11 Temmuz 2013 Perşembe

Yok Yere


                          Birileri ölüyor, her an birileri son nefesini veriyor. Eğer tanıdığımız bir kişi değilse duymuyoruz bile. Ölümü gözümüze sokulmazsa, kulağımıza çalınmazsa haberimiz yok. Milyarlarca insan var ve her gün yüzlerce, binlerce insan bir şekilde ölüyor. Hiç yere, yok yere diyoruz bazı ölümlere.

Bazı ölümleri DEVleştiriyoruz. Büyütüyoruz gözümüzde, zihnimizde. Düşünüyorum bazen acaba katil kim?
Gerçekten katil kim? Gencecik çocuklar, insanlar ölüyor. Diğerleri bilgisayar başında, telefon başında, bir ekranın karşısında sürekli ağıt yakıyor. Özlü sözlerle ölümleri unutmayacağını söylüyor. Ağlıyor. Samimiyeti beni ilgilendirmiyor. Ölüm söz konusuysa herkes samimidir bana göre.

1-2 hafta sonra herkes her şeyi unutacak. Yine hayatına kaldığı yerde devam edecek. Ölenler öldüğüyle, ailesi bir ömür yasıyla kalacak. İşte ben hep bu kısmı düşünüyorum. Bir şeylerin değişmesi için birilerinin ölmesi gerekiyorsa, değişmesin diyorum ben. Aynen kaldığı yerden devam etsin. Ölmesin diyorum.
Eğer ölmesi gerekiyorsa da canları çok değerli olanlar feda etsin kendini. 19 yaşında çocuklar ölüyor. Biraz önce bunu düşündüm. Hayatımın neresindeydim ben 19 yaşımda. Yazık. En savunmasız, en cahil, en güzel yerindeymişim. Kendim dahil herkesin benden bir beklentisi varmış. Yapıp yapmamam mühim değil. Benden güzel şeyler bekliyorlarmış. Nihayetinde ecel bir başka yerden bakınca. Bunu ancak ölümden dönersen kabulleniyorsun ama böyle ölmemeli insanlar.

En çok nefret ettiğim bu işte. Böyle ölmelerine sebep olanlar. Ecelinin gelmesine böyle sebep olanlar.
Birilerini kurtarmak istiyorsan önce kendini kurtar. Aklınla, zekanla ve bunlarla elde ettiğin güç sayesinde.
İnsanların gazına gelmeyin. Sağlıklı düşünen insan az.

Üst katımızda bir deli oturur. Her anlamda deli işte. Ölümüne deli.
--- Bir gün kadıköy boğadan aşağıya doğru yürüyorum. 3 kişi bağırmaya başladık. İskelenin oraya vardığımızda 100 kişi falandık.

İnsanlar öyle bilinçsiz ki yeter ki biri öne çıksın diye bekliyor herkes. Ve birisi öne çıktığı an arkasına geçiyorlar. Lakin öndeki çok akıllı, tahmin edemeyeceğiniz kadar. Çünkü bir can taşıdığını biliyor. Ölmemesi gerektiğini. Uğrunda verilecek bir canı yok onun için. Ama uğrunda verdirebileceği canlar var.

Çok karışık yazdım ama anladınız.

Hayat ölecek kadar uzun değil. Kısa çok kısa ve bunu iyi değerlendirin.



7 Mayıs 2013 Salı

Kalbim

Selamlar.

Nasıl gidiyor hayat? ya da gidiyor mu? ya da olduğu yerde mi?

Benimki bilmediğiniz gibi. Uzun zamandır yazmıyormuşum. Bugün fark ettim. Nereden başlayacağımı bilmiyorum sadece karman çorman yazmak istiyorum.

Birincisi; bir insan size uzak duruyorsa onu yargılamayın. Kendinize göre nedenler üretmeyin. Sorunun veya sebebin ne olduğunu düşünmeyin. Çünkü düşündüğünüz sebeplerin hiç birisi onun sebebi olmayacak. Lütfen bunu iyiliğiniz için aklınızın en güzel köşesine not edin. Çünkü bu sizi, o kişiye yaklaştırmaktan çok uzaklaştırır. O da biliyordur, onu çok sevdiğinizi, yardım etmek istediğinizi yani sizi. Ama uzak durun. Sevginizle yaklaşmayın. Bırakın o iyi olduğunda ve sebepler geçtiğinde gelir bulur sizi.

İlk fetvamı verdim. Aslında çok yazasım var ama yorgunum. Bugün yanlış adreslerde yanlış arayışlarda bulundum hahah. :))

Neyse şimdi iki fotoğraf arasındaki güzelliklere bakın. :)
Alın size kalbim. Nasıl büyümüş nasıl güzellemiş.




12 Kasım 2012 Pazartesi

Ağaç Dikin

Mekanı cennet olsun, güzel insanın birisi söylemiş bu cümleyi.

''Birileri, sürekli ne kadar mutsuz olduğumuzu anlatıyor bize.''

Daha doğrusu yazmış, öyle de güzel şeyler yazmış ki. Bir merhaba demek isterdim ama geç kaldım. Ondan geriye bu güzel cümleler kalmış. Canım sıkıldığı zamanlarda yazdıklarını açıp okurum.

Siz de fark ettiniz mi? Birileri sürekli ne kadar mutsuz olduğumuzu ve mutlu olamayacağımızı anlatıyor. Mutluluğun onların gösterdiği şeylerde (her şey) yerlerde ve şekillerde elde edileceğini inandırıyorlar, empoze ediyorlar, aşılıyorlar, beyin yıkıyorlar.

En başından başlıyor bu. Evet önce ailen tarafından.

Okulu bitirmen lazım. Bitiremezsen başarısız olursun ve başarısız olursan hiçbir şey olamazsın. Okulu bitirmek bir başarı göstergesi ve mutluluğa giden yolun ilk adımı. Geçen gün bir yazı okumuştum. 'Bu nesil tost ve testten başka hiçbir şey bilmiyor.'' Gerçekten durum bu kadar vahim. Bence anaokulu yerine Anne ve Baba okulu yani Anababa okulu olmalı. İnsanlara nasıl bir anne ve baba olmaları gerektiği öğretilmeli. Asla öğrenemeyecekler bir insana 'yapma' dediğin bir şeyi yapacağını ve 'yap' dediğin şeyi yapmayacağını. Asla öğrenemeyecekler asla. Temel fıkrası var bununla ilgili komik ama uzun.

Okul bittikten sonra iş hayatı. Asla istediğin gibi bir iş ve işveren ile karşılaşamayacaksın. Kendi işin olsa bile bu sefer müşterilerin, iş ilişkilerin berbat olacak. Ama yine de çalışman lazım. Para kazanman lazım. Çünkü bu şekilde mutlu olacaksın. Eğer bunları yapmazsan mutsuzsun.

Evlilik ve çocuklar geliyor. Köle gibi çalışacaksın. Ahahah en büyük ayrıntı. Sigortalı olacaksın. Şu sigorta olayından nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmedim. Herkes 30 yıl sonrasının hesabını yapıyor. O kadar eminler ki emekli olacaklarından. Geçen gün yine bahsi açıldı. Dedim ki; 'eğer 60 yıl yaşayıp, köle gibi çalışıp, yaşlandığında hayatını idame ettirecek kadar bir parayı kenara koyamadıysan o çalıştığın 30 yılın .... bilmem ne. Doğru söylüyorsun palyaço dediler.

Şu mutsuzluğa geri döneyim.

Ailen, arkadaşların, gazeteler, televizyonlar, radyolar, sokaktaki reklam bilboardları, tabelalar, afişler, her bir şey sana mutsuz olduğunu hissettirmeye çalışıyor. Hep onların gösterdiklerine sahip olman gerekliliğini sana empoze ediyorlar. Sürekli bir şeyler alman gerekli, sürekli sistemi çeviren çarklardan biri olmalısın.

Ev, araba, bilgisayar, televizyon, cep telefonu, yatak odası, yemek odası, elbise, ve binlercesi. Sürekli bunların daha yeni modelini, daha iyisini almalısın. Bunları almaz ve tüketmez isen mutsuzsun. Çünkü onlara sahip olan insanlar çok mutlu hatta dünyanın en mutlu insanı. Son model arabaya biniyorlar, villada yaşıyorlar, her gece eğleniyorlar, istedikleri zaman yurtdışına tatile gidiyorlar, kısaca hayatlarını yaşıyorlar ve mutlular.
Onların bu mutluluğunu (mutsuzluğunu) göstererek sana mutsuzluğunu bir ayna gibi yansıtıyorlar.
Bak en basit örneğini veriyorum. Bayramda tüm sosyete (cemiyet hayatı hahah) new york'a gitti. Ve hepsi bin pişman oldu gittiğine. Adamlar hava durumuna bile bakmıyorlar. O kadar ne yaptığını bilmez haldeler. Ve hepsi 2-3 gün esir kaldı oralarda kasırga yüzünden. Sadece paraları var. Ama tv ve gazetede sürekli onları havaalanında giderken gösterdiler. İnan kaç tane insan televizyonda 'acaba bir gün oralara gidebilecek miyim, öyle bir hayat yaşayabilecek miyim?' diye hayal kurmuştur ve bu yüzden mutsuz olmuştur. Ama işte devamını bilmiyorlar. Hepsi gittiği için mutsuz oldu ve lanet ederek geri döndüler.

Aslında onlarda mutsuz, herkes mutsuz. Değişen tek şey onların biraz daha zengin olması, başka hiçbir şey değil. Onların zenginliğini gösterip, onlara özenmeni ve deli gibi ya da köle gibi çalışıp mutlu olacağına inanmanı istiyorlar, sana sürekli sanal mutsuzluğunu hatırlatarak.

Sözü değiştiriyorum.

'Birileri sürekli ne kadar köle olmamız gerektiğini anlatıyor bize.'

Onların gösterdiklerini izlemeliyiz.
Onların 'al' dediklerini almalıyız
Onların yaşamamızı istediği hayatı yaşamalıyız.
Onların hayallerini gerçekleştirmeliyiz.

En kötüsü bu işte. İnsanlar kendi hayallerini gerçekleştirmek yerine hep başkalarının hayallerini gerçekleştirmek için hummalı bir çaba içinde. Adamın maaşı en fazla 1000-1500 tl bir rakam. Ve bu adam bu paraya 1 ay çalışıyor. Hem de nefret ederek, her sabah asık bir suratla o işyerine giderek. Fakat bu adam sırf millet alıyor diye, internete giriyor diye, facebook ve twitter denilen zımbırtıya girmek için iphone telefon alıyor. Cevabı hazır. ''ama taksitle ve kampanyası var, bedava konuşma ve mesajı, şu kadar gigabayt interneti var.'' Telefon kaç para 2700 tl. Yaklaşık olarak ömrünün 2 ayını bir telefon almak için çalışarak geçirecek, haberi bile yok bundan. Kim bilir o parayla hangi hayalini gerçekleştirir ya da üstüne biraz daha para koyarak daha güzel bir hayaline yaklaşır.

Çok uzattım ve yazıyı çorba ettim. Birileri bize mutsuz olduğumuzu anlatmıyor. Köle olmamız gerektiğini reklamlarla anlatmaya çalışıyor. Reklamlar aldatmacadan ve görüntüden ibaret. Aslında bir çoğuna ihtiyacımız yok. Onlar olmadan da mutlu olabiliriz ve inan onlara sahip olan insanların bir çoğu mutlu değil. Senin değer vermediğin bir çok şeye onlar hasret. Yerinde olmak isteyen binlerce insan var bu dünyada.

Ve mutsuzluk dünyanın her yerinde var merak etme. Bu cümleyi söyleyen insan Avrupa görmüş insan. Yaşamış, batmış ve tekrar çıkmış bir insan. Çiçek ve ağaç dikmenin mutlu ettiğini bilen bir insan.

O zaman ne yapıyoruz, ağaç dikiyoruz hahah.

Haydi güzel zamanlar.

Ve kendinize, sevdiklerinize güzel bakın.

1 Kasım 2012 Perşembe

Hayal

Sözlükte birileri ile ilgili yorumları okuyordum da kendi kendime güldüm.

Düşünsene yaşlanıyorsun ve sana soruyorlar. Gençliğinizde ne yaptınız? Mesleğiniz neydi. Neler yaptınız, kısaca anlatır mısınız?

- Blog yazarıydım, Twitter fenomeniydim, Sözlükte yazardım.

Ahaha ne acı değil mi? Sen bir ömür yaşa, yaşlan ve adının yanında bu sıfatsızlıklar yer alsın. Kapitalist sistemin içine gir ve öl demek istemiyorum. Sistemin dışında durmak bile sistemin içinde yer almak. Bir şeyin panzehiri, zehirin kendisi. Onu, onunla yok edebiliyorsun bazen. O yüzden insanlar anlam veremeseler bile hayallerine güzel bir şeyler hayal et. Çünkü sınır, sınırı yok. Senin ve hayallerinin. Ve şu hayatta en mutlu insanlar hayal kurup onları gerçekleştirenler. Hayalleri olan insanları severim çok severim. Gerçekleşmeyecek hayaller kursalar bile. Çünkü dünya o kadar güzel bir yer değil ve insan kendini, kendine göre bir şekilde mutlu etmeli. Bir çocuğun yüzünü gülümsetmenin bile hayalini kurmak ve bunu gerçekleştirmek ne kadar büyük bir mutluluk. Bir insanı tanımak istiyorsan ona; yaşını, doğduğu yeri, bitirdiği okulları, memleketini değil hayallerini sor. Yapmak istediklerini, aklındakileri. Sana ancak o zaman kendini  anlatır. Yoksa duydukların rakamlar ve isimlerden ibarettir.

Bir arkadaşım var. Öyle uçuk bir hayali var ki. Eğer gerçekleştirirse milyon dolar para edecek bir şey. Uğraşıyor bakalım yapabilecek mi. Bir başka projesi daha var. O biraz daha normal gibi. Yapılması basit bir şey ve de çok güzel. Düşünsene ona soruyorlar yıllar sonra, gençliğinizde ne yaptınız diye. İnsanlığa faydalı bir icat. Ne kadar güzel bir cevap olurdu bu.

Hayal kurmak güzeldir. Neden güzel biliyor musun?

İnsan başkalarının değil kendi hayallerini gerçekleştirmek için yaşamalı. Bu yüzden güzel.


Hiç Sevmediğin Şeyler İyi Gelebilir & Dene

Hayatı futbol olan insanlar var. Bu akşam daha net fark ettim. Bir kaç haftadır kafam dağılsın diye bu millet ne yapıyor bir bakayım diye maçlara gidiyorum. Gittiğim tribün, oturduğum koltuk aynı, yani anlayacağın kombine. Belirteyim bana ait değil, hayatta da almam zaten. Her neyse yanımızdaki koltukta genç bir çocuk oturuyor. Bu hafta uyanıklık yapıp yanına oturmadım hahah (uyanıklığa bak) başıma gelecekleri bildiğim için.

Abi, abla, kardeş, canımın içi, değerli ve güzel arkadaşım (vurgulu yazıyorum bunları) bir insan 90 dakika konuşabilir mi? Bir insan 90 dakika hiç susmadan yorum, analiz, teknik ve taktik konular hakkında konuşabilir mi? Kafa ütüleyebilir mi? Para vermişsin, o stada gelmişsin karşılığını al işte, otur maçını izle. Yok, her pozisyonda, her harekette bir yorum yapacak illa ki. O kadar konuşacak cümleyi nereden buluyorsun. Hepsini geç, maçı hangi ara izliyorsun sen.

İlk yarı bitti, bahsettiğim çocuğun yanındaki arkadaşım ''Palyaço yer değiştirelim'' diyor. Erol Taş gibi kahkaha atıyorum. Kafamı şey yaptı diyor. Değiştirir miyim? Elbette değiştirmem.

Kombine alma komşu al diye boşuna dememişler. Stres atacağın yerde stres sahibi oluyorsun.

Maçlara niye gidiyorum? Sözlükte bir başlıkta bir yazı okumuştum. Her hafta hiç ilgisi olmadığı halde, benim gibi sadece futbolun f'sinden haberdar olduğu halde amatör lig maçlarına giden bir arkadaşın yazısıydı. Gerçekten, maçını izlediği takıma, oyunculara, futbol kurallarına her bir şeye yabancıymış ve buna rağmen maçlara bir sene boyunca gitmiş. Onun gittiği sebepten gidiyorum. Hiç ilgilenmediğin daha önce senin dikkatini çekmemiş şeyler bile seni biraz olsun senden, saplanıp kaldığın içinden uzaklaştırabilir. Değişiklik iyidir. Hani keyfim yok diye kaçarsın ya her şeyden. Bazen kaçmamak iyidir, keyfin olmasa bile.

Ne kadar anlamadığımı alttaki satırlarda anlatacağım.

Maçın başlamasına yakın oyuncular ısınmak için sahaya çıkıyorlar. Bir futbolcu bizim olduğumuz tribüne doğru koşuyor.

Ben - Bu bize doğru koşan Umut Bulut mu?
Arkadaş - Allahım yarabbim (çıldırma efektleri) Eboue'ye Umut diyor ya.

Dalyaço ve ben yarılıyorum. Emmanuel Eboue siyahi bir futbolcu. Umut ise bildiğimiz Türk. Beyaz, esmer tenli bir adam. Adamları tanımayı bırak bu kadar net karıştırıyorum. Umut'a Burak desem neyse. Ben futboldan hiç anlamıyorum ama yine de gidiyorum hahah.

Ve hayatı futbol olan bu adamları sanki safariye çıkmış, bilmediği bir doğayı ilk defa gören insan gibi etrafı izliyorum. Ve maç oynanırken en çok aklımdan geçen şey gol falan değil ''Acaba deprem olsa bu çatı üstümüze yıkılsa kurtulabilir miyiz?'' böyle sorular ahah.



18 Ekim 2012 Perşembe

Bu Aralar Çok Kibarım

Teşekkür ederim.

Beni anlamadığınız için. Bir kez olsun dinleyip bana hak vermediğiniz için. Sustuğumda gözlerime bakıp anlat demediğiniz için, konuştuğumda 'haklısın' diyemediğiniz için.

Teşekkür ederim.

Üst üste sigara içtiğimde 'içme' dediğiniz için. Bir kez olsun 'neden bu kadar çok içiyorsun' diye sormadığınız için. Ne yapsam 'yapma!' ne yapmasam 'yap' dediğiniz için. Yanımdaki boşluğu doldurmadığınız için. Ellerinizi uzatmadığınız için, ellerinizin kısalığı için, gözlerinizin körlüğü için, kulaklarınızın sağırlığı için.

Teşekkür ederim.

Nasılsın diye sormadığınız için. Adınız kadar emin olduğunuz 'iyiyim' cevabını duyacağınızı bildiğinizi zannettiğiniz için. Bana hiç dinlemediğim şarkıları yüzlerce kez dinlettirip sevdirdiğiniz için. Filmlerle, kitaplarla ve iç sesimle bitmek bilmeyen gecelerde vakit geçirttiğiniz için.

Teşekkür ederim.

Bana bunları yazdırdığınız için kızmıyorum size. Müteşekkirim aksine. Siz olmasaydınız? Sahi siz hiç var mıydınız? düşürmeyin başınızı önünüze. Cevabını bile duymak istemiyorum sorduğum soruların. Bir teşekkür de sustuğunuz için.

Teşekkür ederim.

Bir gün kendinize dönüp neden diye soracaksınız ya. Cevabı olmayan sorular insanı en çok yaralar ve yaralar bilirsin sadece açanlar tarafından kapanırlar. Kapanmayacak bir yara açtığınız için de bir teşekkür.

Ve hepsini unut gitsin en çok koyan ne biliyor musun? Bir kez, bir kez 'neden?' diye sorulmadı.

Teşekkür ederim.

Bana her şeye rağmen gülmeyi öğrettiğiniz için. Sizi gülebildiğime inandırabildiğim için.

Teşekkür ederim.

Bu teşekkür de emeği geçen herkese teşekkürler.


                                                             

16 Eylül 2012 Pazar

Garip Bir Rüya

''Sahil kenarında yürüyorum tek başıma. Başımı düşüncelerimden kaldırdığımda etrafa bakınıyorum. 3 engelli arkadaşın önünden geçiyorum 2 kız 1 erkek. Oturmuşlar bir şeyler konuşuyorlar. Önlerinden geçerken yüzlerine bakmıyorum, sadece engelli olduklarını fark ediyorum. Hep beraber sırtlarını denize dönmüş yolu seyrediyorlar ve gelip geçen insanları. En sonda oturan kızın yanındaki sandalye boş. Tam uzaklaşmak üzereyken o  kız bir şey söylüyor.

'Güçsüzüm.'

Bu kelimeyi duyar duymaz geri dönüyorum. Yanındaki boş sandalyeyi yabancı varlığımla dolduruyorum. Oturuyorum, şaşırıyor bu yabancı samimiyete, gülümsüyorum. O sahilde tek başına dolaşan insan düşüncesi gidiyor yüzümden. Güzel kızın yüzündeki hüzünlü güzellik bir gülümseme getiriyor yüzüme.

'Neyin var.' diyorum.
'Güçsüzüm.' diyor tekrardan.

Ellerimi gösteriyorum.

'Bak, ben de.' diyorum.
'Tut, tut ellerimden, korkma tut' diyorum, titreyen ellerimi göstererek.

'Yalnızım' diyor.

'Gözlerime bak' diyorum.
'Ağlamıyorum ama gözlerimden akan bir şeyler var senin gibi.' diyorum.

O da gülümsüyor bu lafıma, anlıyor ne demek istediğimi.''

Yorgun ve bitkin bir günün sonunda gördüğüm garip bir rüya. Evet, ilk defa bir rüyayı tüm detaylarıyla hatırlıyorum. Garip kısmı bu mu yoksa rüyanın kendisi mi bilemedim. Ayrıca şu atasözünü unutmayın.

Viski tüm kötülüklerin anasıdır.

30 Ağustos 2012 Perşembe

İ Spit On Your Grave

Bu filmi blogda daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum. Eğer izlemediysen lütfen izle. Bir insan olarak bazı sahnelere dayanamayabilirsin.

İşte bir insan olarak dayanamayacağın sahneler ikiye ayrılmış bu filmde.

1. sahne tecavüz sahneleri. Şu an filmi düşünüyorum ve aklımda kalan; tecavüze uğrarken kadının suratını çamurun içine batırışları. Nehire daha doğrusu ölüme atlayışı, ormanın içinde kendinden geçmiş bir şekilde yarı baygın yürüyüşü. Ben bu sahnelere dayanamadım.

2. sahne ise tecavüz edenlerin öldürülme sahneleri.

Ben olsam ne yapardım diye düşünüyorum. Gerçeği söyleyeyim silah bile tutamam ben, cidden. Tutamadım da. Bir zamanlar zorla silah tutmuştum, zoraki. Onun dışında ömrüm boyunca elime bile almadım. Bir canlıya yaptığım en büyük işkence ise sivrisineklere yaptığımdır başka bir şey değil. Gel gör ki, filmi düşünüyorum.

Gazetelerde, televizyonlarda her gün tecavüz-kadına şiddet-kadınların ölüm haberlerini okuyorum. Her gün giderek artıyor. Artacak, azalmayacak bunu da iyi biliyorum.

Düşünemiyorum. İnsanın düşünme yetisini kaybettiği zamanlar oluyor. Kız kardeşim olsaydı diyorum. Onun gözlerine bakamazdım, ölürdüm o an orada. Dayanamam ben gerçekten dayanamam. Birisinin hasta olduğunun haberini bile alınca panik oluyorum. Elim ayağıma dolaşıyor. Hastaneye gidemiyorum. Birisi ''iyi'' diye beni arasın, haber versin diye bekliyorum.

Yazmak istediğimi bile yazamadım, sadece saçmaladığımın farkındayım. Filmi izlemediyseniz izleyin, lütfen.

- O sadece masum bir kız.
+ Ben de öyleydim.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Okumak

Okumak derken, kastım okul okumak değil. Okumak, gerçek anlamda okumak. Anlayarak, bilerek, özümseyerek, özünü içine çekerek. Günün birinde ihtiyacın olan cümleyi hafızandan çıkararak sözcüklere dökerek.

Bugün yine Mor İnsan ile buluştum (bir kaç yazı aşağıda) İnsanların 1,5 ay gibi bir sürede bitireceği bir kitabı 4,5 saatte bitirdiğini söyledi. '3 kelime için 1 saatimi harcadım ve toplamda 5,5 saatte okudum kitabı' dedi. Okudum derken gerçekten okuduğunu belirtti. Bunları kendini övmek için de anlatmıyor. Adamın önünde bilmem nerenin prof. hocaları ilik düğmeliyor. Övünse düşün sen gerisini ne masallar anlatır. Kitaptaki bütün boşlukları, yazılması gerekenleri, soruları her şeyi cevaplayarak, doldurarak. Düşün işte ya normalde 1,5 ay boyunca bitirilmesi programlanmış bir kitap.

5,5 saatte oku, çözümle ve anla. Güzel adam öyle bir konu hakkında yazıyor ki, yazdığı alanda kendisini değerlendirecek kişinin bilgisi hiç yok. Öyle de mütevazı ki, gülümsüyor sadece. 'O da öğrenmiş olur' diyor.

O konuşurken bir yandan onu dinliyorum, bir yandan da okurken hiç okumadığımı düşünüyordum. Sadece okuduğumuzu sanıyoruz. Bir bütünden bir cümleyi alıp, anladığımızı sanıyoruz. Okumuyoruz ve bu yüzden anlamıyoruz. Anlamadığımız için de anlam veremiyoruz. (Bu satırları yazarken sigaradan kül düştü, artık emekli ihtiyarlar gibiyim sigara külünü düşürmeye başladım.)

Öfke
Hırs
Kıskançlık
Kibir

bunlardan bahsetti. Doğru yerde doğru zamanda kullanmalısın yoksa seni bitirir dedi. Okumalı dedi, bir kitap listesi dağıttı. İnşallah okuyacağım. Hahah yok yok roman, şiir değil. Olsaydı yazardım faydalan diye. Hani hayatta bazı insanlar bir kahraman edasıyla çıkar ya karşına.Onun gittiği yoldan, ayak izlerini takip ederek gitmek istersin. Öyle bir insan. Eğer hayatınızın bir döneminde size göre her şeyiyle yani yaptıklarıyla, anlattıklarıyla, kattıklarıyla, yaşadıklarıyla, yaşattırdıklarıyla mükemmel diyebileceğiniz birisi çıkarsa karşınıza yapışın yakasına, yakışın yakasına. Ben yakışmaya çalışıyorum hahah. Çekirge diyor bana.

Bu akşam terasta denize karşı 4 kişiydik. Ben, Yılmaz, Evrim ve Mor insan.

Ayrıca bir kadına içten edilen iltifatın sonunda, o kadının yüzünde güller açıyor. Açtırdım yani hahah.

Başım nasıl çatlıyor bu güzel güne rağmen yazayım. Okumak üzerine yazacaktım ama hatlar karıştı.

Haydi güzel günler.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Uçmak

Bu kaçıncı yazışım bilmiyorum.

Yine rüyamda uçuyordum hahah. Oturduğum mahallede sokak aralarında süpermen ya da superman gibi uçuyorum. Acayip zevkli bir şey. Görüp görebileceğim en güzel rüyalardan. Uyanınca acayip bir etki. Bir rahatlık, boşluk, mutluluk, sessizlik, sakinlik, kedi gibiyim.

Yerden 3-4 metre yükseliyorum, aynı süpermen gibi omuzlar önde vücut dümdüz arkada. Yürür gibi havada gidiyorum. Olayın güzelliği etrafta insan yok. Onlardan saklıyorum uçtuğumu hahah. Uçarken beni en çok zorlayan şey havaya ilk kalkış anı hahah, epey bir zorlanıyorum. Hani bir şeyin üzerinden atlarken tüm gücünü toplar ve ileriye doğru zıplarsın ya aynen böyle. Tüm gücümü toplayıp havaya atıyorum kendimi. Baya uçtum. sonra dalyaço'yu gördüm, diğer insanları gördüm ve yere kondum. Rüyamda dalyaço uçtuğumu biliyor ve yere iniş yaparken beni görüyor. Sanki devlet sırrı gibi bir şey ve ikimiz sinsi sinsi gülüyoruz. Bir de dalyaço'ya yastık veriyorum buna bir anlam veremedim. Rüyanın en anlamsız kısmı bu yastık verme olayıydı ahahah.

Anlamlı rüyaya bakar mısın?

Uçmak güzeldir. Haydi güzel uçmalar size.

24 Ağustos 2012 Cuma

Kabul Görmek

Yazmıştım daha önce okumayanlar bilmez hahah. Ne iğrenç di mi okuyanlar bilir, lan neyi bilir söyle işte.

Halen gazeteleri elime alıp okuyabiliyorum, elimin altında internet olmasına rağmen hemen hemen her gün gazete okuyorum. Tabii okumak istediğin haberleri değil okumak istemediğin ne kadar yalan dolan varsa onları yazıyorlar ayrı konu. Haftasonu ekleri ve köşe yazıları en çok okuduğum kısımlar. Güzel, doğru ve ilginç ne kadar haber ve bilgi varsa buradalar çünkü.

Dün internet hakkında bir yazı okumuştum. Şimdi arşimed gibi buldum buldum diye bağırıyorum. Çağ teknolojik bir çağ evet hepimiz interneti kullanıyoruz. Fakat bu kullanmak boyutunda değil artık. Bunu aştı ve bambaşka bir hâl aldı. Eskiden fakir insanlar zenginlerin kölesi olurdu. Şimdi zengin insanlar dahil herkes internetin kölesi oldu. Heh işte bunun sebebini buldum.

İnternet, senin sosyal durumunla, işinle, okuduğun okulla, bilginle, ilgilenmiyor. Seni direkt kabul ediyor. Sana sınırsızca bir özgürlük alanı sunuyor. O gerçek hayatında bulamadığın özgürlüğü internette buluyorsun. Ve en önemli kısmı seni kimse yargılamıyor, yargılayamıyor, karışmıyor, karışamıyor.

İnternette kabul görüyorsun. Yazdıklarınla, sana ait olmasa bile insanlar seni çok mühim bir şey yapmışsın gibi alkışlıyor, beğeniyor, destekliyor. Halbuki gerçek hayatın bambaşka. En kötü tabirle bombok.
Garip, gerçek hayatta artık kabul görmemen çok garip. İnsanlar seni kale almıyor. Herkes kendini kendi hapishanesine hapsetmiş ve dünyaya cam bir ekrandan bakıyor. Dünyamız camdan bir ekrandan ibaret.

"internette kimse benim dün duş alıp almadığımı, kokup kokmadığımı umursamıyor. kimse beni yargılamıyor, burada kabul görüyorum!"

Keşke hepimiz gerçek hayatta kabul gören insanlar olsak, olabilsek. Dünya ve biz hatta her şey bambaşka olurdu.





7 Ağustos 2012 Salı

Yoldaşım

Basit gibi gözüken fakat  sizin için çok anlamlı olan şeyler eminim vardır. Hayatınızda, geçmişinizde, hayallerinizde, bir kitabın arasında, bir çekmecenin içinde, birisinin bakışlarında, sözlerinde. Bir başkasına çok basit gelen, sizin içinse milyon tane anlama gelen bir şey. Şey diyorum çünkü her şey olabilir bu. Bir hediye, eşya, nesne, söz. Liste uzar, uzar, uzar da gider.

46 yaşıma geldim. (Buna cidden inananlar oluyor, Allah iyiliğinizi versin, emi.) Hayatım boyunca bana söylenen milyon tane hitap olmuştur. Çoğu iyidir, güzeldir, hoştur. Duyunca insanın yüzünde tebessüm oluşturur. Gerçekten böyle. Hepsi ayrı bir yer eder, beynimde. Şimdi 'bunlar neler' deme hahah unuttum. Ben gibi aklım da yerinde değil. Aklım ve kendim, kendimizde değiliz. Geçelim.

Yoldaşım.

Hani şu rus filmlerindeki gibi bir yoldaş, yoldaşım değil. Hep duyulur ya ''yoldaş bilmem ne'' yok, çok farklı bu.
Hahah neyi fark ettim şu an? Anlatamadığımı. Anlatılmıyor işte. Ben, bu ''Yoldaşım'' kelimesini dün okudum/gördüm/duydum/hissettim. Bana bin tane, milyon tane içten sevgi sözcüğü söylese herhangi biri bunun kadar anlamlı olamazdı. Çok anlam çıkarabilirsin içinden ya da hiçbir şey. Öylesine bir kelime diyebilirsin ya da büyük anlamlar yükleyebilirsin.

Bana öyle güzel, öyle anlamlı geldi ki. O an donup kaldım. Donmuş palyanço. Hahah. Şu an nasıl terliyorum biliyor musun? Yok bilemezsin,  göğsümden aşağıya sanki spor yapmışım gibi nokta nokta terler iniyor. Dün gece 40 dereceye yakındı herhalde ateşim. 40 olmasa da 38 vardı. İyiyim şimdi. Bunu da geçelim.

Evet, yoldaşım.

Yoldaşım; seninle sonsuza dek aynı yolda olacağım.
Ne zaman üzgün olsan, ne zaman mutsuz olsan, ne zaman gülmek istesen, ne zaman ne olsun istersen yanındayım.

Hahah palyanço sözü. Seni seviyorum.

3 Ağustos 2012 Cuma

Bazen

Bazen ölüyorsun
bir tek sen biliyorsun öldüğünü
aksilik nefes aldığın halde
mimiklerin donuk sadece
belli bir noktaya bakıyorsun
boşluk diyor insanlar o noktaya
sense kim bilir neleri düşünüyorsun
virgül gibi takılıp kaldığın sonlarda
bazen ölüyorsun
sen ölürken hayat devam ediyor
hayatına devam ediyorsun
hayatına devam ediyor
hayata devam ediyorlar
anlayacağın devam eden bir şey hayat
tıpkı senin devamlı ölmen gibi
ölüp ölüp bin kez dirilmen gibi
bazen ölüyorsun
nabzını bile yoklamak gelmiyor içinden
nabzına iyi gelecek bir şey yok
içinde siren sesleri
bütün yollar kapalı
işte ne oluyorsa oluyor o anlarda
o geliyor o anlarda aklına
ve duran kalbin sırf içinde o var diye
başlıyor yeniden atmaya
bazen ölüyorsun
en derin uykundan uyandırıyorlar
yatman bile onlara dert
hep aynı şey
ne çok uyuyorsunlar
lan ne uyuması
ölüme yattım
ölüyorum ben diyemiyorsunlar
bazen bir mezar buluyorsun kendine tam ölmelik
gömüyorsun kendini bir kaç günlüğüne
insana mezarda bile rahat vermiyorlar
arıyorlar soruyorlar
bulana kadar kazıyorlar da kazıyorlar
seni canlı canlı öldürüyorlar
bazen ölüyorsun
işte şimdi o bazendeyim
bazen ölüyorum.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Vazgeçtim

Bir şeyler ayrı :)


Bu sözü en sevdiğim düşünür, bi tanem, canımın içi, saçlarımdan sonra başıma gelen en bi güzellik söyledi. Yazılı olan tarihten yaklaşık olarak 2 ay önce. Kitabın son sayfasına yazdım. O gece son ana kadar kafam bir dünyaydı. Sabah bir cafeye uğradık, sigaramı unuttum. Akşam yanlış otobüse bindim. Cumartesi gününden sonra salı gününün geldiğini bile söyledim farkında olmadan. Ama hepsine değdi.

Normalde odamın duvarına ne bir söz ne de bir poster asarım. Öyle bir alışkanlığım, göz zevkim yok, zaten görmüyorum hahah. Duvarlar bomboş. Boş duvarlarla konuşmaya alışkın olduğumdan olsa gerek. Orjinali duvarımda asılıydı. Her sabah uyandığımda bu söze baktım. Kendi kendime vazgeç dedim ve vazgeçtim. Evet 2 ay her şeyden vazgeçtim. Eğer bir şeyler elde etmek istiyorsan vazgeçmeyi bilmen gerekiyormuş. Bir şeyler kazanmak istiyorsan, bir şeyleri kaybetmeyi göze almalıymışın. Aldım, kaybettim. Kaybettiklerim pek umurumda değil. Çünkü büyük kayıplar değil, hatta kayıp değil. Rutin bir hayatın içinde kaybolanlar işte. Ama kazandığım şey benim için tanımlayamadığım bir büyüklüğün ilk adımı, ilk adımın ayak sesleri.

Bir diğer söz geliyor aklıma. ''Bin kilometrelik bir yol bir adımla başlar.''
İlk adımı attım haha çok temiz gaza geldim ayrı bir konu.

Başarmak güzel şey. Hele de herkesin zor dediği, çok zor dediği, başarması zaman ve emek isteyen bir olayı başarmak.

Bazen Şebo'mun dediği gibi Sil Baştan başlamak gerek, hayatı sıfırlamak. Tam 5 yıl önce durduğum noktaya geri döndüm. Sil baştan başladım ve ilk adımı kazandım. Yüzümde kazanmanın ve başarmanın salak bir tebessümü var akşamdan bu yana. Evet uzun zaman sonra gülmelerimin yanında gerçek bir gülümseme var.

Ve sana ne desem az gelecek. Söz uçar yazı kalır.

Seni çok seviyorum.

20 Haziran 2012 Çarşamba

İyi Çek Filmini Bi Daha Bulaman

Uzun zaman sonra televizyonun kumandasını elime aldım. Bugünkü berbat haberleri, oyunları, masalları izledim. Susacağım yine, ne söylesem boş.

O klişe var ya gerçekten doğru. Biz büyüdük, büyüyoruz ve dünya kirleniyor. Baştan sona izlesem kesin ağlardım. Son 10 dakikası bile hüzünle karışık gülümsetti. Yaşlı insanlardaki o insanlık denen duygu, düşünce, saflık, doğallık, güzellik her ne dersen de o yok işte bizlerde. Varsa bile çok çok az. Bizim kitle halinde bambaşka dertlerimiz var. Bugün dünyanın yarısının derdi çeyrek finalistler kimler olacak/tı.

Neyse uzatmayacağım. Boş vaktimde baştan sona izleyeceğim bu belgeseli. Son 10 dakikasında bir görüntü vardı. Çocuklar Ömer Dede'ye öyle bir koştular ki öyle bir sarıldılar ki. Aklıma o yaşa gelirsem acaba öyle bir manzara ile karşılaşır mıyım? ben de aynısını yaşar mıyım diye bir soru geldi. Çünkü o manzaranın aynısına şahit olmuştum bir köy okulunda. Çocuklar arkadaşıma dokunmak, sarılmak için nasıl koştular anlatamam. Hani mutluluğun tanımını, mutluluğu arıyor ya şehir insanı. İşte mutluluk dediğimiz, arayıp bulamadığımız şey o görüntülerde fazlasıyla var. İnşallah yaşarım bir gün. Etrafınızda, yakınınızda yaşlı bir insan varsa ona yaşlı muamelesi yapmayın. Konuşun, paylaşın, anlattırın, dinleyin. Çayından bir yudum almadan ona ikram etmesi bile bir başka geldi, yok böyle bir güzellik. En güzel anılar, en güzel hikâyeler, en güzel hüzünler ve de en önemlisi gerçekler onların beyninde.

Haklısın, bulamayız Ömer Dede.


14 Haziran 2012 Perşembe

Geri Geri Yürü

Bugün, geçenlerde yazdığım 2 yazı içinde bahsettiğim büyük ve mor insanla konuşuyoruz. Ellerim dikkatini çekti. Arkadaş adam ilginç, bilgili, her konuda bir sözü mutlaka var ama boş değil. Ellerime baktı şöyle bi. Yetmedi o bakış. Sağ elimi ellerine aldı. Sanki tezgahtan domates seçer gibi ellerime bakıyor, inceliyor.

Durdu durdu ve başladı konuşmaya.

- Sen büyük bir hata yapıyorsun palyaço. Yazık.

Tabii ben bir şeycikler anlamadım. Trene bakar gibi bakıyorum.

- Parmakların çok ince ve çok uzun. Senden harika bir 'kontrbas' olur. Ellerin çok elverişli. Gitarı da mükemmel çalabilirsin. Var mı böyle bir şey, herhangi bir müzik aleti çalıyor musun?
+ Yok, çalmıyorum.

O an etrafta kim varsa ellerime bakıyor ahaha. Kıskandılar tabii. Yetmedi bu ele bakma hikâyesi. Bu sefer ters çevirdi elimi, avucumdaki çizgilere bakıyor.

- Sen daha önce ağır bir kaza ya da hastalık geçirdin mi?
+ Evet, direkten döndüm. (gülüşmeler) (röportajlarda yazıyorlar ya uyuz oluyorum ahah)
- Çok sağlıklı bir hayat yaşayacaksın sen ve en az 90 yıl. (lan ben 90 yıl dayanamam bu dünyaya)

El falıma baktı bir de. Herkes bu sefer yalvarıyor 'bizim de ellerimize bakın' diye.
- Onun elleri güzel, yapacak bir şey yok.

Ne kadar yaşacağımı da öğrenmiş bulunmaktayım. O yaşta bir palyaço hiç çekilmez herhalde. Yani ben 90 yaşında bir bana zor dayanırım ahaha. Hele iç sesime hiç dayanamam. 90 yaşında bir iç ses bütün gün kafa şey yapar ahaha anladın.

Ayrıca benim gibi çok sigara içmiyor yiyorsanız size önemli bir tavsiye. Hani bu kırmızımsı, mor soğan var ya ondan yiyin ya da yeyin. Gerçekten bak çok ciddiyim. Ben soğanın kokusuna karşı özel bir illet duyduğum için yemiyorum ama sigaranın zararını azaltmak istiyorsanız çok iyi geliyormuş. Kalp damarları tıkalı birisi fosur fosur sigara içiyor ve etkilenmiyormuş ya da zararını minimuma indiriyormuş. Dikkat et bak muş. Onun doğrucusuyum.

Son bir tavsiye daha. Şimdi bir sirkine git palyaço diyeceksiniz ama aklınızda olsun. Belki işinize yarar.
Kilo vermek istiyorsanız ve rejimdeyseniz,  gün içinde diyet, spor, yürüyüş, koşu vs. her türlü naneli şeyi yapıyorsunuzdur ve bir türlü o kilolardan kurtulamıyorsunuzdur büyük ihtimal. Yürüyün diyeceğim ama farklı bir şekilde. GERİ geri yürüyün. Evet, bunu uygulayın. 2 kat kolari yaktırırmış bu size.

Daha neler neler anlatır da ne onun ne benim vaktim var. = ) Ama güzel insan.

Haydi görüşürüz.

10 Haziran 2012 Pazar

Boş İşler

Kişiler ve Fikirler.

Senin için hangisi önemli? Neyi kimin söylediği mi yoksa kimin neyi söylediği mi, hangisi daha önemli.
Şu zamanda önemli olan Neyi kim söylemiş. Kişiler önemli.  Ne söylediğinin pek bir önemi yok.
Unutuluyor; hatırlanacak, yer edecek, işe yarayacak bir şey söylemiyor. Boşluk üzerine inşa edilmiş bir
görüntü. Her bir kelime havada. Ne anlattığı, ne söylediği daha da önemlisi ne demek istediği önemsiz.

Şu bir kaç konu aşağıda sınav diye bir başlık atmıştım. Orada işe yarar birkaç bilgi vermiştim. Heh işte o bilgileri veren büyük adamla muhabbet ediyoruz. Aşırı zeki, hem komik hem de bilgili. Mor İnsan. Zordur mor insan olmak. Ama o olmuş. Bir hikâye anlattı. Hikâyenin başrolünde o var. Haklı, dibine kadar haklı. İstese hakkını sonuna kadar alabilir ve hikâyenin kötü adamını mahvedebilir. Tek yaptığı şey ''tanımamak'' olmuş.

- Merhaba, beni tanıdınız mı ben bilmem ne prof. bik bik bik.
+ Pardon, tanıyamadım.
- İsmim (bik bik bik) hani şu konu, hatırladınız mı?
+ Yine tanıyamadım.

Kötü adam suratı beş karış şekilde onu herkesin tanıdığı bir kalabalığın içinde nokta gibi ezilerek yok olmuş.
Hikâye daha güzel ama detayları vermeyeyim. Küçük bir detay sadece. Kötü adam yani prof'un ders olarak anlattığı saçmalığın kitabını büyük adam yazmış hahah.(buradaki büyüklüğü görebiliyor musun?)Hayatta bir insan bu kadar güzel ''hiç'' yerine konulamaz.

Büyük adam ise tek bir şey söyledi. ''İsteseydim ona her şeyi yapabilirdim. Fakat ben kişilerle değil fikirlerle ilgilenirim.'' dedi.

Buradan çıkaracağımız tema ise bir insan sizden saçma salak nefret ediyorsa ve üstelik haklıysanız, onunla kavga (tartışma) etmeyin. Tek bir söz bile söylemeyin. Onu tanımayın. Söyleyeceğiniz hiçbir cümle tanımamak kadar koymaz ona.

Kişilerle değil fikirlerle ilgilenin. Hayatta en sevdiğim şey dolu insanları oturup dinlemek. Acayip zevkli.

Ayrıca kel alaka, rüyamda (hayırdır inşallah deyin burada)öyle güzel bir gökkuşağı gördüm ki anlatamam yani o derece. Öyle büyüktü ki. Ve gökkuşağının altında bir sürü onlarca, yüzlerce hediye paketi vardı. İçlerinden beğendiklerimi alıyordum. Sonra dalyaço kahvaltı hazır dedi ahahaha.

Anlamına baktım şimdi. Aynen şunlar yazıyor. '' Rüyada gökkuşağı görmek, mutluluğun ve başarının işaretidir.''
Ayrıca serum tadı güzel olan meyvelerimizdendir. Mutlaka yeyin.
Acaba yeyin mi yoksa yiyin mi? ya da deyin mi diyin mi? çok takılıyorum ben buna.
Geçen gün de yayın ve yayım'a takılmıştım. Anbalaj ve Ambalaj bunlara epeydir takığım.
Ya görüyorsun di mi? Ne büyük dertlerim var. Boşuna beyazladı bu saçlar. Hepsi boş işler.

7 Haziran 2012 Perşembe

Bir Gün Geçer mi?

Geçmez. Bir gün değil bir dakika geçmez.
Akşam akşam ömrümü yedin. : )


4 Haziran 2012 Pazartesi

Pişman de sen değilim

Güzel şarkı, belki.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Saat çok'u çok geçiyor
bir sigara daha
bir sigara daha
birsigaradahabirsigaradaha
olmuyor
sabah.

Kısaca

Fotoğrafım
Email: sivilpalyanco@gmail.com