun içine batırışları. Nehire daha doğrusu ölüme atlayışı, ormanın içinde kendinden geçmiş bir şekilde yarı baygın yürüyüşü. Ben bu sahnelere dayanamadım.
2. sahne ise tecavüz edenlerin öldürülme sahneleri.
Ben olsam ne yapardım diye düşünüyorum. Gerçeği söyleyeyim silah bile tutamam ben, cidden. Tutamadım da. Bir zamanlar zorla silah tutmuştum, zoraki. Onun dışında ömrüm boyunca elime bile almadım. Bir canlıya yaptığım en büyük işkence ise sivrisineklere yaptığımdır başka bir şey değil. Gel gör ki, filmi düşünüyorum.
Gazetelerde, televizyonlarda her gün tecavüz-kadına şiddet-kadınların ölüm haberlerini okuyorum. Her gün giderek artıyor. Artacak, azalmayacak bunu da iyi biliyorum.
Düşünemiyorum. İnsanın düşünme yetisini kaybettiği zamanlar oluyor. Kız kardeşim olsaydı diyorum. Onun gözlerine bakamazdım, ölürdüm o an orada. Dayanamam ben gerçekten dayanamam. Birisinin hasta olduğunun haberini bile alınca panik oluyorum. Elim ayağıma dolaşıyor. Hastaneye gidemiyorum. Birisi ''iyi'' diye beni arasın, haber versin diye bekliyorum.
Yazmak istediğimi bile yazamadım, sadece saçmaladığımın farkındayım. Filmi izlemediyseniz izleyin, lütfen.
- O sadece masum bir kız.
+ Ben de öyleydim.
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Okumak
Okumak derken, kastım okul okumak değil. Okumak, gerçek anlamda okumak. Anlayarak, bilerek, özümseyerek, özünü içine çekerek. Günün birinde ihtiyacın olan cümleyi hafızandan çıkararak sözcüklere dökerek.
Bugün yine Mor İnsan ile buluştum (bir kaç yazı aşağıda) İnsanların 1,5 ay gibi bir sürede bitireceği bir kitabı 4,5 saatte bitirdiğini söyledi. '3 kelime için 1 saatimi harcadım ve toplamda 5,5 saatte okudum kitabı' dedi. Okudum derken gerçekten okuduğunu belirtti. Bunları kendini övmek için de anlatmıyor. Adamın önünde bilmem nerenin prof. hocaları ilik düğmeliyor. Övünse düşün sen gerisini ne masallar anlatır. Kitaptaki bütün boşlukları, yazılması gerekenleri, soruları her şeyi cevaplayarak, doldurarak. Düşün işte ya normalde 1,5 ay boyunca bitirilmesi programlanmış bir kitap.
5,5 saatte oku, çözümle ve anla. Güzel adam öyle bir konu hakkında yazıyor ki, yazdığı alanda kendisini değerlendirecek kişinin bilgisi hiç yok. Öyle de mütevazı ki, gülümsüyor sadece. 'O da öğrenmiş olur' diyor.
O konuşurken bir yandan onu dinliyorum, bir yandan da okurken hiç okumadığımı düşünüyordum. Sadece okuduğumuzu sanıyoruz. Bir bütünden bir cümleyi alıp, anladığımızı sanıyoruz. Okumuyoruz ve bu yüzden anlamıyoruz. Anlamadığımız için de anlam veremiyoruz. (Bu satırları yazarken sigaradan kül düştü, artık emekli ihtiyarlar gibiyim sigara külünü düşürmeye başladım.)
Öfke
Hırs
Kıskançlık
Kibir
bunlardan bahsetti. Doğru yerde doğru zamanda kullanmalısın yoksa seni bitirir dedi. Okumalı dedi, bir kitap listesi dağıttı. İnşallah okuyacağım. Hahah yok yok roman, şiir değil. Olsaydı yazardım faydalan diye. Hani hayatta bazı insanlar bir kahraman edasıyla çıkar ya karşına.Onun gittiği yoldan, ayak izlerini takip ederek gitmek istersin. Öyle bir insan. Eğer hayatınızın bir döneminde size göre her şeyiyle yani yaptıklarıyla, anlattıklarıyla, kattıklarıyla, yaşadıklarıyla, yaşattırdıklarıyla mükemmel diyebileceğiniz birisi çıkarsa karşınıza yapışın yakasına, yakışın yakasına. Ben yakışmaya çalışıyorum hahah. Çekirge diyor bana.
Bu akşam terasta denize karşı 4 kişiydik. Ben, Yılmaz, Evrim ve Mor insan.
Ayrıca bir kadına içten edilen iltifatın sonunda, o kadının yüzünde güller açıyor. Açtırdım yani hahah.
Başım nasıl çatlıyor bu güzel güne rağmen yazayım. Okumak üzerine yazacaktım ama hatlar karıştı.
Haydi güzel günler.
Bugün yine Mor İnsan ile buluştum (bir kaç yazı aşağıda) İnsanların 1,5 ay gibi bir sürede bitireceği bir kitabı 4,5 saatte bitirdiğini söyledi. '3 kelime için 1 saatimi harcadım ve toplamda 5,5 saatte okudum kitabı' dedi. Okudum derken gerçekten okuduğunu belirtti. Bunları kendini övmek için de anlatmıyor. Adamın önünde bilmem nerenin prof. hocaları ilik düğmeliyor. Övünse düşün sen gerisini ne masallar anlatır. Kitaptaki bütün boşlukları, yazılması gerekenleri, soruları her şeyi cevaplayarak, doldurarak. Düşün işte ya normalde 1,5 ay boyunca bitirilmesi programlanmış bir kitap.
5,5 saatte oku, çözümle ve anla. Güzel adam öyle bir konu hakkında yazıyor ki, yazdığı alanda kendisini değerlendirecek kişinin bilgisi hiç yok. Öyle de mütevazı ki, gülümsüyor sadece. 'O da öğrenmiş olur' diyor.
O konuşurken bir yandan onu dinliyorum, bir yandan da okurken hiç okumadığımı düşünüyordum. Sadece okuduğumuzu sanıyoruz. Bir bütünden bir cümleyi alıp, anladığımızı sanıyoruz. Okumuyoruz ve bu yüzden anlamıyoruz. Anlamadığımız için de anlam veremiyoruz. (Bu satırları yazarken sigaradan kül düştü, artık emekli ihtiyarlar gibiyim sigara külünü düşürmeye başladım.)
Öfke
Hırs
Kıskançlık
Kibir
bunlardan bahsetti. Doğru yerde doğru zamanda kullanmalısın yoksa seni bitirir dedi. Okumalı dedi, bir kitap listesi dağıttı. İnşallah okuyacağım. Hahah yok yok roman, şiir değil. Olsaydı yazardım faydalan diye. Hani hayatta bazı insanlar bir kahraman edasıyla çıkar ya karşına.Onun gittiği yoldan, ayak izlerini takip ederek gitmek istersin. Öyle bir insan. Eğer hayatınızın bir döneminde size göre her şeyiyle yani yaptıklarıyla, anlattıklarıyla, kattıklarıyla, yaşadıklarıyla, yaşattırdıklarıyla mükemmel diyebileceğiniz birisi çıkarsa karşınıza yapışın yakasına, yakışın yakasına. Ben yakışmaya çalışıyorum hahah. Çekirge diyor bana.
Bu akşam terasta denize karşı 4 kişiydik. Ben, Yılmaz, Evrim ve Mor insan.
Ayrıca bir kadına içten edilen iltifatın sonunda, o kadının yüzünde güller açıyor. Açtırdım yani hahah.
Başım nasıl çatlıyor bu güzel güne rağmen yazayım. Okumak üzerine yazacaktım ama hatlar karıştı.
Haydi güzel günler.
25 Ağustos 2012 Cumartesi
Uçmak
Bu kaçıncı yazışım bilmiyorum.
Yine rüyamda uçuyordum hahah. Oturduğum mahallede sokak aralarında süpermen ya da superman gibi uçuyorum. Acayip zevkli bir şey. Görüp görebileceğim en güzel rüyalardan. Uyanınca acayip bir etki. Bir rahatlık, boşluk, mutluluk, sessizlik, sakinlik, kedi gibiyim.
Yerden 3-4 metre yükseliyorum, aynı süpermen gibi omuzlar önde vücut dümdüz arkada. Yürür gibi havada gidiyorum. Olayın güzelliği etrafta insan yok. Onlardan saklıyorum uçtuğumu hahah. Uçarken beni en çok zorlayan şey havaya ilk kalkış anı hahah, epey bir zorlanıyorum. Hani bir şeyin üzerinden atlarken tüm gücünü toplar ve ileriye doğru zıplarsın ya aynen böyle. Tüm gücümü toplayıp havaya atıyorum kendimi. Baya uçtum. sonra dalyaço'yu gördüm, diğer insanları gördüm ve yere kondum. Rüyamda dalyaço uçtuğumu biliyor ve yere iniş yaparken beni görüyor. Sanki devlet sırrı gibi bir şey ve ikimiz sinsi sinsi gülüyoruz. Bir de dalyaço'ya yastık veriyorum buna bir anlam veremedim. Rüyanın en anlamsız kısmı bu yastık verme olayıydı ahahah.
Anlamlı rüyaya bakar mısın?
Uçmak güzeldir. Haydi güzel uçmalar size.
Yine rüyamda uçuyordum hahah. Oturduğum mahallede sokak aralarında süpermen ya da superman gibi uçuyorum. Acayip zevkli bir şey. Görüp görebileceğim en güzel rüyalardan. Uyanınca acayip bir etki. Bir rahatlık, boşluk, mutluluk, sessizlik, sakinlik, kedi gibiyim.
Yerden 3-4 metre yükseliyorum, aynı süpermen gibi omuzlar önde vücut dümdüz arkada. Yürür gibi havada gidiyorum. Olayın güzelliği etrafta insan yok. Onlardan saklıyorum uçtuğumu hahah. Uçarken beni en çok zorlayan şey havaya ilk kalkış anı hahah, epey bir zorlanıyorum. Hani bir şeyin üzerinden atlarken tüm gücünü toplar ve ileriye doğru zıplarsın ya aynen böyle. Tüm gücümü toplayıp havaya atıyorum kendimi. Baya uçtum. sonra dalyaço'yu gördüm, diğer insanları gördüm ve yere kondum. Rüyamda dalyaço uçtuğumu biliyor ve yere iniş yaparken beni görüyor. Sanki devlet sırrı gibi bir şey ve ikimiz sinsi sinsi gülüyoruz. Bir de dalyaço'ya yastık veriyorum buna bir anlam veremedim. Rüyanın en anlamsız kısmı bu yastık verme olayıydı ahahah.
Anlamlı rüyaya bakar mısın?
Uçmak güzeldir. Haydi güzel uçmalar size.
24 Ağustos 2012 Cuma
Kabul Görmek
Yazmıştım daha önce okumayanlar bilmez hahah. Ne iğrenç di mi okuyanlar bilir, lan neyi bilir söyle işte.
Halen gazeteleri elime alıp okuyabiliyorum, elimin altında internet olmasına rağmen hemen hemen her gün gazete okuyorum. Tabii okumak istediğin haberleri değil okumak istemediğin ne kadar yalan dolan varsa onları yazıyorlar ayrı konu. Haftasonu ekleri ve köşe yazıları en çok okuduğum kısımlar. Güzel, doğru ve ilginç ne kadar haber ve bilgi varsa buradalar çünkü.
Dün internet hakkında bir yazı okumuştum. Şimdi arşimed gibi buldum buldum diye bağırıyorum. Çağ teknolojik bir çağ evet hepimiz interneti kullanıyoruz. Fakat bu kullanmak boyutunda değil artık. Bunu aştı ve bambaşka bir hâl aldı. Eskiden fakir insanlar zenginlerin kölesi olurdu. Şimdi zengin insanlar dahil herkes internetin kölesi oldu. Heh işte bunun sebebini buldum.
İnternet, senin sosyal durumunla, işinle, okuduğun okulla, bilginle, ilgilenmiyor. Seni direkt kabul ediyor. Sana sınırsızca bir özgürlük alanı sunuyor. O gerçek hayatında bulamadığın özgürlüğü internette buluyorsun. Ve en önemli kısmı seni kimse yargılamıyor, yargılayamıyor, karışmıyor, karışamıyor.
İnternette kabul görüyorsun. Yazdıklarınla, sana ait olmasa bile insanlar seni çok mühim bir şey yapmışsın gibi alkışlıyor, beğeniyor, destekliyor. Halbuki gerçek hayatın bambaşka. En kötü tabirle bombok.
Garip, gerçek hayatta artık kabul görmemen çok garip. İnsanlar seni kale almıyor. Herkes kendini kendi hapishanesine hapsetmiş ve dünyaya cam bir ekrandan bakıyor. Dünyamız camdan bir ekrandan ibaret.
"internette kimse benim dün duş alıp almadığımı, kokup kokmadığımı umursamıyor. kimse beni yargılamıyor, burada kabul görüyorum!"
Keşke hepimiz gerçek hayatta kabul gören insanlar olsak, olabilsek. Dünya ve biz hatta her şey bambaşka olurdu.
Halen gazeteleri elime alıp okuyabiliyorum, elimin altında internet olmasına rağmen hemen hemen her gün gazete okuyorum. Tabii okumak istediğin haberleri değil okumak istemediğin ne kadar yalan dolan varsa onları yazıyorlar ayrı konu. Haftasonu ekleri ve köşe yazıları en çok okuduğum kısımlar. Güzel, doğru ve ilginç ne kadar haber ve bilgi varsa buradalar çünkü.
Dün internet hakkında bir yazı okumuştum. Şimdi arşimed gibi buldum buldum diye bağırıyorum. Çağ teknolojik bir çağ evet hepimiz interneti kullanıyoruz. Fakat bu kullanmak boyutunda değil artık. Bunu aştı ve bambaşka bir hâl aldı. Eskiden fakir insanlar zenginlerin kölesi olurdu. Şimdi zengin insanlar dahil herkes internetin kölesi oldu. Heh işte bunun sebebini buldum.
İnternet, senin sosyal durumunla, işinle, okuduğun okulla, bilginle, ilgilenmiyor. Seni direkt kabul ediyor. Sana sınırsızca bir özgürlük alanı sunuyor. O gerçek hayatında bulamadığın özgürlüğü internette buluyorsun. Ve en önemli kısmı seni kimse yargılamıyor, yargılayamıyor, karışmıyor, karışamıyor.
İnternette kabul görüyorsun. Yazdıklarınla, sana ait olmasa bile insanlar seni çok mühim bir şey yapmışsın gibi alkışlıyor, beğeniyor, destekliyor. Halbuki gerçek hayatın bambaşka. En kötü tabirle bombok.
Garip, gerçek hayatta artık kabul görmemen çok garip. İnsanlar seni kale almıyor. Herkes kendini kendi hapishanesine hapsetmiş ve dünyaya cam bir ekrandan bakıyor. Dünyamız camdan bir ekrandan ibaret.
"internette kimse benim dün duş alıp almadığımı, kokup kokmadığımı umursamıyor. kimse beni yargılamıyor, burada kabul görüyorum!"
Keşke hepimiz gerçek hayatta kabul gören insanlar olsak, olabilsek. Dünya ve biz hatta her şey bambaşka olurdu.
7 Ağustos 2012 Salı
Yoldaşım
Basit gibi gözüken fakat sizin için çok anlamlı olan şeyler eminim vardır. Hayatınızda, geçmişinizde, hayallerinizde, bir kitabın arasında, bir çekmecenin içinde, birisinin bakışlarında, sözlerinde. Bir başkasına çok basit gelen, sizin içinse milyon tane anlama gelen bir şey. Şey diyorum çünkü her şey olabilir bu. Bir hediye, eşya, nesne, söz. Liste uzar, uzar, uzar da gider.
46 yaşıma geldim. (Buna cidden inananlar oluyor, Allah iyiliğinizi versin, emi.) Hayatım boyunca bana söylenen milyon tane hitap olmuştur. Çoğu iyidir, güzeldir, hoştur. Duyunca insanın yüzünde tebessüm oluşturur. Gerçekten böyle. Hepsi ayrı bir yer eder, beynimde. Şimdi 'bunlar neler' deme hahah unuttum. Ben gibi aklım da yerinde değil. Aklım ve kendim, kendimizde değiliz. Geçelim.
Yoldaşım.
Hani şu rus filmlerindeki gibi bir yoldaş, yoldaşım değil. Hep duyulur ya ''yoldaş bilmem ne'' yok, çok farklı bu.
Hahah neyi fark ettim şu an? Anlatamadığımı. Anlatılmıyor işte. Ben, bu ''Yoldaşım'' kelimesini dün okudum/gördüm/duydum/hissettim. Bana bin tane, milyon tane içten sevgi sözcüğü söylese herhangi biri bunun kadar anlamlı olamazdı. Çok anlam çıkarabilirsin içinden ya da hiçbir şey. Öylesine bir kelime diyebilirsin ya da büyük anlamlar yükleyebilirsin.
Bana öyle güzel, öyle anlamlı geldi ki. O an donup kaldım. Donmuş palyanço. Hahah. Şu an nasıl terliyorum biliyor musun? Yok bilemezsin, göğsümden aşağıya sanki spor yapmışım gibi nokta nokta terler iniyor. Dün gece 40 dereceye yakındı herhalde ateşim. 40 olmasa da 38 vardı. İyiyim şimdi. Bunu da geçelim.
Evet, yoldaşım.
Yoldaşım; seninle sonsuza dek aynı yolda olacağım.
Ne zaman üzgün olsan, ne zaman mutsuz olsan, ne zaman gülmek istesen, ne zaman ne olsun istersen yanındayım.
Hahah palyanço sözü. Seni seviyorum.
46 yaşıma geldim. (Buna cidden inananlar oluyor, Allah iyiliğinizi versin, emi.) Hayatım boyunca bana söylenen milyon tane hitap olmuştur. Çoğu iyidir, güzeldir, hoştur. Duyunca insanın yüzünde tebessüm oluşturur. Gerçekten böyle. Hepsi ayrı bir yer eder, beynimde. Şimdi 'bunlar neler' deme hahah unuttum. Ben gibi aklım da yerinde değil. Aklım ve kendim, kendimizde değiliz. Geçelim.
Yoldaşım.
Hani şu rus filmlerindeki gibi bir yoldaş, yoldaşım değil. Hep duyulur ya ''yoldaş bilmem ne'' yok, çok farklı bu.
Hahah neyi fark ettim şu an? Anlatamadığımı. Anlatılmıyor işte. Ben, bu ''Yoldaşım'' kelimesini dün okudum/gördüm/duydum/hissettim. Bana bin tane, milyon tane içten sevgi sözcüğü söylese herhangi biri bunun kadar anlamlı olamazdı. Çok anlam çıkarabilirsin içinden ya da hiçbir şey. Öylesine bir kelime diyebilirsin ya da büyük anlamlar yükleyebilirsin.
Bana öyle güzel, öyle anlamlı geldi ki. O an donup kaldım. Donmuş palyanço. Hahah. Şu an nasıl terliyorum biliyor musun? Yok bilemezsin, göğsümden aşağıya sanki spor yapmışım gibi nokta nokta terler iniyor. Dün gece 40 dereceye yakındı herhalde ateşim. 40 olmasa da 38 vardı. İyiyim şimdi. Bunu da geçelim.
Evet, yoldaşım.
Yoldaşım; seninle sonsuza dek aynı yolda olacağım.
Ne zaman üzgün olsan, ne zaman mutsuz olsan, ne zaman gülmek istesen, ne zaman ne olsun istersen yanındayım.
Hahah palyanço sözü. Seni seviyorum.
3 Ağustos 2012 Cuma
Bazen
Bazen ölüyorsun
bir tek sen biliyorsun öldüğünü
aksilik nefes aldığın halde
mimiklerin donuk sadece
belli bir noktaya bakıyorsun
boşluk diyor insanlar o noktaya
sense kim bilir neleri düşünüyorsun
virgül gibi takılıp kaldığın sonlarda
bazen ölüyorsun
sen ölürken hayat devam ediyor
hayatına devam ediyorsun
hayatına devam ediyor
hayata devam ediyorlar
anlayacağın devam eden bir şey hayat
tıpkı senin devamlı ölmen gibi
ölüp ölüp bin kez dirilmen gibi
bazen ölüyorsun
nabzını bile yoklamak gelmiyor içinden
nabzına iyi gelecek bir şey yok
içinde siren sesleri
bütün yollar kapalı
işte ne oluyorsa oluyor o anlarda
o geliyor o anlarda aklına
ve duran kalbin sırf içinde o var diye
başlıyor yeniden atmaya
bazen ölüyorsun
en derin uykundan uyandırıyorlar
yatman bile onlara dert
hep aynı şey
ne çok uyuyorsunlar
lan ne uyuması
ölüme yattım
ölüyorum ben diyemiyorsunlar
bazen bir mezar buluyorsun kendine tam ölmelik
gömüyorsun kendini bir kaç günlüğüne
insana mezarda bile rahat vermiyorlar
arıyorlar soruyorlar
bulana kadar kazıyorlar da kazıyorlar
seni canlı canlı öldürüyorlar
bazen ölüyorsun
işte şimdi o bazendeyim
bazen ölüyorum.
bir tek sen biliyorsun öldüğünü
aksilik nefes aldığın halde
mimiklerin donuk sadece
belli bir noktaya bakıyorsun
boşluk diyor insanlar o noktaya
sense kim bilir neleri düşünüyorsun
virgül gibi takılıp kaldığın sonlarda
bazen ölüyorsun
sen ölürken hayat devam ediyor
hayatına devam ediyorsun
hayatına devam ediyor
hayata devam ediyorlar
anlayacağın devam eden bir şey hayat
tıpkı senin devamlı ölmen gibi
ölüp ölüp bin kez dirilmen gibi
bazen ölüyorsun
nabzını bile yoklamak gelmiyor içinden
nabzına iyi gelecek bir şey yok
içinde siren sesleri
bütün yollar kapalı
işte ne oluyorsa oluyor o anlarda
o geliyor o anlarda aklına
ve duran kalbin sırf içinde o var diye
başlıyor yeniden atmaya
bazen ölüyorsun
en derin uykundan uyandırıyorlar
yatman bile onlara dert
hep aynı şey
ne çok uyuyorsunlar
lan ne uyuması
ölüme yattım
ölüyorum ben diyemiyorsunlar
bazen bir mezar buluyorsun kendine tam ölmelik
gömüyorsun kendini bir kaç günlüğüne
insana mezarda bile rahat vermiyorlar
arıyorlar soruyorlar
bulana kadar kazıyorlar da kazıyorlar
seni canlı canlı öldürüyorlar
bazen ölüyorsun
işte şimdi o bazendeyim
bazen ölüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
