Her şeyin bir hikâyesi var. Öğrendikten sonra bakış açısını değiştiriyor. Anlamsız gelen daha bir anlamlı oluyor. Tam anlamıyla olmasa bile hissedebiliyorsun birazcık. Ortak olmak belki de. Ne zaman fotoğraflara baksam dokunuyor, resimler kadar. Saçmalayasım bile yok. Kuşlar beni çağırıyorlar, biraz uçmam lazım izninizle.
26 Ocak 2012 Perşembe
21 Ocak 2012 Cumartesi
İyi İnsanlar Ağlar
İnşallah bizimkilerden kimse görmez diyerek içimden ve yazılı olarak duamı ediyorum. (amin) Fotoğraf gördüğümden beri acayip hoşuma gitti, öyle böyle değil. Fotoğraftaki güzel insan epey bir yakınımdır. Saçlarındaki beyazlar, daldığı boşluktaki bakışlar ne kadar hüzünlü di mi? Bana öyle geliyor, çünkü sebebini biliyorum. En son aklımda kalan ''Çatı katına çıktım, eşyalara baktım baktım oturdum bir saat ağladım'' cümlesi. Son gördüğümde yine gözleri bulutlu yine boşluktaydı. İnsan bir yarısını kaybetmeye görsün, olmuyor. Tam olan ne varsa artık eksik kalıyor. O zamanlar yıllar yıllar önce yanlarında kalmıştım 2 hafta kadar. En ufak oğulları yurt dışındaydı o sıralarda. Sabah kahvaltıyı hazırladıklarında bana onun adıyla seslenirdi. Kalk, kahvaltı hazır diye. Sonra da yine aklıma geldi, acaba iyi midir, ne yapıyordur şimdi diye söylenirdi kendi kendine.
Bir gün üçümüz pikniğe gitmiştik. Hani kartpostallarda olur ya kocaman bir tarla, ortasında kocaman bir ağaç. Öyle bir yer, halen durur orası. Ağacın gölgesinde piknik yapmıştık. Hiç unutmam. Ağacın gövdesine (hain palyaço) adımı kazımıştım ve tarih atmıştım. Bir daha gitmek nasip olmadı. Bu olay yaklaşık yarım saat sürmüştü ve fotoğraftaki güzel insan şunu demişti, aklıma geldikçe gülerim.
Ben yarım saat elimdeki bıçakla ağacın gövdesine adımı ve tarihi kazımakla meşgulum. Sırtım onlara dönük, çömelmişim ve ne yaptığımı görmüyorlar.
- Palyaço, yarım saattir ne yapıyorsun orada yoksa dua mı ediyorsun?
ama söyleyiş tarzı, o anki durumum, azmim. Epey bir gülmüştük.
Gece gece yine fotoğraflara gömüldüm. Öyle de bakılmaz ki be koca adam be güzel adam.
Edit: Dün gece yazdım bu yazıyı. Bugün ne oldu? İyi İnsan lafının üzerine gelir, çıkar gelir. Çıktı geldi, gülümsetti. :)
Bir gün üçümüz pikniğe gitmiştik. Hani kartpostallarda olur ya kocaman bir tarla, ortasında kocaman bir ağaç. Öyle bir yer, halen durur orası. Ağacın gölgesinde piknik yapmıştık. Hiç unutmam. Ağacın gövdesine (hain palyaço) adımı kazımıştım ve tarih atmıştım. Bir daha gitmek nasip olmadı. Bu olay yaklaşık yarım saat sürmüştü ve fotoğraftaki güzel insan şunu demişti, aklıma geldikçe gülerim.
Ben yarım saat elimdeki bıçakla ağacın gövdesine adımı ve tarihi kazımakla meşgulum. Sırtım onlara dönük, çömelmişim ve ne yaptığımı görmüyorlar.
- Palyaço, yarım saattir ne yapıyorsun orada yoksa dua mı ediyorsun?
ama söyleyiş tarzı, o anki durumum, azmim. Epey bir gülmüştük.
Gece gece yine fotoğraflara gömüldüm. Öyle de bakılmaz ki be koca adam be güzel adam.
Edit: Dün gece yazdım bu yazıyı. Bugün ne oldu? İyi İnsan lafının üzerine gelir, çıkar gelir. Çıktı geldi, gülümsetti. :)
18 Ocak 2012 Çarşamba
Twitter / E
Bunun hakkında da yazmazsam çatlayabilirim. Bunun dedim çünkü isimlendiremiyorum halen.
Bak tek güzel tarafı var bu zamazingonun. Yalan doğru belli olmasa bile online bilgi alabiliyorsun. Bilginin ne olduğu önemli değil, online. Hiçbir yerde duyamayacağın şeyleri anında önüne getiriyor. Tek güzel yanı bu. Şu an mesela İnternet Tutulması diye bir şey var. Ondan haberim oldu. Siteler bir günlüğüne kapatılıyormuş.
Farklı bir gözden bakacağım. Aslında bu bizim yaşadığımızın tam adı olmalıydı. İnsanın ve zamanın hunharca harcanmasının ortak adı İnternet Tutulması. Eskiye özlem, arkadaşlara, dostlara, gerçek bir gülüşe, içten bir merhabaya, sarılışa, saatlerce sohbete, çalışmaya, verimli olmaya, dahası yaşamaya tek engel bu internet tutulması. Hepimiz gerçeğe değil de sanala tutulmuşuz.
- Ömrünü nerede tükettin?
+ İnternetin başında.
Diğer yanlarına gelirsek ben yazıp yazıp siliyorum. Sözlükte yaptığımdan pek farklı bir şey yapmıyorum. Ne kadar iki dizeliğim varsa buraya yazıp siliyorum. Arada şiyirleri ekliyorum. Yine siliyorum. Boş vaktimi boş işlerle değerlendiriyorum aferim bana. Geçenlerde 'ne yapıyorum' sorusunun cevaplarından birisi bu işte. Hiç. Şimdi beni çok matah bir şey yazıyormuşum gibi ekleyenler oluyor. Narsistlikten vazgeçtim. Adam bi bakıyor attığım tweet sayısı 0. Anında siliyor. Onu takip etmiyorum, anında siliyor, küsüyor resmen. Ahah sanki hayatın sırrını veriyorum. Son icadımı piyasaya süreceğim de onun tweetlerini atıyorum. Lan işte bildiğin saçmalamanın farklı bir versiyonu. Hayır yani ne bekliyorsun, beklenti ne? Zaten umduğun kadar önemli cümleler kursam, twitter yerine giderim makale olarak orada burada yayınlarım, kitap yazarım.
Bir de akıl sır erdiremediğim diğer konu; adam binlerce kişiyi takip ediyor. 1000 küsür kişi arkadaş. Nasıl bir vaktin var senin. Nasıl bir okuma hevesi, merak, takip etme isteği. Ciddi ciddi okuyor, yorum yapıyor. İlgileniyor, özen gösteriyor. Komiklik yapan mı dersin, sevdiği insana bir tane güzel söz söyleyemeyen ama binlerce özlü sözlü yayınlayan mı dersin. Annesine canım demeyen, kızkardeşine bir tanem demeyen adam sevdiğim, sevdiğim diye inleyip duruyor özlü sözlerle. Başkalarının yazdıklarını habire twit atan mı dersin. O kadar retwet yani iletilen tweetler içinde bir tanesi acayip hoşuma gitti. Onu da daha dün gördüm, görselini ekleyeceğim. Portresini kimse çizmeye yanaşmamış. Bir arkadaş çizmiş eline sağlık çok güzel olmuş.
Bak tek güzel tarafı var bu zamazingonun. Yalan doğru belli olmasa bile online bilgi alabiliyorsun. Bilginin ne olduğu önemli değil, online. Hiçbir yerde duyamayacağın şeyleri anında önüne getiriyor. Tek güzel yanı bu. Şu an mesela İnternet Tutulması diye bir şey var. Ondan haberim oldu. Siteler bir günlüğüne kapatılıyormuş.
Farklı bir gözden bakacağım. Aslında bu bizim yaşadığımızın tam adı olmalıydı. İnsanın ve zamanın hunharca harcanmasının ortak adı İnternet Tutulması. Eskiye özlem, arkadaşlara, dostlara, gerçek bir gülüşe, içten bir merhabaya, sarılışa, saatlerce sohbete, çalışmaya, verimli olmaya, dahası yaşamaya tek engel bu internet tutulması. Hepimiz gerçeğe değil de sanala tutulmuşuz.
- Ömrünü nerede tükettin?
+ İnternetin başında.
Diğer yanlarına gelirsek ben yazıp yazıp siliyorum. Sözlükte yaptığımdan pek farklı bir şey yapmıyorum. Ne kadar iki dizeliğim varsa buraya yazıp siliyorum. Arada şiyirleri ekliyorum. Yine siliyorum. Boş vaktimi boş işlerle değerlendiriyorum aferim bana. Geçenlerde 'ne yapıyorum' sorusunun cevaplarından birisi bu işte. Hiç. Şimdi beni çok matah bir şey yazıyormuşum gibi ekleyenler oluyor. Narsistlikten vazgeçtim. Adam bi bakıyor attığım tweet sayısı 0. Anında siliyor. Onu takip etmiyorum, anında siliyor, küsüyor resmen. Ahah sanki hayatın sırrını veriyorum. Son icadımı piyasaya süreceğim de onun tweetlerini atıyorum. Lan işte bildiğin saçmalamanın farklı bir versiyonu. Hayır yani ne bekliyorsun, beklenti ne? Zaten umduğun kadar önemli cümleler kursam, twitter yerine giderim makale olarak orada burada yayınlarım, kitap yazarım.
Bir de akıl sır erdiremediğim diğer konu; adam binlerce kişiyi takip ediyor. 1000 küsür kişi arkadaş. Nasıl bir vaktin var senin. Nasıl bir okuma hevesi, merak, takip etme isteği. Ciddi ciddi okuyor, yorum yapıyor. İlgileniyor, özen gösteriyor. Komiklik yapan mı dersin, sevdiği insana bir tane güzel söz söyleyemeyen ama binlerce özlü sözlü yayınlayan mı dersin. Annesine canım demeyen, kızkardeşine bir tanem demeyen adam sevdiğim, sevdiğim diye inleyip duruyor özlü sözlerle. Başkalarının yazdıklarını habire twit atan mı dersin. O kadar retwet yani iletilen tweetler içinde bir tanesi acayip hoşuma gitti. Onu da daha dün gördüm, görselini ekleyeceğim. Portresini kimse çizmeye yanaşmamış. Bir arkadaş çizmiş eline sağlık çok güzel olmuş.
Birini Tanımanın En İyi Yolu / Shoulder to Shoulder
Uzun zaman önce yazmışım bunu.
''O insana vermek. ahaha fesat olmayın hemen sıralıyorum.
* Zamanını.
* Dostluğunu.
* Gülüşlerini
Bunları verdikten sonra;
* Yalnızlığını
* Gözyaşlarını
* Mutsuzluğunu
Sen vermeden alırsa bu iş oldu demektir, doğru yolda gidiyorsun demektir.''
Gidip penceresinde kafayı yiyorum hacı dediğim bir adam var. Yazmıştı ki; bir insanı tanımak istiyorsan, onun tanımadığı insanlara davranışlara bak. Sevgilisi, arkadaşları, ailesi değil de diğer insanlara nasıl davranıyor. Tavrı, yaklaşımı nasıl bunu gözlemle. O zaman o insanı daha iyi tanırsın minvalinde bir şeyler.
Hak vermiştim. Hepimizin genel olarak yaptığıdır zaten. Yıllardır tanıdığımız insana davranış şeklimiz genelde aynıdır/iyidir. Onun isteklerini ve istemediklerini biliriz. Neleri sevdiğini, nelere sinir olduğunu. Yüzüne baksak anlarız. İşte tam burada devreye giriyor bu olay. Tanımadığı bir insana nasıl davranıyor. Sırf şekil olsun diye mi iyi davranıyor yoksa öyle gerekmesi gerektiği için mi? Gereklilik bile değil esasında, öyle olmalı.
Yolda yürürken, bir markette alışveriş yaparken, bir cafede otururken, konuşurken hal ve hareketleri nasıl?
En önemli kriterler ahah atomun parçacıklarını anlatıyorum sanki. Ama bence böyle. O çevresindeki tanımadığı insanlara insan gibi mi davranıyor yoksa aşağılayıcı gözlerle mi bakıyor. Onlara etrafındaki insanlara verdiği değer kadar değer veriyor mu? Elbette başının tacı yapmaz ama en azından kırmadan, incitmeden olması gerektiği gibi davranmalı. En basitinden bir cafede garsona, selam vererek, gülümseyerek, teşekkür ederek
hizmet beklemeli. Param varbirbirbir dememeli.
Ayrıca kendi dediğime gelirsem. Ver bakalım o insana, değerli zamanını, dostluğunu, gülüşlerini. Her zaman yanında seni böyle gören insan. En kötü zamanında senden uzaklaşıyorsa (sen böyle olmasını istesen dahi) seni yalnız bırakmıyorsa dostundur. Gözlerine bakıp anlat diyorsa, sen anlatmasan dahi, susuşlarını dinliyorsa, ellerinden sarılmaktan başka bir şey gelmiyorsa, mutsuzluğunda seninle beraber mutsuz olabiliyorsa o da dostundur. Bir insanı en kötü zamanında tanırsın. Sadece parasal ya da maddi konularda değil. Maneviyatının en dipte olduğu zamanlarda yanında oluyor mu? Sarıl, bir daha sarıl. Bazen insan kendi omuzlarına ağır geliyor, taşıyamıyor. İşte o zaman onun omuzları sana omuz oluyor. Shoulder to Shoulder olmak zordur ama bunu başarırsanız hiçbir zaman yalnız kalmazsınız, ikinizde.
''O insana vermek. ahaha fesat olmayın hemen sıralıyorum.
* Zamanını.
* Dostluğunu.
* Gülüşlerini
Bunları verdikten sonra;
* Yalnızlığını
* Gözyaşlarını
* Mutsuzluğunu
Sen vermeden alırsa bu iş oldu demektir, doğru yolda gidiyorsun demektir.''
Gidip penceresinde kafayı yiyorum hacı dediğim bir adam var. Yazmıştı ki; bir insanı tanımak istiyorsan, onun tanımadığı insanlara davranışlara bak. Sevgilisi, arkadaşları, ailesi değil de diğer insanlara nasıl davranıyor. Tavrı, yaklaşımı nasıl bunu gözlemle. O zaman o insanı daha iyi tanırsın minvalinde bir şeyler.
Hak vermiştim. Hepimizin genel olarak yaptığıdır zaten. Yıllardır tanıdığımız insana davranış şeklimiz genelde aynıdır/iyidir. Onun isteklerini ve istemediklerini biliriz. Neleri sevdiğini, nelere sinir olduğunu. Yüzüne baksak anlarız. İşte tam burada devreye giriyor bu olay. Tanımadığı bir insana nasıl davranıyor. Sırf şekil olsun diye mi iyi davranıyor yoksa öyle gerekmesi gerektiği için mi? Gereklilik bile değil esasında, öyle olmalı.
Yolda yürürken, bir markette alışveriş yaparken, bir cafede otururken, konuşurken hal ve hareketleri nasıl?
En önemli kriterler ahah atomun parçacıklarını anlatıyorum sanki. Ama bence böyle. O çevresindeki tanımadığı insanlara insan gibi mi davranıyor yoksa aşağılayıcı gözlerle mi bakıyor. Onlara etrafındaki insanlara verdiği değer kadar değer veriyor mu? Elbette başının tacı yapmaz ama en azından kırmadan, incitmeden olması gerektiği gibi davranmalı. En basitinden bir cafede garsona, selam vererek, gülümseyerek, teşekkür ederek
hizmet beklemeli. Param varbirbirbir dememeli.
Ayrıca kendi dediğime gelirsem. Ver bakalım o insana, değerli zamanını, dostluğunu, gülüşlerini. Her zaman yanında seni böyle gören insan. En kötü zamanında senden uzaklaşıyorsa (sen böyle olmasını istesen dahi) seni yalnız bırakmıyorsa dostundur. Gözlerine bakıp anlat diyorsa, sen anlatmasan dahi, susuşlarını dinliyorsa, ellerinden sarılmaktan başka bir şey gelmiyorsa, mutsuzluğunda seninle beraber mutsuz olabiliyorsa o da dostundur. Bir insanı en kötü zamanında tanırsın. Sadece parasal ya da maddi konularda değil. Maneviyatının en dipte olduğu zamanlarda yanında oluyor mu? Sarıl, bir daha sarıl. Bazen insan kendi omuzlarına ağır geliyor, taşıyamıyor. İşte o zaman onun omuzları sana omuz oluyor. Shoulder to Shoulder olmak zordur ama bunu başarırsanız hiçbir zaman yalnız kalmazsınız, ikinizde.
17 Ocak 2012 Salı
Sekmeler /Franz Kafka
Bilgisayarı açtığımda otomatik olarak açılan ve sık kullanılanlarda ekli olan sekmeler var. Sürekli girip baktığım siteler; gazeteler, sözlük, bloglar, (kısa bir süredir twitter, içiciyim.) mailler, youtube, fizy.
Son zamanlarda bir bloga takıldım kaldım. Canım sıkıldıkça dönüp dönüp okuyorum. Almış olduğum kitaplar yanımda değil. Deli gibi okumak istiyorum onları, yanımda olmadığı için okuyamıyorum. (okuduğum halde)
Franz Kafka okur musun? Ben okumazdım. İtiraf etmek gerekirse hiç okumamıştım. Aylar öncesinden piraye'mden kitaplarını ç alana kadar. Raflarında duran ne kadar F. K. kitabı varsa doldurdum poşete. 3-4 kitabını okudum bile. Babasına ve Milena'ya yazdığı mektuplar ayrıca Aforizmaları dahil 3 kitabını okudum. Tekrar okuyacağımı adım gibi biliyorum. 2 tane de F.K. ve kitapları hakkında yorum içeren kitap okudum.
Ne okusam kesmiyor. Sözlükte 18 sayfa entel yorum okudum ahaha, bizi enteller.
Eğer okumuşsan ve F.Kafka'yı merak ediyorsan geniş kapsamlı bir site mevcut burada hem de Kafkaca.
http://www.franzkafkatr.com/
Bir arkadaşla konuşurken şu anlık satırları yazdım.
''Bu adamı okurken aynaya baktığımda gördüğüm kendimden daha çok görüyorum kendimi.''
Son zamanlarda bir bloga takıldım kaldım. Canım sıkıldıkça dönüp dönüp okuyorum. Almış olduğum kitaplar yanımda değil. Deli gibi okumak istiyorum onları, yanımda olmadığı için okuyamıyorum. (okuduğum halde)
Franz Kafka okur musun? Ben okumazdım. İtiraf etmek gerekirse hiç okumamıştım. Aylar öncesinden piraye'mden kitaplarını ç alana kadar. Raflarında duran ne kadar F. K. kitabı varsa doldurdum poşete. 3-4 kitabını okudum bile. Babasına ve Milena'ya yazdığı mektuplar ayrıca Aforizmaları dahil 3 kitabını okudum. Tekrar okuyacağımı adım gibi biliyorum. 2 tane de F.K. ve kitapları hakkında yorum içeren kitap okudum.
Ne okusam kesmiyor. Sözlükte 18 sayfa entel yorum okudum ahaha, bizi enteller.
Eğer okumuşsan ve F.Kafka'yı merak ediyorsan geniş kapsamlı bir site mevcut burada hem de Kafkaca.
http://www.franzkafkatr.com/
Bir arkadaşla konuşurken şu anlık satırları yazdım.
''Bu adamı okurken aynaya baktığımda gördüğüm kendimden daha çok görüyorum kendimi.''
Kürt Böreği
Bazı sabahlar uyuyamıyorum. Bunun bir sebebi gün içinde çok uyumam 46 saat falan. Konu bu değil. Konu, bu uyku tutmayan bazı sabahlarda yatağın içinde bir o yana bir bu yana debelendikten sonra işe gider gibi kalkıyorum. Giyiniyorum, hazırlanıyorum. Beni görsen dersin ki 'kesin acele bir işi var, sabahın köründe niye kalksın.' Peki ben ne yapıyorum. Börek yemeye gidiyorum ahahah. Kürt böreğinin hastasıyım. Normalde hamur işiyle, tatlıyla, yemekle hiç işim olmaz, kilomdan da anlaşılıyor bu zaten yaklaşık 46 kiloyum. :) Yok be o kadar da zayıf değilim. Ama son bir haftadır yemek olarak ne yedin diye sorarsan hatırlamıyorum, inan hatırlamıyorum.
Bu sabahta aynısı oldu. Bu karda kışta kıyamette hiç üşenmeden hazırlandım, kalktım, gittim. Bir güzel böreğimi yedim geldim. Evde kahvaltı olmadığından falan değil. Seviyorum bu börekle çay ikilisini. Annem benim o halimi görünce aynen şunu dedi;
- Çık dışarıya kartopu oynayalım, bütün sinirimi alayım senden.
ahaha bir kaşık kartopunda boğacak beni, başımı karlara sürtmezse bir şey bilmiyorum ama kıyamaz be. Annem haklı, ikimizde gülüyoruz bu halime.
Bu sabahta aynısı oldu. Bu karda kışta kıyamette hiç üşenmeden hazırlandım, kalktım, gittim. Bir güzel böreğimi yedim geldim. Evde kahvaltı olmadığından falan değil. Seviyorum bu börekle çay ikilisini. Annem benim o halimi görünce aynen şunu dedi;
- Çık dışarıya kartopu oynayalım, bütün sinirimi alayım senden.
ahaha bir kaşık kartopunda boğacak beni, başımı karlara sürtmezse bir şey bilmiyorum ama kıyamaz be. Annem haklı, ikimizde gülüyoruz bu halime.
Diploma
Tam benim düşünüp dile getiremediğim bir konu. Gayet güzel açıklanmış, dile getirilmiş. Olduğu gibi alıntılıyorum.
''İnsanlık, öyle görünüyor ki, aptalca diplomaları beklediği sürece çaba gösteriyor sadece, sonra da toplum içinde bunlarla övünüyor, elinde bu budala diplomalardan yeterince varsa kendini salıveriyor. Çoğunlukla bu diplomaları ve unvanları elde etmek için yaşıyor, başka nedenle değil; bu diploma ve unvanlardan yeterli sayıda elde ettiğine ikna olduktan sonra bu diploma ve unvanların oluşturduğu yumuşak yatağına giriyor. Öyle görünüyor ki başkaca bir yaşam amacı yok. Öyle görünüyor ki kendine özgü, bağımsız bir yaşama ilgi duymuyor, bağımsız bir varoluşa; ilgisi yalnızca diplomalara ve unvanlara; insanlık yüzyıllardan bu yana bunların içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya. Bağımsız olmak ve kendi başına ayakta kalmak için zorlamıyor asla, kendi doğal gelişimini sağlamak için zorlamıyor; yalnızca diplomalara ve unvanlara koşuyor ve bu diplomalar ve unvanlar ellerine koşulsuz olarak verilecek olsa ölümü bile göze alırlar; işte çıplak ve bunaltıcı gerçek bu.
Yaşamın kendisini böylesine küçük gördükleri için yalnızca diplomalar ve unvanlar var kafalarında, başkaca bir şey yok. Onları evlerinin duvarlarına asıyorlar; usta kasapların ve felsefecilerin, aşçı yamaklarının ve avukatların ve hakimlerin evlerinde diplomalar ve unvanlar asılı ve bunlara doyumsuz gözlerini dikip yaşamları boyunca bakıyorlar. Kendileri için, ben temelinde şu ya da bu insanım demiyorlar, ben şu ya da bu unvanım, şu ya da bu diplomayım diyorlar. Ve onlar şu ya da bu insanla görüşmüyor, şu ya da bu diplomayla ve şu ya da bu unvanla görüşüyorlar. Ve biz de hiç çekinmeden, insanlık içinde insanların birbirleriyle ilişkide olmayıp diploma ve unvanların birbirleriyle ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.
İnsanlık içinde insanlar, kabaca söylersek önemsizler; önemli olan yalnızca diplomaları ve unvanları. Yüzyıllardan beri insanlar gözükmüyor; yalnızca unvanları ve diplomaları gözüküyor. Bay Huber'le buluşmuyorlar kafede, doktora unvanlı Huber'le buluşuyorlar; yemeğe Bay Maier'le gitmiyorlar, aynı adlı diplomalı mühendisle gidiyorlar. Görünüşe göre insan değil de diplomalı mühendis olduklarında amaçlarına ulaşıyorlar; artık yalnızca Bayan Müller değil, bayan yargıç olduklarında insan olduklarını sanıyorlar. İşyerlerinde de genç bir bayan değil karşıladıkları, mükemmel bir diploma. Bu diploma ve unvan tutkusu doğal olarak bu yüzyılın icadı değil; insanlar hep bunların peşindeydi. Kendilerini çok kısır gördükleri için yüzyıllar önce bir gün kendilerini diploma ve unvanlara teslim ettiler; kendi kendileri karşısında varlıklarını sürdürebilmek için.''
''İnsanlık, öyle görünüyor ki, aptalca diplomaları beklediği sürece çaba gösteriyor sadece, sonra da toplum içinde bunlarla övünüyor, elinde bu budala diplomalardan yeterince varsa kendini salıveriyor. Çoğunlukla bu diplomaları ve unvanları elde etmek için yaşıyor, başka nedenle değil; bu diploma ve unvanlardan yeterli sayıda elde ettiğine ikna olduktan sonra bu diploma ve unvanların oluşturduğu yumuşak yatağına giriyor. Öyle görünüyor ki başkaca bir yaşam amacı yok. Öyle görünüyor ki kendine özgü, bağımsız bir yaşama ilgi duymuyor, bağımsız bir varoluşa; ilgisi yalnızca diplomalara ve unvanlara; insanlık yüzyıllardan bu yana bunların içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya. Bağımsız olmak ve kendi başına ayakta kalmak için zorlamıyor asla, kendi doğal gelişimini sağlamak için zorlamıyor; yalnızca diplomalara ve unvanlara koşuyor ve bu diplomalar ve unvanlar ellerine koşulsuz olarak verilecek olsa ölümü bile göze alırlar; işte çıplak ve bunaltıcı gerçek bu.
Yaşamın kendisini böylesine küçük gördükleri için yalnızca diplomalar ve unvanlar var kafalarında, başkaca bir şey yok. Onları evlerinin duvarlarına asıyorlar; usta kasapların ve felsefecilerin, aşçı yamaklarının ve avukatların ve hakimlerin evlerinde diplomalar ve unvanlar asılı ve bunlara doyumsuz gözlerini dikip yaşamları boyunca bakıyorlar. Kendileri için, ben temelinde şu ya da bu insanım demiyorlar, ben şu ya da bu unvanım, şu ya da bu diplomayım diyorlar. Ve onlar şu ya da bu insanla görüşmüyor, şu ya da bu diplomayla ve şu ya da bu unvanla görüşüyorlar. Ve biz de hiç çekinmeden, insanlık içinde insanların birbirleriyle ilişkide olmayıp diploma ve unvanların birbirleriyle ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.
İnsanlık içinde insanlar, kabaca söylersek önemsizler; önemli olan yalnızca diplomaları ve unvanları. Yüzyıllardan beri insanlar gözükmüyor; yalnızca unvanları ve diplomaları gözüküyor. Bay Huber'le buluşmuyorlar kafede, doktora unvanlı Huber'le buluşuyorlar; yemeğe Bay Maier'le gitmiyorlar, aynı adlı diplomalı mühendisle gidiyorlar. Görünüşe göre insan değil de diplomalı mühendis olduklarında amaçlarına ulaşıyorlar; artık yalnızca Bayan Müller değil, bayan yargıç olduklarında insan olduklarını sanıyorlar. İşyerlerinde de genç bir bayan değil karşıladıkları, mükemmel bir diploma. Bu diploma ve unvan tutkusu doğal olarak bu yüzyılın icadı değil; insanlar hep bunların peşindeydi. Kendilerini çok kısır gördükleri için yüzyıllar önce bir gün kendilerini diploma ve unvanlara teslim ettiler; kendi kendileri karşısında varlıklarını sürdürebilmek için.''
İçeri Açılan Kapılar
''İçeri açılan kapılar
Sadece bizim yüzümüze kapandılar
Bizi dışarıda bıraktılar
Sonra biz dışarıyı sevdik
Dışarıda güzeldik
Dışarıda bizdik
Onlarla bir türlü
Olmayı beceremediğimiz biz
İçeri açılan kapılar
Şimdi ardına kadar açılsalar
Neye yarar
Geçti artık geçti
Sadece bizim yüzümüze kapandılar
Bizi dışarıda bıraktılar
Sonra biz dışarıyı sevdik
Dışarıda güzeldik
Dışarıda bizdik
Onlarla bir türlü
Olmayı beceremediğimiz biz
İçeri açılan kapılar
Şimdi ardına kadar açılsalar
Neye yarar
Geçti artık geçti
Saat değil onlar
Geç kaldılar.''
Geç kaldılar.''
16 Ocak 2012 Pazartesi
Mantık Yalnızlığı
Mantık yalnızlığı mı dersin bu yaşadıklarına? Yoksa yalnız bırakılmak m? Yoksa, yoksa onları yalnız bırakmak mı kendinden.
Bir zamanlar onlar seni yalnız bırakırdı. Alışkanlıkları bırakmak gibi bir şey. Onlar için alışkanlıktan ibaret olmak. Ne zaman aydın, bunun farkına vardın işte o zaman mantık yalnızlığı ufaktan devreye girmeye başlıyor. Gözün artık onları değil, seni görmeye başlıyor. Önemli olan onların istedikleri, yargıları, kararları değil. Senin istediklerinmiş. Öyle bir tarihe ertelemişsin ki hayalleri yani gerçek seni, sanki çıkmaz yalnızlığın son perşembesi, bir türlü gelmek bilmiyor o gün. Fakat bir gün rüyadan uyanır gibi uyanıyorsun. Kalbinle, duygularınla değil de mantığınla yalnızlaşıyorsun. Aslında bu yalnızlaşmak değil, kendi kendine yetebilmek. Bunun farkına varıyorsun. Herkesin bildiği senden, ortaya çıkarıyorsun hiç kimsenin bilmediği senleri. Gittikçe bunun tadına varıyorsun, hazzını yaşıyorsun. Onlara göre tam tersi yalnızlaşıyorsun, uzaklaşıyorsun.
İnsanın kendine edebileceği en güzel tekliftir, eğer gücü varsa. Yüzük almayı unutmayın.
Bir zamanlar onlar seni yalnız bırakırdı. Alışkanlıkları bırakmak gibi bir şey. Onlar için alışkanlıktan ibaret olmak. Ne zaman aydın, bunun farkına vardın işte o zaman mantık yalnızlığı ufaktan devreye girmeye başlıyor. Gözün artık onları değil, seni görmeye başlıyor. Önemli olan onların istedikleri, yargıları, kararları değil. Senin istediklerinmiş. Öyle bir tarihe ertelemişsin ki hayalleri yani gerçek seni, sanki çıkmaz yalnızlığın son perşembesi, bir türlü gelmek bilmiyor o gün. Fakat bir gün rüyadan uyanır gibi uyanıyorsun. Kalbinle, duygularınla değil de mantığınla yalnızlaşıyorsun. Aslında bu yalnızlaşmak değil, kendi kendine yetebilmek. Bunun farkına varıyorsun. Herkesin bildiği senden, ortaya çıkarıyorsun hiç kimsenin bilmediği senleri. Gittikçe bunun tadına varıyorsun, hazzını yaşıyorsun. Onlara göre tam tersi yalnızlaşıyorsun, uzaklaşıyorsun.
İnsanın kendine edebileceği en güzel tekliftir, eğer gücü varsa. Yüzük almayı unutmayın.
15 Ocak 2012 Pazar
Çizmek Zevklidir
O halde çizelim.
Girişte pek bir şey yok. Hoşgeldin yazan gülen suratlı şapşal paspas dışında. Kapı en çeliğinden ve kilitli içeriden. Ayakkabalık sade ama hoş. Gösteriş yok, kalite ve kullanım açışından güzel. İçeri girdikten sonra direkt salon ve mutfağı görüyorsun. Açık mutfak yani ama yemek kokusu ıvır zıvır kokusu yok, bar taburesinde otururmuş gibi düşün kendini. Mutfağın dolapları beyaz, ince böyle, göz yormayan cinsten. Mutfak masası var pratik çok yer kaplamayanından 6 kişilik o da beyaz renk. Esas yemek masası salonun ortasında. Masa değil aslında, mermer bir diktörgen, üzerinde aynı boyutta cam. Yemek burada yeniyor genellikle ve 2 kişilik bu masa. Yemek masasından çok sanki aşk masası. Salonda 2 çekyat var karşılıklı. Karşısında film izlemek haricinde nadir açılan bir televizyon. Hemen yanında filmlerle dolu cd'lik, şık bir şey. Duvarlar ilginç resimlerle dolu. Bir çoğunun ne olduğu belirsiz. Dikkatle bakıldığında görülen resim kadın yüzlerinden ibaret sanki. Cam kenarında bir koltuk var o da diktörgen şeklinde, sedir misali tam uzanmalık. Bir kaç fotoğraf var duvarda, galiba ailesinden birileri.
Sonra diğer oda. Salon kadar büyük bir oda. Hatta sonradan öğrenildiğine göre yanyana olan 2 odanın aradaki duvarı yıkılmış ve bu odalar birleştirilmiş. Oda bomboş gibi duruyor ilk bakışta. Kocaman bir oda. Ne bir yatak ne bir eşya herhangi bir şey yok. Evet, var bir şey var. Rafları alabildiğine kitap dolu olan kitaplıklar. Odanın 4 köşesi de kitaplık. Nereye baksan kitap, nereye bakmasan da kitap. Hepsi özenle yerleştirilmiş, ayrıştırılmış kitaplar. Kimisi konusuna göre kimisi de yazarına göre. İlk göze çarpan kitaplar romanlar. Hemen hemen bütün büyük yazarların romanları sırasıyla var. Daha sonra şiir kitapları yerli ve yabancı. İç ses diyor ki bunları toplamak için epey uğraşmış olmalı. Odanın lambası yok. İlginç bir şey daha. Mum dolu oda. İki pencerenin önü de mumlarla donatılmış. Bir masa var üstünde okunmayı bekleyen kitaplar ve tabi ki gece lambası. Bir ilginç detay daha odanın lambası olmamasına rağmen kitaplıkları aydınlatan lambalar var hepsinin üzerinde. Belki de evin en ilginç ve en güzel köşesi burasıydı.
Bir diğer oda yatak odası. Her şey yerli yerinde, derli toplu. Elbiseler askıda, çamaşırlar katlanmış dolabın içinde ve çekmecelerde. Hoş bir koku var odanın içinde ilk girildiği an fark edilen. Dağınıklıktan eser yok. Yatağın hemen yanında bir ayna önünde bir masa üzerinde ise not kağıdı ve yanında gece lambası bir de kalem. Pek fazla bir şey yok yatak odasında. Dikkati çeken tek şey duvardaki perdeydi. Dikkat et penceredeki değil, duvardaki perde. Banyo ve tuvalet bildiğimiz gibi pek bir farkı, özelliği yok. Ev gibi, gösterişten uzak. Daha ziyade mutlu olmak için bir kaçış ortamı düşün. Öyle evin her köşesi. Dakikalardır çalan eski şarkılar insanı mutlu ediyor, bir yandan da hüzünlendiriyor. Ona sorarsan, iyi geliyor.
Devamını ya da daha detaylısını yazarım bi gün. Gözlerim kapanıyore.
Girişte pek bir şey yok. Hoşgeldin yazan gülen suratlı şapşal paspas dışında. Kapı en çeliğinden ve kilitli içeriden. Ayakkabalık sade ama hoş. Gösteriş yok, kalite ve kullanım açışından güzel. İçeri girdikten sonra direkt salon ve mutfağı görüyorsun. Açık mutfak yani ama yemek kokusu ıvır zıvır kokusu yok, bar taburesinde otururmuş gibi düşün kendini. Mutfağın dolapları beyaz, ince böyle, göz yormayan cinsten. Mutfak masası var pratik çok yer kaplamayanından 6 kişilik o da beyaz renk. Esas yemek masası salonun ortasında. Masa değil aslında, mermer bir diktörgen, üzerinde aynı boyutta cam. Yemek burada yeniyor genellikle ve 2 kişilik bu masa. Yemek masasından çok sanki aşk masası. Salonda 2 çekyat var karşılıklı. Karşısında film izlemek haricinde nadir açılan bir televizyon. Hemen yanında filmlerle dolu cd'lik, şık bir şey. Duvarlar ilginç resimlerle dolu. Bir çoğunun ne olduğu belirsiz. Dikkatle bakıldığında görülen resim kadın yüzlerinden ibaret sanki. Cam kenarında bir koltuk var o da diktörgen şeklinde, sedir misali tam uzanmalık. Bir kaç fotoğraf var duvarda, galiba ailesinden birileri.
Sonra diğer oda. Salon kadar büyük bir oda. Hatta sonradan öğrenildiğine göre yanyana olan 2 odanın aradaki duvarı yıkılmış ve bu odalar birleştirilmiş. Oda bomboş gibi duruyor ilk bakışta. Kocaman bir oda. Ne bir yatak ne bir eşya herhangi bir şey yok. Evet, var bir şey var. Rafları alabildiğine kitap dolu olan kitaplıklar. Odanın 4 köşesi de kitaplık. Nereye baksan kitap, nereye bakmasan da kitap. Hepsi özenle yerleştirilmiş, ayrıştırılmış kitaplar. Kimisi konusuna göre kimisi de yazarına göre. İlk göze çarpan kitaplar romanlar. Hemen hemen bütün büyük yazarların romanları sırasıyla var. Daha sonra şiir kitapları yerli ve yabancı. İç ses diyor ki bunları toplamak için epey uğraşmış olmalı. Odanın lambası yok. İlginç bir şey daha. Mum dolu oda. İki pencerenin önü de mumlarla donatılmış. Bir masa var üstünde okunmayı bekleyen kitaplar ve tabi ki gece lambası. Bir ilginç detay daha odanın lambası olmamasına rağmen kitaplıkları aydınlatan lambalar var hepsinin üzerinde. Belki de evin en ilginç ve en güzel köşesi burasıydı.
Bir diğer oda yatak odası. Her şey yerli yerinde, derli toplu. Elbiseler askıda, çamaşırlar katlanmış dolabın içinde ve çekmecelerde. Hoş bir koku var odanın içinde ilk girildiği an fark edilen. Dağınıklıktan eser yok. Yatağın hemen yanında bir ayna önünde bir masa üzerinde ise not kağıdı ve yanında gece lambası bir de kalem. Pek fazla bir şey yok yatak odasında. Dikkati çeken tek şey duvardaki perdeydi. Dikkat et penceredeki değil, duvardaki perde. Banyo ve tuvalet bildiğimiz gibi pek bir farkı, özelliği yok. Ev gibi, gösterişten uzak. Daha ziyade mutlu olmak için bir kaçış ortamı düşün. Öyle evin her köşesi. Dakikalardır çalan eski şarkılar insanı mutlu ediyor, bir yandan da hüzünlendiriyor. Ona sorarsan, iyi geliyor.
Devamını ya da daha detaylısını yazarım bi gün. Gözlerim kapanıyore.
13 Ocak 2012 Cuma
Özledim
Özledim, tek başıma sigara yakıp saatlerce oturduğum caminin arkasını bile. Görüntüleri dikkatle izlerken aklıma bir deliliğim geldi. Dakika 2:58-59-3:00, iki tane yanyana çok katlı (6-7) binaya zoom yapıyorlar, arkasında bir cami var. Nasıl ve neden yaptım bilmiyorum. O binanın bir tanesi çatı katı olan manzaralı bir dairedir. Bir akşam üstü otururken o çatı katında duvarın üstüne çıkıp yürümüştüm. Aşağısını hiç sorma ama yürüdüm yani yaptım. Gece gece aklıma neler geliyor. Kekikten yaptıkları çaya yani kekik çayına ''Dallı'' derler, aklınızda bulunsun. Sonra o çay bahçesi orada abartısız saatlerce otursam sıkılmam. Yüzlerce kez yapmışlığım vardır bunu. Sabahtan akşama kadar oturmuşumdur. O dağlardan 3 tanesine çıkmışımdır.
Yemediğim halt kalmadı oralarda. En çok karda yürümeyi özledim gecenin bir yarısı sarhoş sarhoş.
Bu video ne alaka diyorsanız gece gezmelerimde tesadüfen karşıma çıktı. Şu süper hayatımın en güzel yıllarından bir kaçını burada yaşadım. : )
Sütçüler eski zaman (1) from Mahmut Altunay on Vimeo.
Yemediğim halt kalmadı oralarda. En çok karda yürümeyi özledim gecenin bir yarısı sarhoş sarhoş.
Bu video ne alaka diyorsanız gece gezmelerimde tesadüfen karşıma çıktı. Şu süper hayatımın en güzel yıllarından bir kaçını burada yaşadım. : )
Sütçüler eski zaman (1) from Mahmut Altunay on Vimeo.
İnsanlık
Biraz önce televizyonda bizimkilerle beraber ''Kim 500 Bin TL Kazanamaz'' adlı yarışma programını izliyoruz. Abartmıyorum, sorulan her soruyu şıklar ekranda belirmeden cevaplıyorum. Evet, arada bilemediğim çıkıyor. Fakat genellikle biliyorum. Annem;
- Katılsana burada böyle cevaplayacağına.
Babam ise yaran yorumunu yapıyor.
- Ona para değil, insanlık lazım.
Aralıksız 5 dakika gülüyoruz. Bunun nesi komik diyebilirsiniz, hakkınız. O an için dalyaço ve bizi yarıyor. Babam komik adamdır, muhabbet adamıdır. Babam diye diyorum; senle sen, çocukla çocuk, akıllıyla akıllı, garibanla gariban olur. Etrafındaki herkes sever sayar, muhabbet edip konuşmak ister. Arkadaşları 2 gün görmesin nerede bu adam diye söylenmeye başlar. İyi adamdır iyi.
Konuya dönersem babam haklı arkadaşlar. :)
- Katılsana burada böyle cevaplayacağına.
Babam ise yaran yorumunu yapıyor.
- Ona para değil, insanlık lazım.
Aralıksız 5 dakika gülüyoruz. Bunun nesi komik diyebilirsiniz, hakkınız. O an için dalyaço ve bizi yarıyor. Babam komik adamdır, muhabbet adamıdır. Babam diye diyorum; senle sen, çocukla çocuk, akıllıyla akıllı, garibanla gariban olur. Etrafındaki herkes sever sayar, muhabbet edip konuşmak ister. Arkadaşları 2 gün görmesin nerede bu adam diye söylenmeye başlar. İyi adamdır iyi.
Konuya dönersem babam haklı arkadaşlar. :)
12 Ocak 2012 Perşembe
İnternet
Bak biraz önce yazdığım napıyorum lan yazısının içinde bu karelerden de var.
Yazmıştım iletişim çağında insanın yalnızlığı diye bir şeyler. Sebeplerinden birisi de bu, belki de hepsi.
Neyse yazdım sildim hepsini. Karikatür yazacağım yazıdan daha çok şey anlatıyor. Neden bilmiyorum göğsüm sıkışıyor.
Yazmıştım iletişim çağında insanın yalnızlığı diye bir şeyler. Sebeplerinden birisi de bu, belki de hepsi.
Neyse yazdım sildim hepsini. Karikatür yazacağım yazıdan daha çok şey anlatıyor. Neden bilmiyorum göğsüm sıkışıyor.
He
Napıyoruz, napıyorum, noluyor lan dediğiniz oluyor mu? Herhangi bir şeyi yaparken nedenini sorgulayıp, saçmalığının farkına vardığınız? Uzun zamandır oluyor bu bana. Hele bu sıralar fazlasıyla.
Bir an durup kendi kendime diyorum ki; ''Ne yapıyorsun palyaço'' O an etrafıma bakınıyorum. ''Burada ne yapıyorsun'' diye bir soru daha tetikliyor cevaplayamadığım ilk soruyu. Hiçbirinin cevabı yok. Biraz önce yaklaşık olarak 3 dakika önce yani yazıya başlamadan aynı sorunun bir farklısını sordum. 'Ne yapıyorsun?' yok bir cevap yok. Sadece saçmalığının ve bunu yapmak istemediğimin farkındayım. Hani sigaranın zararını bilirsin, buna rağmen içersin ya. Ama yok böyle bir şey değil, diğer taraftan seni rahatlattığını düşünüyorsun. Bu ise rahatlatmıyor sadece ve sadece sıkıyor, bunaltıyor, daraltıyor. Yıllarca aynı rutini yaşayıp, geçmişe baktığında keşke diye bir pişmanlık duyarsın ya. O pişmanlığı yaşamak istemeyip, bile bile yaşamak. Sıkışıp kalmak mı dersin? Neyse daraldım bak yine.
Artık sigara alırken 2-3 paket alıyorum yetmeyecek korkusuyla. Öyle çok içiyorum ki. Birini yakıp birini söndürmesem bile gözümü kapatmadan ardı ardına 2 tane yakıp açtığımda 2 daha tane yakıyorum. Anlayacağın durum vahim. Şu an bir tane daha yakacağım. Saydım, akşam 19'dan bu yana 1 paket bitmiş bile. Üzülme yedek paket cebimde. Alt metine inersen yarasalaştım iyice. Bazen öyle bir dalıyorum ki, gözlüğümün camının tozlandığını bile fark etmiyorum.
'Bazen öyle yalnız kalır ki insan, baktığı bütün resimler onunla konuşmaya başlar.''
Biraz önce yazmışım.
Bugün bildiğin bir öküzlük yapıp telefonu ''he'' diye açtım. Normalde ya 'Efendim' ya da 'Alo' diye açarım. Kayıtlı olmayan bir numara, ben rüyanın en boktan yerindeyim. Gerçek hayatta karşılaşmak istemeyeceğin bir manzara, fakat karşılaşıyorsun günün birinde. Rüyanın etkisi devam ederken telefonu açtım uykulu gözlerle ve hee dedim. Lan palyaço ne heesi neyin heeesi. Bir güzel fırça yedim karşı taraftan. Fırçanın darbeleriyle kendime geldim. ''Buyur abi'' dedim. Abi de cidden buyuran bir abi, büyüktür gözümde, iyidir kısaca.
Bir de şey var.
Ne yaparsan yap geçmiyor. Geçen tek şey; zaman tek başına geçirdiğin ve tek başına geçireceğini bildiğin.
Twitter özlü sözlerinden bir tanesini okudum şimdi, hoşuma gitti. Haklılık payı var fazlasıyla.
''Sohbet edebildiğin biriyle hayat kurulmalı. Zaman geçer, aşk biter, güzellik gider, yataklar ayrılır geriye cam önünde sohbet kalır.''
İnsanlar konuştuğundan ve anlaşamadığından değil, konuşamadığından anlaşamıyor.
Birbirlerine sordukları yok fikirlerini. Anlamaya çalışmak en zoru. Çünkü onun verdiği anlamı veremeyeceksin asla. Oluruna bırakmak en güzeli. Bırakacaksın, canı öyle istiyor diyeceksin. Hatta ona ayak uyduracaksın. Sohbet edemediğin, konuşamadığın insanla neyi paylaşacaksın ki? Sinemaya gitmek, içmek, eğlenmek, seks, hepsi bir yere kadar. Bitiyor, bitecek. Her gün bunları yapmayacağın besbelli. Geriye kalan ne. Koca bir sessizlik. Hayata bakışımız farklıymış. Siz birbirinizin hayata nasıl baktığını biliyor muydunuz?
Hiç konuşmadınız ki bunu. Hiç paylaşmadınız birbirinizi. Paylaşılan şey bambaşkaydı.
Bir insanla evlenmeyi istemek uzun bir yol arkadaşı seçmektir kendine. O uzun yolda her şey çıkabilir karşına ve bunlara rağmen onun yanında olabilmek mesele. Onun da senin yanında olabilmesi. Kendiniz dahil her şeyi konuşabileceğiniz birini seçin yoksa çok yanlış olur yaptığınız seçim.
Bir an durup kendi kendime diyorum ki; ''Ne yapıyorsun palyaço'' O an etrafıma bakınıyorum. ''Burada ne yapıyorsun'' diye bir soru daha tetikliyor cevaplayamadığım ilk soruyu. Hiçbirinin cevabı yok. Biraz önce yaklaşık olarak 3 dakika önce yani yazıya başlamadan aynı sorunun bir farklısını sordum. 'Ne yapıyorsun?' yok bir cevap yok. Sadece saçmalığının ve bunu yapmak istemediğimin farkındayım. Hani sigaranın zararını bilirsin, buna rağmen içersin ya. Ama yok böyle bir şey değil, diğer taraftan seni rahatlattığını düşünüyorsun. Bu ise rahatlatmıyor sadece ve sadece sıkıyor, bunaltıyor, daraltıyor. Yıllarca aynı rutini yaşayıp, geçmişe baktığında keşke diye bir pişmanlık duyarsın ya. O pişmanlığı yaşamak istemeyip, bile bile yaşamak. Sıkışıp kalmak mı dersin? Neyse daraldım bak yine.
Artık sigara alırken 2-3 paket alıyorum yetmeyecek korkusuyla. Öyle çok içiyorum ki. Birini yakıp birini söndürmesem bile gözümü kapatmadan ardı ardına 2 tane yakıp açtığımda 2 daha tane yakıyorum. Anlayacağın durum vahim. Şu an bir tane daha yakacağım. Saydım, akşam 19'dan bu yana 1 paket bitmiş bile. Üzülme yedek paket cebimde. Alt metine inersen yarasalaştım iyice. Bazen öyle bir dalıyorum ki, gözlüğümün camının tozlandığını bile fark etmiyorum.
'Bazen öyle yalnız kalır ki insan, baktığı bütün resimler onunla konuşmaya başlar.''
Biraz önce yazmışım.
Bugün bildiğin bir öküzlük yapıp telefonu ''he'' diye açtım. Normalde ya 'Efendim' ya da 'Alo' diye açarım. Kayıtlı olmayan bir numara, ben rüyanın en boktan yerindeyim. Gerçek hayatta karşılaşmak istemeyeceğin bir manzara, fakat karşılaşıyorsun günün birinde. Rüyanın etkisi devam ederken telefonu açtım uykulu gözlerle ve hee dedim. Lan palyaço ne heesi neyin heeesi. Bir güzel fırça yedim karşı taraftan. Fırçanın darbeleriyle kendime geldim. ''Buyur abi'' dedim. Abi de cidden buyuran bir abi, büyüktür gözümde, iyidir kısaca.
Bir de şey var.
Ne yaparsan yap geçmiyor. Geçen tek şey; zaman tek başına geçirdiğin ve tek başına geçireceğini bildiğin.
Twitter özlü sözlerinden bir tanesini okudum şimdi, hoşuma gitti. Haklılık payı var fazlasıyla.
''Sohbet edebildiğin biriyle hayat kurulmalı. Zaman geçer, aşk biter, güzellik gider, yataklar ayrılır geriye cam önünde sohbet kalır.''
İnsanlar konuştuğundan ve anlaşamadığından değil, konuşamadığından anlaşamıyor.
Birbirlerine sordukları yok fikirlerini. Anlamaya çalışmak en zoru. Çünkü onun verdiği anlamı veremeyeceksin asla. Oluruna bırakmak en güzeli. Bırakacaksın, canı öyle istiyor diyeceksin. Hatta ona ayak uyduracaksın. Sohbet edemediğin, konuşamadığın insanla neyi paylaşacaksın ki? Sinemaya gitmek, içmek, eğlenmek, seks, hepsi bir yere kadar. Bitiyor, bitecek. Her gün bunları yapmayacağın besbelli. Geriye kalan ne. Koca bir sessizlik. Hayata bakışımız farklıymış. Siz birbirinizin hayata nasıl baktığını biliyor muydunuz?
Hiç konuşmadınız ki bunu. Hiç paylaşmadınız birbirinizi. Paylaşılan şey bambaşkaydı.
Bir insanla evlenmeyi istemek uzun bir yol arkadaşı seçmektir kendine. O uzun yolda her şey çıkabilir karşına ve bunlara rağmen onun yanında olabilmek mesele. Onun da senin yanında olabilmesi. Kendiniz dahil her şeyi konuşabileceğiniz birini seçin yoksa çok yanlış olur yaptığınız seçim.
11 Ocak 2012 Çarşamba
Sigortalı Olmayanların 213 TL Ödeme Zorunluluğu
Sözlükte baktım nedense kimsenin ilgisini çekmemiş bu konu. Haha yok be derdim para değil, zaten para umurumda değil. Aynen alıntılıyorum, maddeye bakar mısın?
"Kayıt dışı çalışan 18 yaş ve üzerindeki kişiler, işsiz üniversite mezunları, sigortalı olmayıp sağlık giderlerini kendi cebinden karşılayanlar, sigortasız tarım işçileri, ev hizmetlerinde çalışan ve hiçbir sosyal güvencesi olmayanlar" 5510 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu’na göre, bu kişiler 1 ay içinde sosyal güvenlik kurumu il müdürlükleri ile sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları’na başvurmak zorundalar ve burada yapılacak gelir testine göre de prim ödemek zorunda kalacaklardır".
Gelir testi kısmında ise şu ilginç madde var: "sosyal güvencesi olmayan ve gelir testi yaptırmayan vatandaşların da aylık geliri asgari ücretin iki katından (1.773 tl) fazla kabul edilecek ve aylık 212,8 tl prim alınacaktır"
''İşsiz üniversite mezunları, sigortalı olmayıp sağlık giderlerini kendi cebinden karşılayanlar, hiçbir sosyal güvencesi olmayanlar''
Maddenin içeriğine bakar mısın? Bak bir daha bak. ben baktım, onlarca kez baktım.
Arkadaş çıldıracağım. bir adam işşizse;
1. seçenek bu insanın bir geliri yoktur. İş bulamadığı için sosyal güvencesi yoktur. E sen bu adamdan daha ne diye gelir testi istersen, ne diye ''bize işsiz olduğunu kanıtlamak zorundasın'' diye zora koşarsın.
2. seçenek; Bu insan zaten kendi cebinden karşılıyorsa sağlık ihtiyaçlarını demek ki parası vardır, bir şekilde hayatını idame ettiriyordur ve senin vermiş olduğun hizmete itibarı ve ihtiyacı yoktur.
3. seçenek; Nereden biliyorsun hiçbir sosyal güvencesi olmadığını? Bu ülkede en büyük sosyal güvence her mecreda, her kurumda para. Adamın çok gibi parası vardır belki.
3. seçenek; sana ihtiyacı yoktur.
213 TL ve bildirim yapmazsan daha fazlası ceza olarak posta kutunda belirecek. Ulan ondan sonra meclisin önünde, yolda sokakta birisi bağırıp çağırdı mı feryat figan etti mi, herkes deli diyor ya. Gel de delirme.
Sanane arkadaş benim sigortalı olup olmadığımdan. Madem o kadar umurunda sigortasız insanlar kpss denen zımbırtıya girip açıkta kalan binlerce işsiz insana iş ver. Onları düşünsene. Bir de rakam veriyorlar. 1,7 milyon kişi. Onların sosyal güvencesi olup olmadığını araştırıp bunu resmiyete dökeceğine iş bulsana bu kadar insana.
Onlara bunu neden zorunlu kılıyorsun? Kayıt altına almaya çalışıyorsun. Hiçbir mantıklı sebep, yön bulamıyorum şunda.
Siz söylemeden ben söyleyeyim. Ne zaman olur bilmem, ben bu ülkeden bir gün siktir olup gideceğim. Ciddi ciddi arkama bakmadan giderim, yapabilirim bunu. Hani insana şans bir kez gülermiş ya ömrünce eğer bir gün böyle bir şansım olursa hiç düşünmeyeceğim. Yapamazsınmış, alışkanlıkmış, özlemmiş bilmem ne. Hepsini silebilirim. Öyle de gamsızımdır annemin dediği gibi. Of benim berbat ülkem. Söylemiştim; bu ülke sadece ve sadece turistlere cennet.
Konuyla ilgili detaylı bir yazı.
/http://timur34.wordpress.com/tag/sigortali-olmayip-saglik-giderlerini-kendi-cebinden-karsilayanlar/
2 tane yorum ve bilgi içeren yazı daha buldum.Buyrun okuyun, görmezden gelmeyin bu sıfatını bulamadığım şeyi.
http://www.alitezel.com/tezel/index.php?sid=yazi&id=5112
http://www.alitezel.com/tezel/index.php?sid=yazi&id=5108
"Kayıt dışı çalışan 18 yaş ve üzerindeki kişiler, işsiz üniversite mezunları, sigortalı olmayıp sağlık giderlerini kendi cebinden karşılayanlar, sigortasız tarım işçileri, ev hizmetlerinde çalışan ve hiçbir sosyal güvencesi olmayanlar" 5510 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu’na göre, bu kişiler 1 ay içinde sosyal güvenlik kurumu il müdürlükleri ile sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları’na başvurmak zorundalar ve burada yapılacak gelir testine göre de prim ödemek zorunda kalacaklardır".
Gelir testi kısmında ise şu ilginç madde var: "sosyal güvencesi olmayan ve gelir testi yaptırmayan vatandaşların da aylık geliri asgari ücretin iki katından (1.773 tl) fazla kabul edilecek ve aylık 212,8 tl prim alınacaktır"
''İşsiz üniversite mezunları, sigortalı olmayıp sağlık giderlerini kendi cebinden karşılayanlar, hiçbir sosyal güvencesi olmayanlar''
Maddenin içeriğine bakar mısın? Bak bir daha bak. ben baktım, onlarca kez baktım.
Arkadaş çıldıracağım. bir adam işşizse;
1. seçenek bu insanın bir geliri yoktur. İş bulamadığı için sosyal güvencesi yoktur. E sen bu adamdan daha ne diye gelir testi istersen, ne diye ''bize işsiz olduğunu kanıtlamak zorundasın'' diye zora koşarsın.
2. seçenek; Bu insan zaten kendi cebinden karşılıyorsa sağlık ihtiyaçlarını demek ki parası vardır, bir şekilde hayatını idame ettiriyordur ve senin vermiş olduğun hizmete itibarı ve ihtiyacı yoktur.
3. seçenek; Nereden biliyorsun hiçbir sosyal güvencesi olmadığını? Bu ülkede en büyük sosyal güvence her mecreda, her kurumda para. Adamın çok gibi parası vardır belki.
3. seçenek; sana ihtiyacı yoktur.
213 TL ve bildirim yapmazsan daha fazlası ceza olarak posta kutunda belirecek. Ulan ondan sonra meclisin önünde, yolda sokakta birisi bağırıp çağırdı mı feryat figan etti mi, herkes deli diyor ya. Gel de delirme.
Sanane arkadaş benim sigortalı olup olmadığımdan. Madem o kadar umurunda sigortasız insanlar kpss denen zımbırtıya girip açıkta kalan binlerce işsiz insana iş ver. Onları düşünsene. Bir de rakam veriyorlar. 1,7 milyon kişi. Onların sosyal güvencesi olup olmadığını araştırıp bunu resmiyete dökeceğine iş bulsana bu kadar insana.
Onlara bunu neden zorunlu kılıyorsun? Kayıt altına almaya çalışıyorsun. Hiçbir mantıklı sebep, yön bulamıyorum şunda.
Siz söylemeden ben söyleyeyim. Ne zaman olur bilmem, ben bu ülkeden bir gün siktir olup gideceğim. Ciddi ciddi arkama bakmadan giderim, yapabilirim bunu. Hani insana şans bir kez gülermiş ya ömrünce eğer bir gün böyle bir şansım olursa hiç düşünmeyeceğim. Yapamazsınmış, alışkanlıkmış, özlemmiş bilmem ne. Hepsini silebilirim. Öyle de gamsızımdır annemin dediği gibi. Of benim berbat ülkem. Söylemiştim; bu ülke sadece ve sadece turistlere cennet.
Konuyla ilgili detaylı bir yazı.
/http://timur34.wordpress.com/tag/sigortali-olmayip-saglik-giderlerini-kendi-cebinden-karsilayanlar/
2 tane yorum ve bilgi içeren yazı daha buldum.Buyrun okuyun, görmezden gelmeyin bu sıfatını bulamadığım şeyi.
http://www.alitezel.com/tezel/index.php?sid=yazi&id=5112
http://www.alitezel.com/tezel/index.php?sid=yazi&id=5108
Sabri Amca
Uzun zamandır yazmıyormuşum farkında bile değilim ilham perim söyledi ahah. Sözlükte zaten yazmıyorum. Yazacak çok hiç var. Dur bir sigara yakayım. Yazıyorum aslında ama buraya yazmıyorum. Kenarda duruyor öylece, benim gibi. Uzun upuzun bir şey. Sonunda ne olacak merak ediyorum. Çünkü ne yazdığımın farkında değilim daha doğrusu ederinin. Eğer sonucunda güzel bir şey olursa, sizden değerli mi? olmazsa da paylaşırım ama bir gün.
Konuya dönersem işte size Sabri amcam. Yok, öz amcam değil. Devamlı gittiğim, çay ve sigaramı içip günlük gazete okuma rutinini gerçekleştirdiğim emekli kahvesi var bir tane. Oranın üst katında oturuyor. 80 küsüre yangın merdivenini dayamış, emekli bir insan, yaşlı. Tek başına yaşıyor. Alt katta yeğeni ve onun çocukları oturuyor. En alt katta ise emekli kahvesi var. Her gün gelir, çayını söyler ve gazetelerin bulmaca eklerini alıp bir köşeye oturur tek başına, başlar bulmacaları çözmeye. Bir de öyle uyanık ki, bazı bulmaca eklerinin arkasında cevapları var. İlk önce ondan başlıyor bulmacayı çözüyor. Arada sigara içmek için kalkar sigara odasına geçer. Sonra tekrar geri gelir, bulmacasını çözmeye devam eder. Ezan okunduğu vakit kalkar gider, namazını kılar ve geri döner. Tekrar bulmacalar, bulmacalar. İstisnasız her gün bunu yapar
Beni çok sever hahah ciddiyim. Bazen sigarası biter, (samsun 216) bakkala sigara almaya bile gönderir, o derece yani. :) Kızarım bazen, 'yine sigarayı çok içmeye başladın' diye.
Geçenlerde tek başıma oturuyorum sigara odasında. Bulmacalarını aldı geldi, yanıma oturdu. Biraz konuşturayım, konuşalım dedim kendi kendime. Başladım sormaya;
- Sabri amca evde sigara içiyor musun?
+ Yok, hiç içmem. Aklıma bile gelmez.
- Bi tane bile içmiyor musun?
+ Ayda yılda bir aklıma gelirse.
- E burada birini yakıp birini söndürüyorsun.
+ Karışma işimee.
- Sabri amca, gençliğinde keşke şunu yapsaydım dediğin bir şey oldu mu?
+ Yok, hiç olmadı.
- Gerçekten? Keşke şunu yapsaydım dediğin, içinde kalan hiç mi bi şey yok?
+ Yok be palyaço. Ben gençliğimde güreşirdim. Dağ gibiydim. Yıkılmazdım. İyi kötü geçinirdim. Bakkalım vardı benim. 40 sene bakkalık yaptım İstanbul'da. Dur, dur var bi şey var.
- Ney? (işte dökülecek dilinden keşkeleri)
+ Bir tane motosikletim olmasını isterdim. Onunla köyleri gezmek isterdim bak.
- Bu mu, başka bir şey yok mu?
+ Yok vallaha, ben hayatımı istediğim gibi yaşadım. Ne iyi ne kötü, iyiydi yani, mutluydum.
Demek ki herkesin yapmak istediği yapamadığı bir şey varmış içinde kalan. Onunkisi de motosiklet alıp gezmekmiş. Bugün yine aynı rutinimi gerçekleştirirken gaz odasından bulmacalarıyla çıktı geldi Sabri amcam. Direkt benim yanıma geldi, oturdu. Hiçbir şey demeden bulmacasını çözmeye devam ediyor. Arada kafasını kaldırıp bana bakıyor, yine önündeki en büyük meşguliyetine geri dönüyor. Bir ara kafasını yine kaldırdı ve
- Yanaş, yanaş bir şey söyleyeceğim.
+ Söyle, Sabri amca duyuyorum.
- Yanaş şöyle, ben duymuyorum!! (ahaha)
- Geçenlerde doktora gittim. Kulaklarım hiç duymuyor, damla verdi. Kullanıyorum bir kaç gündür.
Şu kahvedeki gürültüyü hiç duymuyorum. Ne güzel tek duyduğum milletin gülüşleri, kahkaha sesi.
Telefonu çaldı sonra. Aysel aradı aahaha. Aysel kim di mi? Ben nereden tanıyorum. Aysel'i arayacağı zaman Sabri amca telefonu çıkartıyor cebinden ve bana uzatıyor. ''Aysel'i çevir bakayım'' diyor.
Geçenlerde sobanın peteğinin yanında ayakta durup ısınıyorum. Yaslanmışım peteğe, bir ileri iki sağ sol yapıp duruyorum. Sabri amca tam önüme oturdu, her zamanki gibi bulmaca çözüyor. Ben aynen ısınmaya devam ediyorum. Bir ara dedi ki;
- Otur şöyle.
+ Sağol, sabri amca ısınıyorum iyi böyle.
Kendi kendine söyleniyor ama besbelli. Ben yine aynı şekilde peteklere kedi gibi sürtünüp duruyorum. Bir ileri iki geri sallanıyorum.
- Otursana palyaço, ayakta durma.
+ Yok, Sabri amca böyle iyi, oturmayacağım.
Ve işin aslı iki dakika sonra anlaşılıyor.
+ Otur şöyle, gölge ediyorsun. Göremiyorum bulmacayı.
- Ahaha baştan söylesene Sabri amca, beni düşündüğünü sanıyordum. Gölge etme başka ihsan istemem diyorsun yani.
İlahi Sabri amca diyorum kendi kendime. Dediğim gibi 80 küsür yaşında, saçlar beyazlamış, başında kasketi, omuzlar biraz çökmüş. Yine tek başına otururken bu fotoğrafı çektim. Yaşlıları sevelim, onlarla konuşalım, gülümseyelim onlara. Onlar yaşlı değil yaşamış.
Konuya dönersem işte size Sabri amcam. Yok, öz amcam değil. Devamlı gittiğim, çay ve sigaramı içip günlük gazete okuma rutinini gerçekleştirdiğim emekli kahvesi var bir tane. Oranın üst katında oturuyor. 80 küsüre yangın merdivenini dayamış, emekli bir insan, yaşlı. Tek başına yaşıyor. Alt katta yeğeni ve onun çocukları oturuyor. En alt katta ise emekli kahvesi var. Her gün gelir, çayını söyler ve gazetelerin bulmaca eklerini alıp bir köşeye oturur tek başına, başlar bulmacaları çözmeye. Bir de öyle uyanık ki, bazı bulmaca eklerinin arkasında cevapları var. İlk önce ondan başlıyor bulmacayı çözüyor. Arada sigara içmek için kalkar sigara odasına geçer. Sonra tekrar geri gelir, bulmacasını çözmeye devam eder. Ezan okunduğu vakit kalkar gider, namazını kılar ve geri döner. Tekrar bulmacalar, bulmacalar. İstisnasız her gün bunu yapar
Beni çok sever hahah ciddiyim. Bazen sigarası biter, (samsun 216) bakkala sigara almaya bile gönderir, o derece yani. :) Kızarım bazen, 'yine sigarayı çok içmeye başladın' diye.
Geçenlerde tek başıma oturuyorum sigara odasında. Bulmacalarını aldı geldi, yanıma oturdu. Biraz konuşturayım, konuşalım dedim kendi kendime. Başladım sormaya;
- Sabri amca evde sigara içiyor musun?
+ Yok, hiç içmem. Aklıma bile gelmez.
- Bi tane bile içmiyor musun?
+ Ayda yılda bir aklıma gelirse.
- E burada birini yakıp birini söndürüyorsun.
+ Karışma işimee.
- Sabri amca, gençliğinde keşke şunu yapsaydım dediğin bir şey oldu mu?
+ Yok, hiç olmadı.
- Gerçekten? Keşke şunu yapsaydım dediğin, içinde kalan hiç mi bi şey yok?
+ Yok be palyaço. Ben gençliğimde güreşirdim. Dağ gibiydim. Yıkılmazdım. İyi kötü geçinirdim. Bakkalım vardı benim. 40 sene bakkalık yaptım İstanbul'da. Dur, dur var bi şey var.
- Ney? (işte dökülecek dilinden keşkeleri)
+ Bir tane motosikletim olmasını isterdim. Onunla köyleri gezmek isterdim bak.
- Bu mu, başka bir şey yok mu?
+ Yok vallaha, ben hayatımı istediğim gibi yaşadım. Ne iyi ne kötü, iyiydi yani, mutluydum.
Demek ki herkesin yapmak istediği yapamadığı bir şey varmış içinde kalan. Onunkisi de motosiklet alıp gezmekmiş. Bugün yine aynı rutinimi gerçekleştirirken gaz odasından bulmacalarıyla çıktı geldi Sabri amcam. Direkt benim yanıma geldi, oturdu. Hiçbir şey demeden bulmacasını çözmeye devam ediyor. Arada kafasını kaldırıp bana bakıyor, yine önündeki en büyük meşguliyetine geri dönüyor. Bir ara kafasını yine kaldırdı ve
- Yanaş, yanaş bir şey söyleyeceğim.
+ Söyle, Sabri amca duyuyorum.
- Yanaş şöyle, ben duymuyorum!! (ahaha)
- Geçenlerde doktora gittim. Kulaklarım hiç duymuyor, damla verdi. Kullanıyorum bir kaç gündür.
Şu kahvedeki gürültüyü hiç duymuyorum. Ne güzel tek duyduğum milletin gülüşleri, kahkaha sesi.
Telefonu çaldı sonra. Aysel aradı aahaha. Aysel kim di mi? Ben nereden tanıyorum. Aysel'i arayacağı zaman Sabri amca telefonu çıkartıyor cebinden ve bana uzatıyor. ''Aysel'i çevir bakayım'' diyor.
Geçenlerde sobanın peteğinin yanında ayakta durup ısınıyorum. Yaslanmışım peteğe, bir ileri iki sağ sol yapıp duruyorum. Sabri amca tam önüme oturdu, her zamanki gibi bulmaca çözüyor. Ben aynen ısınmaya devam ediyorum. Bir ara dedi ki;
- Otur şöyle.
+ Sağol, sabri amca ısınıyorum iyi böyle.
Kendi kendine söyleniyor ama besbelli. Ben yine aynı şekilde peteklere kedi gibi sürtünüp duruyorum. Bir ileri iki geri sallanıyorum.
- Otursana palyaço, ayakta durma.
+ Yok, Sabri amca böyle iyi, oturmayacağım.
Ve işin aslı iki dakika sonra anlaşılıyor.
+ Otur şöyle, gölge ediyorsun. Göremiyorum bulmacayı.
- Ahaha baştan söylesene Sabri amca, beni düşündüğünü sanıyordum. Gölge etme başka ihsan istemem diyorsun yani.
20 Aralık 2011 Salı
Bazen 2
Etmiyorum desem bildiğin göz göre okuya yalan söylemiş olurum. Sadece bunu 'Bakın ben küfür edebiliyorum' diye yazıya dökmüyorum ya da olduğum gibiyim demek için. Bazen diyorum hatta ediyorum.
Bazen. Hangimiz demiyoruz ki? Alttaki ve bu duvar yazısını başka bir blogta gördüm.
Duvarda da içimi.
19 Aralık 2011 Pazartesi
12 Aralık 2011 Pazartesi
Fotoğraflar
Siz, sen ya da biz yani ey güzel okuyucu fotoğraf albümlerini karıştırıp eski fotoğrafları bakar mısın?
Artık devir değişti. D'yi karıştırıp ya da hard diski karıştırıp bakıyoruz ayrı bir mesele. Canım sıkıldığında fotoğraf albümlerini karıştırırım. Bir sürü güzel fotoğraf ve anı ile karşı karşıya kalırım. Bazen bizimkilere sorarım ''bu kimdi'' diye. Başlarlar anlatmaya. Ananemin ve Babanenim evinde de durum aynıydı. O zamanlar yıl 1800'ler falan evde televizyon yoktu, cidden yoktu. Akşamları ders çalıştıktan sonra erkenden uyurdum. Uyumadığım zamanlarda ya dışarı çıkardım ya da evde bir şeylerle oyalanmaya çalışırdım. En güzel oyalanma şeklim ikisinin evinde de fotoğraf albümlerini karıştırmaya başlamaktı. Karıştırırdım, o eski bir çoğu vefat etmiş güzel insanları dinlerdim onlardan. Onlarda başlardı gözü yaşlı yaşlı anlatmaya, buruk bir gülümsemeyle.
Kendi fotoğraflarıma gelince, onlara bakınca zaten gülüyorum. Kırmızı burun diyorum, hepsi de ayrı bir komik geliyor bana. Dalyaço ile bir çoğu. Bir kaç tanesi tam krizlik zaten. Şehrin birinde kalenin içinde manzara fotoğrafı çekiliyoruz ikimiz. Hani sevgililer elele fotoğraf çekilir ya dalyaço ile elele tutuşuyoruz ve başlıyoruz gülmeye. O esnada arkadaş fotoğrafı çekiyor ve kahkaha atan biz. Bizden başka kimse de bilmez o fotoğrafın içeriğini.
Mevzuya nereden geldim yarım saattir üşenmeden şu linkteki fotoğraflara(130 adet) bakıyorum ve gülüyorum.
Özellikle Cansu Dere'nin gülüşü, İzel-Çelik-Ercan'ın 90 halleri ve Serdar Ortaç ile Fatih Ürek ayrı bir güldürdü. Yalnız Deniz Akkaya'da nasıl bir hırs varmış hayret ettim, şaştım kaldım. Kadın kendini yeniden yaptırmış resmen ahah.Tarkan fotoğrafları da yabana atılır cinsten değil bu arada.
Buyrun link;http://www.sabah.com.tr/multimedya/galeri/yasam/bu_fotograflari_kendileri_bile_unuttu?tc=130&albumId=29493&page=1
Evet gece gece bunlarla uğraşıyorum ahaha.
Artık devir değişti. D'yi karıştırıp ya da hard diski karıştırıp bakıyoruz ayrı bir mesele. Canım sıkıldığında fotoğraf albümlerini karıştırırım. Bir sürü güzel fotoğraf ve anı ile karşı karşıya kalırım. Bazen bizimkilere sorarım ''bu kimdi'' diye. Başlarlar anlatmaya. Ananemin ve Babanenim evinde de durum aynıydı. O zamanlar yıl 1800'ler falan evde televizyon yoktu, cidden yoktu. Akşamları ders çalıştıktan sonra erkenden uyurdum. Uyumadığım zamanlarda ya dışarı çıkardım ya da evde bir şeylerle oyalanmaya çalışırdım. En güzel oyalanma şeklim ikisinin evinde de fotoğraf albümlerini karıştırmaya başlamaktı. Karıştırırdım, o eski bir çoğu vefat etmiş güzel insanları dinlerdim onlardan. Onlarda başlardı gözü yaşlı yaşlı anlatmaya, buruk bir gülümsemeyle.
Kendi fotoğraflarıma gelince, onlara bakınca zaten gülüyorum. Kırmızı burun diyorum, hepsi de ayrı bir komik geliyor bana. Dalyaço ile bir çoğu. Bir kaç tanesi tam krizlik zaten. Şehrin birinde kalenin içinde manzara fotoğrafı çekiliyoruz ikimiz. Hani sevgililer elele fotoğraf çekilir ya dalyaço ile elele tutuşuyoruz ve başlıyoruz gülmeye. O esnada arkadaş fotoğrafı çekiyor ve kahkaha atan biz. Bizden başka kimse de bilmez o fotoğrafın içeriğini.
Mevzuya nereden geldim yarım saattir üşenmeden şu linkteki fotoğraflara(130 adet) bakıyorum ve gülüyorum.
Özellikle Cansu Dere'nin gülüşü, İzel-Çelik-Ercan'ın 90 halleri ve Serdar Ortaç ile Fatih Ürek ayrı bir güldürdü. Yalnız Deniz Akkaya'da nasıl bir hırs varmış hayret ettim, şaştım kaldım. Kadın kendini yeniden yaptırmış resmen ahah.Tarkan fotoğrafları da yabana atılır cinsten değil bu arada.
Buyrun link;http://www.sabah.com.tr/multimedya/galeri/yasam/bu_fotograflari_kendileri_bile_unuttu?tc=130&albumId=29493&page=1
Evet gece gece bunlarla uğraşıyorum ahaha.
11 Aralık 2011 Pazar
....
Silahtan nefret ettiğim kadar az şeyden nefret etmişimdir. Korkudan değil bu nefret. Öldürme içgüdüsü olmadığından mıdır nedir ya da kendini güvende hissetme zorunluluğu duymadığımdan mıdır, bilmiyorum sebebini çok karışık bir şey bu. Bildiğin nefret ediyorum. Vietnam zamanlarımda silahı ilk elime aldığımda o bana, ben ona bakmıştım ''ne iş'' diye. Zorla atış yaptırdıklarında gözlüklerimin camı falan buharlanmıştı. Anla işte ne derece salak bir durumdaydım. Bildiğin terler boşalıyordu alnımdan. Zaten o atışlardan sonra da doğru düzgün elime almadım.
Biraz önce bir haber okudum. Bence silah ruhsatı veren kurumlar sırasıyla, psikolojik testi zorunlu tutmalı. Ciddi ciddi bir kişinin silah alabilme değil, kullanabilme yetkisinin, muhakemeyetinin olup olmadığını ölçmeli. Bir de o silahı ruhsatsız, sen istemeden veren kurumlar var. Onlar da aynı testi uygulamalı. İlla ki o silahı almamak için psikopat ayağına yatmamalı.
Ben en zor anımda bile ahahah esprim geldi, o silah belimde olsa çıkartana kadar kesin öbür tarafa giderim. Yani vursam mı vurmasam mı, ayağına mı ateş etsem, yaralasam mı diye düşünene kadar karşımdaki beni düşündüğüm yerden vurur kesin. Vuramam ben bir insanı, öldürerem. O cinnet anında da vuramazdım herhalde. En fazla sinirlendiğimde ortam müsaitse sigara yakan bir adamım, o da ortam müsaitse bak.
Zevzekliğim üzerimde de bu bir yana. Ciddi ciddi bu ülkede herkese silah verilmemeli. Ama kendimizi nasıl koruyacağız? Silah taşıyan insan onu bir gün kullanır ve illa ki birilerine zarar verir. Silah denince okuduğumdan bu yana aklıma şu söz gelir; ''Barışı koruyan bizim silahlarımız, tehdit eden ise başkalarınınkidir'' ironinin kralı bu olsa gerek.
Bak bu da bana ait; ''Silahlar konuştu, biz sustuk''
Silahı olan insan konuşamıyor, konuşmasını bilmiyor. Bana göre silah taşıyan, kullanan insan güçsüzdür. En acınası varlıktır. Kendini korumak için? Bunu da düşünmeye çalışıyorum, silaha olan nefretim engelliyor.
Silah; bir insanı korumaz, öldürür. Bunu hiçbir zaman kimse anlamayacak. İşin diğer boyutu da dünya gelirleri sıralamasında ilk basamakta bu yer alıyordur büyük ihtimal. Milyar dolarlara tekabül eden bir rakam. Neden vazgeçsinler ki? Bir de insanoğlu öldürmeye meyilli. Anlatabildim mi bilmiyorum ama kısaca silah denen naneden nefret ediyorum.
Bir insanın en etkili silahı yazdığı sözleri olmalı bana göre. Yüzyıllar sonra bile okuyanı, duyanı beyninden vurmalı. Ama herkeste o sözleri yazacak bilek yok.
Biraz önce bir haber okudum. Bence silah ruhsatı veren kurumlar sırasıyla, psikolojik testi zorunlu tutmalı. Ciddi ciddi bir kişinin silah alabilme değil, kullanabilme yetkisinin, muhakemeyetinin olup olmadığını ölçmeli. Bir de o silahı ruhsatsız, sen istemeden veren kurumlar var. Onlar da aynı testi uygulamalı. İlla ki o silahı almamak için psikopat ayağına yatmamalı.
Ben en zor anımda bile ahahah esprim geldi, o silah belimde olsa çıkartana kadar kesin öbür tarafa giderim. Yani vursam mı vurmasam mı, ayağına mı ateş etsem, yaralasam mı diye düşünene kadar karşımdaki beni düşündüğüm yerden vurur kesin. Vuramam ben bir insanı, öldürerem. O cinnet anında da vuramazdım herhalde. En fazla sinirlendiğimde ortam müsaitse sigara yakan bir adamım, o da ortam müsaitse bak.
Zevzekliğim üzerimde de bu bir yana. Ciddi ciddi bu ülkede herkese silah verilmemeli. Ama kendimizi nasıl koruyacağız? Silah taşıyan insan onu bir gün kullanır ve illa ki birilerine zarar verir. Silah denince okuduğumdan bu yana aklıma şu söz gelir; ''Barışı koruyan bizim silahlarımız, tehdit eden ise başkalarınınkidir'' ironinin kralı bu olsa gerek.
Bak bu da bana ait; ''Silahlar konuştu, biz sustuk''
Silahı olan insan konuşamıyor, konuşmasını bilmiyor. Bana göre silah taşıyan, kullanan insan güçsüzdür. En acınası varlıktır. Kendini korumak için? Bunu da düşünmeye çalışıyorum, silaha olan nefretim engelliyor.
Silah; bir insanı korumaz, öldürür. Bunu hiçbir zaman kimse anlamayacak. İşin diğer boyutu da dünya gelirleri sıralamasında ilk basamakta bu yer alıyordur büyük ihtimal. Milyar dolarlara tekabül eden bir rakam. Neden vazgeçsinler ki? Bir de insanoğlu öldürmeye meyilli. Anlatabildim mi bilmiyorum ama kısaca silah denen naneden nefret ediyorum.
Bir insanın en etkili silahı yazdığı sözleri olmalı bana göre. Yüzyıllar sonra bile okuyanı, duyanı beyninden vurmalı. Ama herkeste o sözleri yazacak bilek yok.
4 Aralık 2011 Pazar
Yeni Pencere Aç
İnsan nedense 'neden ben' diyor, bunu sorguluyor ve yine hep başa dönüyor. Olduğu yerde sayıyor hatta olduğu yerden geri gittiğini bile fark etmiyor. İleriye gideceğine sorgulamaktan, sormaktan, sadece ve sadece düşünmekten geriliyor. Hiçbir şey yapmıyor. Öylece oturup sokaklar gibi akıp giden zamanın geçmesini bekliyor. Bu sırada yaptığı tek şey izlemek, beklemek. (evet insan kendini anlatırmış çoğu zaman yaptığım bu zaten.)
Ama bir çok insan böyle, yalnız olmadığımı biliyorum. Adım atamıyor insan. Korkuyor, düşündükçe düşünceleri onu daha da korkutuyor. Denemeden bilemezsin saçmalığına sığınsa bile denemiyor. 'yine aynı şey'lerle karşılaşmaktan bir kez daha kırılmaktan ve aynı kabusları yaşamaktan korkuyor, takati kalmıyor.
'Gelin üstüme' demek çok zaman alıyor galiba. Üstüne o kadar çok gelmişler ki halen o gelenleri atmaya çalışıyorsun bir bir. Siliyorsun, onların haberi olmadan. Yeni bir sen inşa etmeye çalışıyorsun bu arada. İnsan ya baktığı pencereyi silmeli ya da yeni bir pencere açmalı güneşe bakabilmek için. Başka türlü olmuyor.
'Neden ben' diye sormak yerine 'Yeni bir ben' en güzeli.
Hayatı tıpkı şu sekmelerdeki gibi yeni bir pencerede açmayı dene.
Ama bir çok insan böyle, yalnız olmadığımı biliyorum. Adım atamıyor insan. Korkuyor, düşündükçe düşünceleri onu daha da korkutuyor. Denemeden bilemezsin saçmalığına sığınsa bile denemiyor. 'yine aynı şey'lerle karşılaşmaktan bir kez daha kırılmaktan ve aynı kabusları yaşamaktan korkuyor, takati kalmıyor.
'Gelin üstüme' demek çok zaman alıyor galiba. Üstüne o kadar çok gelmişler ki halen o gelenleri atmaya çalışıyorsun bir bir. Siliyorsun, onların haberi olmadan. Yeni bir sen inşa etmeye çalışıyorsun bu arada. İnsan ya baktığı pencereyi silmeli ya da yeni bir pencere açmalı güneşe bakabilmek için. Başka türlü olmuyor.
'Neden ben' diye sormak yerine 'Yeni bir ben' en güzeli.
Hayatı tıpkı şu sekmelerdeki gibi yeni bir pencerede açmayı dene.
İlla
Leman Sam'ı dinlersiniz değil mi? Durup dururken aklıma gelir ve açar dinlerim. İlla ve Kıyamam favori şarkılarımdan. Kıyamadığım için illa. Hiç düşündünüz mü kaç şarkı, kaç şiir, kaç kitap ve kaç filmi yaşadınız? Kendinizi izlediniz, kendinizi okudunuz ''bu benim'' dediniz. En son İskender Pala'nın bir kitabında kendime rastladım. Romantik komedileri saymıyorum bile ahaha iflah olmam ben, olmayayım zaten. :)
Şarkılar bazen şarkı olmaktan çıkıyorlar, başka anlamlara geliyorlar.
''Bomboş sayfaları gösterdim, böyle roman mı olur dediler
Yalnızlık başka nasıl yazılabilirdi ki?''
Yazmışım biraz önce. Anlatsam böyle oluyor işte, roman değil.
30 Kasım 2011 Çarşamba
İki Dizelik/ Normal Olmak
Benim hani şu 5 kuruş etmez İki Dizeliklerim var ya sağda solda özellikle Twitter denen zamazingoda bu aralar fazlasıyla karşıma çıkmakta. Narsistlik bu ya ara ara bakıyorum acaba yazılmış mı diye ahah evet bakıyorum. Karşıma bir kaç tanesi kesin çıkıyor. Size bir şey itiraf edeyim; dalyaço dahil herkes nefret ediyor onlardan. Yani beni gerçek hayattan tanıyanlar. Dün 3 kuzen balık yapıyoruz oradan buradan konuşuyoruz birden aklıma iki dizelerden bir tanesi geliyor ve söylüyorum.
Kuzen- Palyaço, sen bir işe başlasana. Yorgun ol, keyifsiz ol, çok çalış ve konuşamayacak dereceye gel.
Diğer kuzen- Evet palyaço, aramıza dön.
Ben- Bir gün ünlü olunca hiçbirinizi tanımayacağım.
Üçümüz birden yarılıyoruz. Adamlar şiire ve sanata hiç değer vermiyorlar ahaha. Laf aramızda ben olsam ben de değer vermem. (desem bile inanmayın) Evet, farkındayım bazıları çok güzeller, gerçekten güzeller. Bu yüzden bir çoğunu sildim. Yazıp yazıp siliyorum, kenarda duruyorlar. Yakında hepsini temelli sileceğim. Eser kalmayacak kimdir nedirde.
Aklıma takılan bir diğer mevzu ise Normal olmak. Bugün başka bir blogta 'normal olmak' ile ilgili bir yazı okudum. Her ne kadar gülüp eğlensek bile kuzenlerle aramızda geçen o komik diyalog. Aramıza dön, normal bir hayat yaşa cümlesi.
Normal olmak, rutin bir işte çalışmak. Sabah 9 akşam 5 mesaisi. Akşam o trafik çilesi. Yemek yemek ve dizilerden bir kaç tanesini izlemek ya da o abuk subuk yarışma programlarını izlemek. Bunları izlerken duygusallaşmak, gözlerin dolması ve ağlamak. Kutuda kırmızı çıktı diye üzülmek. Gram üzülmüyorum belirteyim. İzliyor muyum, hayır sadece o son anlara denk gelip gülüp geçiyorum böyle de gaddarım. Normal olmak, hafta sonları maçları takip etmek, alışveriş mağazalarını gezmek. (kitapçıları gezmeyi tercih ediyorum bu mağazalarda) Normal olmak, nefret edilen bir işte çalışmak. Sevilmeyen bir bölümde okumak, adı okumak olsun. Normal olmak, sigortalı bir iş. Emeklilik hayali. Normal olmak, mutlu olmak, mutluymuş gibi görünmek.
Bu mu normal olmak? inanın garipsiyorum hem de çok. Herkes işinden, okulundan, hayatından nefret ediyor.
Her akşam yorgun, bitik ve mutsuz evine geri dönüyor. Tatsız ve yalnız yenen bir tabak yemek. Unutulmak üzere izlenen vakit kaybı programlar. İnternette gezinme ve uyku. Normal olmak hafta sonuna kadar bunu tekrarlamak ve hafta sonunda alışveriş mağazalarında buluşup festfud yemek yiyip sinemaya gitmek.
Ben normal değilim tek bildiğim bu. Bunları yapıyor muyum? Evet, mecburen hayatımın dışına itemediklerimi görmek için yapıyorum. O zaman it dersen de itmek istemiyorum. Bu durumu kabullendim. Kabullenemediğim onlar gibi yapmayınca normal olmamak, anormal olmak.
Bak bu 6. madde
''Paradan çok mutluluğun peşinde koşan herkesle alay etmek ve onları "hırstan yoksun olmak"la suçlamak.''
Benim normallik tanımım bu mesela. Nefret ettiğim bir işten para kazanacağıma çalışmam ve yine bir şekilde yaşarım, o yarışın içinde var olmaktansa azar azar yok olarak, start çizgisine adımımı atmam.
Bak bu da 9. madde
''Evlenip çocuk yapmak, çocukların iyiliğini düşündüğünü söyleyerek aşk bittikten sonra da uzun süre birlikte kalmak.''
Normal olmak haha belli bir yaşa geldikten sonra evlenmek, çoluk çocuğa karışmak. İyi bir iş ve kariyerli bir iş demek bu ülkede belki de dünyada da böyle, bilmiyorum.
Bu da çok hoşuma gitti.
''Dış güzelliğe çok fazla zaman ve para ayırmak.''
Edit: Aklıma geldi. Düşünsene insanlar seni nasıl anıyorlar?
- Çok güzel kadındı, çok yakışıklıydı.
Uzuvlarınla varsın. Bedeninden ibaret bir insansın ve yıllarca böyle anılacaksın. Kimliğin bedenin. Ben öldükten sonra böyle anılmak istemem lan. Yok, tipsizim ayrı bir mesele ahaha (kendimle barışığım mesajı) ama gerçekten bu şekilde anılmak istemem. Hiçbir vasfı olmayan, hayatta ve hayatında hiçbir yere gelememiş insan böyle anılır. Güzelliğiyle, yakışıklılığıyla. Duymak isteyeceğim tek söz şu olurdu herhalde. Gerçi her gidenin arkasından söylenir bu ama yine de bunun söylenmesini tercih ederim/isterim. ''iyi bir insandı.''
- Merhumu nasıl bilirdiniz?
+ Çok yakışıklıydı, çok güzeldi.
Artık herkes kazandığı parayı kendine yatırıyor. Kafa atı kendi ve kendine oynuyor. Ama yanlış bahis. Bir gün kaybedecekler ve çok geç olacak bunu anlamaları.
Sahi normal olmak ne? Ya da normalliğin kriterleri ne? Bak sinirden bir sigara yakacağım ve gülümseyeceğim kendime. Şimdi kendim kendime diyor ki ''sen normal değilsin'' Normal olmayan herkesi daha bi seviyorum.
Kuzen- Palyaço, sen bir işe başlasana. Yorgun ol, keyifsiz ol, çok çalış ve konuşamayacak dereceye gel.
Diğer kuzen- Evet palyaço, aramıza dön.
Ben- Bir gün ünlü olunca hiçbirinizi tanımayacağım.
Üçümüz birden yarılıyoruz. Adamlar şiire ve sanata hiç değer vermiyorlar ahaha. Laf aramızda ben olsam ben de değer vermem. (desem bile inanmayın) Evet, farkındayım bazıları çok güzeller, gerçekten güzeller. Bu yüzden bir çoğunu sildim. Yazıp yazıp siliyorum, kenarda duruyorlar. Yakında hepsini temelli sileceğim. Eser kalmayacak kimdir nedirde.
Aklıma takılan bir diğer mevzu ise Normal olmak. Bugün başka bir blogta 'normal olmak' ile ilgili bir yazı okudum. Her ne kadar gülüp eğlensek bile kuzenlerle aramızda geçen o komik diyalog. Aramıza dön, normal bir hayat yaşa cümlesi.
Normal olmak, rutin bir işte çalışmak. Sabah 9 akşam 5 mesaisi. Akşam o trafik çilesi. Yemek yemek ve dizilerden bir kaç tanesini izlemek ya da o abuk subuk yarışma programlarını izlemek. Bunları izlerken duygusallaşmak, gözlerin dolması ve ağlamak. Kutuda kırmızı çıktı diye üzülmek. Gram üzülmüyorum belirteyim. İzliyor muyum, hayır sadece o son anlara denk gelip gülüp geçiyorum böyle de gaddarım. Normal olmak, hafta sonları maçları takip etmek, alışveriş mağazalarını gezmek. (kitapçıları gezmeyi tercih ediyorum bu mağazalarda) Normal olmak, nefret edilen bir işte çalışmak. Sevilmeyen bir bölümde okumak, adı okumak olsun. Normal olmak, sigortalı bir iş. Emeklilik hayali. Normal olmak, mutlu olmak, mutluymuş gibi görünmek.
Bu mu normal olmak? inanın garipsiyorum hem de çok. Herkes işinden, okulundan, hayatından nefret ediyor.
Her akşam yorgun, bitik ve mutsuz evine geri dönüyor. Tatsız ve yalnız yenen bir tabak yemek. Unutulmak üzere izlenen vakit kaybı programlar. İnternette gezinme ve uyku. Normal olmak hafta sonuna kadar bunu tekrarlamak ve hafta sonunda alışveriş mağazalarında buluşup festfud yemek yiyip sinemaya gitmek.
Ben normal değilim tek bildiğim bu. Bunları yapıyor muyum? Evet, mecburen hayatımın dışına itemediklerimi görmek için yapıyorum. O zaman it dersen de itmek istemiyorum. Bu durumu kabullendim. Kabullenemediğim onlar gibi yapmayınca normal olmamak, anormal olmak.
Bak bu 6. madde
''Paradan çok mutluluğun peşinde koşan herkesle alay etmek ve onları "hırstan yoksun olmak"la suçlamak.''
Benim normallik tanımım bu mesela. Nefret ettiğim bir işten para kazanacağıma çalışmam ve yine bir şekilde yaşarım, o yarışın içinde var olmaktansa azar azar yok olarak, start çizgisine adımımı atmam.
Bak bu da 9. madde
''Evlenip çocuk yapmak, çocukların iyiliğini düşündüğünü söyleyerek aşk bittikten sonra da uzun süre birlikte kalmak.''
Normal olmak haha belli bir yaşa geldikten sonra evlenmek, çoluk çocuğa karışmak. İyi bir iş ve kariyerli bir iş demek bu ülkede belki de dünyada da böyle, bilmiyorum.
Bu da çok hoşuma gitti.
''Dış güzelliğe çok fazla zaman ve para ayırmak.''
Edit: Aklıma geldi. Düşünsene insanlar seni nasıl anıyorlar?
- Çok güzel kadındı, çok yakışıklıydı.
Uzuvlarınla varsın. Bedeninden ibaret bir insansın ve yıllarca böyle anılacaksın. Kimliğin bedenin. Ben öldükten sonra böyle anılmak istemem lan. Yok, tipsizim ayrı bir mesele ahaha (kendimle barışığım mesajı) ama gerçekten bu şekilde anılmak istemem. Hiçbir vasfı olmayan, hayatta ve hayatında hiçbir yere gelememiş insan böyle anılır. Güzelliğiyle, yakışıklılığıyla. Duymak isteyeceğim tek söz şu olurdu herhalde. Gerçi her gidenin arkasından söylenir bu ama yine de bunun söylenmesini tercih ederim/isterim. ''iyi bir insandı.''
- Merhumu nasıl bilirdiniz?
+ Çok yakışıklıydı, çok güzeldi.
Artık herkes kazandığı parayı kendine yatırıyor. Kafa atı kendi ve kendine oynuyor. Ama yanlış bahis. Bir gün kaybedecekler ve çok geç olacak bunu anlamaları.
Sahi normal olmak ne? Ya da normalliğin kriterleri ne? Bak sinirden bir sigara yakacağım ve gülümseyeceğim kendime. Şimdi kendim kendime diyor ki ''sen normal değilsin'' Normal olmayan herkesi daha bi seviyorum.
17 Kasım 2011 Perşembe
Dinlemek
Farkında mısın seni hiç kimsenin dinlemediğinin. Dinlemeyi bırak duymadığının. Yüzünden belli oluyor, yazdıklarından da hem de fazlasıyla. Öyle bir çığlık atıyorsun ki ''buradayım, beni duyun'' diye sesin sağır etmiş etrafındakileri. Her yerdesin, herkeslesin ama kimsesizsin. Senden başka kimsen yok. Her yerde insan kalabalıkları, kalbin dahil. Senden başka her şey hakkında konuşuyorsun, gülüyorsun, eğleniyorsun, üzülüyorsun. Konu hiç sana gelmiyor. Gelse de kimse dinlemiyor. Çünkü, unutulmuşsun. Unutturmuşsun kendini. ''Kasadaki Kız'' gibisin. Görüntün var sadece. Öyle çok konuşuyorsun ki seni duymuyorlar. Duydukları tek şey; sen dışında her şey. Hiç fark ettin mi seni dinlemediklerini, anlatırken seni unuttuklarını. Sen diye birisinin varlığını unuttuklarını. Kızma kimseye kendini unutturan sensin. Tek sebebi de görünür olmak. Her yerde, herkesle, her zaman. Hiç durup dururken çalıyor mu telefonun. Sırf sesini duymak için arayan dostların oluyor mu? Her gün konuştuğun, görüştüğün insanlar en son ne zaman gerçekten, nasılsın diye sordular sana. Ailen, arkadaşların, iş arkadaşların, okul arkadaşların durup dururken merak ettiler mi seni? En olmadık an arayıp şaşırttılar mı seni?
Offline ama online gözüken bir hayat yaşamaktan bunları bile göremiyoruz. Çünkü her gün; yazıyoruz, çiziyoruz, gülüyoruz, eğleniyoruz. Varız ve hayattayız. Kişisel iletilerimizle mutluluğumuzu, mutsuzluğumuzu anlatıyoruz. Bir tane kendimize ait bir sözümüz yok. Mutsuzum bile derken başkasının mutsuzluk tanımlarını kullanıyoruz. Mutluluğumuz bile kendimize ait değil. Anlatamıyoruz, kimse dinlemediği için. Dinlese de kaale (kaile, kâle) almayacağı için. Öyle bir teknolojik savaş ki buradayım demek için yırtınıyoruz. Her gün hayatımıza bir sekme daha ekliyoruz. Hep açık, her zaman açık ve en önemlisi biz açığız. O sekmelerde göründüğümüzü sandığımız biz aslında zamanla yok olan bizi gözler önüne seriyoruz. Gittikçe değersizleşiyorsun, gittikçe uzaklaşıyorsun. En kötüsü de önemsizleşiyorsun. Aslında kendini uzaklaştırıyorsun. Gittikçe daha uzağa gidiyorsun. Herkes seni follow ediyor, herkes seni beğeniyor. Herkes kişisel iletine hayran kalıp like yapıyor. Fakat, hiç kimsen yok. Sosyal olmak uğruna her şey? mi acaba.
Yoksun aslında; sen iletilerden, retweetlerden ibaretsin. Sahte, hal hatır sormalar, merhabalar, sevindimler. Aslında sen değilsin, sevilenler. En son listendeki insanlardan kaç tanesi ile bir araya gelip konuştun saatlerce. Oturup seni anlattın, onu dinledin. Kâh güldün, kâh hüzünlendin. Sana akıl verdi, seni yargılamadan şunu yap dedi.
Kimseyi hor gördüğüm, küçük gördüğüm yok ama görünen manzara bu. Zamanının çoğunu bu anlattıklarını yapan biri olarak bir zamanlar. E ne yapalım? Bu da zor bir soru. İnsanın hayatta sarılabileceği ve gerçekten vaktini ayırabileceği mutluluk veren ve gerçek olan şeyler var. Bu şeyler ne bilemiyorum. Saatlerce kitap okuyabilirsin, film izleyebilirsin, tek başına bir yerde oturup etrafı izleyebilirsin. Piraye diyor ki benim için; ''gelip gelip kitaplarımı çalıp duruyor.'' 4 tane daha ç aldım, çalarım pirayem çalarım hahah. Hiç gitmediğin bir yere gidip gezebilirsin. Ne bileyim oturup kendine bir yemek bile yapabilirsin. Bir hobi edinebilirsin. Uzun zamandır gitmediğin, görmediğin bir arkadaşını görebilirsin. Boş boş oturabilirsin. Bu bile güzel yapmasını bilene. Kaçmak güzeldir, kaçabilirsin bir süreliğine. Herkesten her şeyden uzaklaşabilirsin. Göreceksin ki aslında hiçbir şey değişmemiş olacak, bıraktığın gibi devam ediyor olacak hayat. Fakat, sen biraz kafanı biraz da kendini dinlemiş bulabilirsin, üstüne de dinlenmiş ve yenilenmiş.
Sizi takip eden değil, dinleyen insanlar bulun. Anlatacak çok insan var ama dinleyecek az.
İnsan bir süreliğine kendine reset atmalı, hata vermeden.
Offline ama online gözüken bir hayat yaşamaktan bunları bile göremiyoruz. Çünkü her gün; yazıyoruz, çiziyoruz, gülüyoruz, eğleniyoruz. Varız ve hayattayız. Kişisel iletilerimizle mutluluğumuzu, mutsuzluğumuzu anlatıyoruz. Bir tane kendimize ait bir sözümüz yok. Mutsuzum bile derken başkasının mutsuzluk tanımlarını kullanıyoruz. Mutluluğumuz bile kendimize ait değil. Anlatamıyoruz, kimse dinlemediği için. Dinlese de kaale (kaile, kâle) almayacağı için. Öyle bir teknolojik savaş ki buradayım demek için yırtınıyoruz. Her gün hayatımıza bir sekme daha ekliyoruz. Hep açık, her zaman açık ve en önemlisi biz açığız. O sekmelerde göründüğümüzü sandığımız biz aslında zamanla yok olan bizi gözler önüne seriyoruz. Gittikçe değersizleşiyorsun, gittikçe uzaklaşıyorsun. En kötüsü de önemsizleşiyorsun. Aslında kendini uzaklaştırıyorsun. Gittikçe daha uzağa gidiyorsun. Herkes seni follow ediyor, herkes seni beğeniyor. Herkes kişisel iletine hayran kalıp like yapıyor. Fakat, hiç kimsen yok. Sosyal olmak uğruna her şey? mi acaba.
Yoksun aslında; sen iletilerden, retweetlerden ibaretsin. Sahte, hal hatır sormalar, merhabalar, sevindimler. Aslında sen değilsin, sevilenler. En son listendeki insanlardan kaç tanesi ile bir araya gelip konuştun saatlerce. Oturup seni anlattın, onu dinledin. Kâh güldün, kâh hüzünlendin. Sana akıl verdi, seni yargılamadan şunu yap dedi.
Kimseyi hor gördüğüm, küçük gördüğüm yok ama görünen manzara bu. Zamanının çoğunu bu anlattıklarını yapan biri olarak bir zamanlar. E ne yapalım? Bu da zor bir soru. İnsanın hayatta sarılabileceği ve gerçekten vaktini ayırabileceği mutluluk veren ve gerçek olan şeyler var. Bu şeyler ne bilemiyorum. Saatlerce kitap okuyabilirsin, film izleyebilirsin, tek başına bir yerde oturup etrafı izleyebilirsin. Piraye diyor ki benim için; ''gelip gelip kitaplarımı çalıp duruyor.'' 4 tane daha ç aldım, çalarım pirayem çalarım hahah. Hiç gitmediğin bir yere gidip gezebilirsin. Ne bileyim oturup kendine bir yemek bile yapabilirsin. Bir hobi edinebilirsin. Uzun zamandır gitmediğin, görmediğin bir arkadaşını görebilirsin. Boş boş oturabilirsin. Bu bile güzel yapmasını bilene. Kaçmak güzeldir, kaçabilirsin bir süreliğine. Herkesten her şeyden uzaklaşabilirsin. Göreceksin ki aslında hiçbir şey değişmemiş olacak, bıraktığın gibi devam ediyor olacak hayat. Fakat, sen biraz kafanı biraz da kendini dinlemiş bulabilirsin, üstüne de dinlenmiş ve yenilenmiş.
Sizi takip eden değil, dinleyen insanlar bulun. Anlatacak çok insan var ama dinleyecek az.
İnsan bir süreliğine kendine reset atmalı, hata vermeden.
13 Kasım 2011 Pazar
İnsanlarla Arasına Özenle Duvar Ören İnsan
Sözlüğe yazdım, uzatarak buraya da ekleyeyim.
Dışarıdan görünen; ukala, kendini beğenmiş, gerizekalı, burnu büyük bir tiptir büyük ihtimal. Ne kadar yakışıksız ve itici sıfat varsa hepsinin sahibidir.
Yalnız bırakılmıştır bana kalırsa. Mutsuzluktan değil, beğenmediğinden değil. Kendine bir dünya kurar kendisiyle. Sadece kendisinin olduğu. Kendi kendine de mutlu olduğunu keşfetmiştir adına ne kadar yalnızlık dense de. Bıkmıştır; yalanlardan, sahtekarlardan. Bıkmıştır hep aynı çiğliği görmekten. Seviyorum diyen insanın aldatmasından, yazık diyen insanın bir başkasını öldürürüm demesinden, canım diyen insanın canları acıtmasından.
Bıkmıştır, usanmıştır. Us anlamıştır gerçekleri, kavramıştır.O duvarları kendi örmemiştir aslında. Özenle hayatını mahveden insanlar bir bir eklemiştir üstüste. Ona da o duvarların arkasından izlemek kalmıştır o insanları ve hayatlarını.
Görünen duvar üstüne duvardır, gerçekleri örten. Ne zaman kafasını uzatsa o sert duvarın arkasından yine canı acır, yine canı yanar. Görünen başkadır, görüntünün sahipleri ise en iyi duvarcılardır, bilmezler. Hayatın her anında her yerinde var bu duvar ustalarından. Sen yeşile boyamaya çalıştıkça hayatını beton rengi bir fırça darbesi atarlar. Sonra da sana en son etiketi yapıştırırlar. Deli. Bilmezler delirttiklerini.
İnsan yalnız kalmaz dört duvar arasında, yalnız bırakılır. Kim ister ki duvarlara baka baka yaşlanmak?
Ama bu dünya yaşlandırıyor hem insanı hem de gözleri.
Editliyorum yorumda yazdığım gökkuşağını ekliyorum buraya. :)
Dışarıdan görünen; ukala, kendini beğenmiş, gerizekalı, burnu büyük bir tiptir büyük ihtimal. Ne kadar yakışıksız ve itici sıfat varsa hepsinin sahibidir.
Yalnız bırakılmıştır bana kalırsa. Mutsuzluktan değil, beğenmediğinden değil. Kendine bir dünya kurar kendisiyle. Sadece kendisinin olduğu. Kendi kendine de mutlu olduğunu keşfetmiştir adına ne kadar yalnızlık dense de. Bıkmıştır; yalanlardan, sahtekarlardan. Bıkmıştır hep aynı çiğliği görmekten. Seviyorum diyen insanın aldatmasından, yazık diyen insanın bir başkasını öldürürüm demesinden, canım diyen insanın canları acıtmasından.
Bıkmıştır, usanmıştır. Us anlamıştır gerçekleri, kavramıştır.O duvarları kendi örmemiştir aslında. Özenle hayatını mahveden insanlar bir bir eklemiştir üstüste. Ona da o duvarların arkasından izlemek kalmıştır o insanları ve hayatlarını.
Görünen duvar üstüne duvardır, gerçekleri örten. Ne zaman kafasını uzatsa o sert duvarın arkasından yine canı acır, yine canı yanar. Görünen başkadır, görüntünün sahipleri ise en iyi duvarcılardır, bilmezler. Hayatın her anında her yerinde var bu duvar ustalarından. Sen yeşile boyamaya çalıştıkça hayatını beton rengi bir fırça darbesi atarlar. Sonra da sana en son etiketi yapıştırırlar. Deli. Bilmezler delirttiklerini.
İnsan yalnız kalmaz dört duvar arasında, yalnız bırakılır. Kim ister ki duvarlara baka baka yaşlanmak?
Ama bu dünya yaşlandırıyor hem insanı hem de gözleri.
Editliyorum yorumda yazdığım gökkuşağını ekliyorum buraya. :)
11 Kasım 2011 Cuma
Müsveddeler
Hayatımız müsvedde yığınları ile dolu. Öyle çok dolu ki, öyle çok doluyuz ki. Kendimize yetişemiyoruz. Her şey yarım ve eksik. Her şeye yetişme çabası içinde hiçbir şeye yetişemiyoruz. İşten, okuldan eve yorgun dönüyoruz. İş çok yoğun, dersler çok zor. Yemek ve internet derken uyku. Kendimizi odamıza hapsediyoruz. Bütün bu yoğunluluklar içinde kendimizi bile unutuyoruz. Yaptığımız her şey başkası için, başkaları için. Çalışıyorsun patronun için, okuyorsun daha iyi bir gelecek için (ailen istediği için) arkadaşlarınla buluşuyorsun, geziyorsun onlar istedikleri için. Bu arada kendini hep es geçiyorsun. Kendin için yaptığın ne var son zamanlarda? Sadece ve sadece kendin için, kendini mutlu eden. Çok büyük olmasına gerek yok, küçük bir şey olabilir. Mühim olan yaptın mı? Hayatımız müsvedde ve biz üzerinden tekrar tekrar geçiyoruz. Ama mutlu sonu bir türlü yazamıyoruz. Çünkü yalnızız sadece kendimizin kendisiyiz ve bunu çok geç fark ediyoruz.
Didem Madak - Müsveddeler
Okudunuz mu? eğer okumadıysanız okuyun çok şey kaybetmezsiniz ama çok güzel cümleler kazanabilirsiniz. Halen aklıma geldikçe üzer bu kadın beni, üzülürüm ve ona söylediğim kısa bir cümleden dolayı pişman olurum. Her şiirinde bir satırı yakalıyor beni. Şiirlerini okurken gülümsüyorum, konuşuyorum onunla 'öyle de demeseydin' diyorum, bazen kendimi görüyorum. Pulbiber Mahallesi'ni almıştım diğer kitapları yoktu alamadım bir türlü. Toplam 3 kitabı var, eğer bir yerde gözünüze çarparsa mutlaka alın. Ah gözüm Ah.
1-
Anlatarak bitiriyorum hayatımı
bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat
bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
ismini her şey koydum.
simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
yıldızlı bir gecenin.
yıl 2000
tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
kuşların şarkılarından anlarım.
kimse hayra yormaz beni
kuşbaz ve uçmaya meraklı,
ütüsüz giyerim karabasanlarımı
sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
içimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
şikayetim yok, rahatım.
taşralı ve safım.
yağmurda unutulmuş bir tanrı’yla ahbabım
balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım,
deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz tanrı’yla
ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım,
o kirli beyaz gömleğim.
ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar
cesur olaydım.
teyzem öldü.
kırkı yeni çıktı
en iyi hikayeleri ölüler anlatır
ölülerin anlattığı hikayeler
inşirah suresi gibi insanı ayartır
kırmızı günleriyim ben takvimlerin
okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
şeker istemeye geliyor çocuklar.
oyun oynuyoruz,
sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum,
ben oysa divanın en ucunda.
çorba pişirmek istiyorum,
sonra kalkıp ekmek kızartmak,
bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
söyleyin ateşe,
ruhunu üflemesin benden gayrısına.
çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
“ellerim bomboş...”
kötü şiirlerden koru beni tanrım
amin!
2-
bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
kaprisli notalar, huysuz sololarla
bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana,
çaresiz bekliyorum,
düdük çalıyorum,
iki el ateş ediyorum havaya.
gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
ulumak gibi ağlıyorum
köpekler koşuyor sağımda solumda
tanrım!
diyorum sadece
başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
iyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
“üzgünüm” diyor,
bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!
yoksul çocuğuydun sen benim 23 nisan sabahımın
şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
yoksulluk diyorum,
o an,
ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
sen tuz ol en iyisi sevgilim
ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
bırak hazır soyunmuşken
kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
tasfiye ettiler beni kediler aralarından
yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
müsait bir yerde bırak sevgilim.
hem otuzumu geçtim azıcık
gerisini ben yürürüm artık.
çizgili olsun, buruşsun yüzü,
şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.
yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
“kanatlarım vardır benim uçarım”
koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
ne çok ısıttın beni,
ne çok ısıttım seni,
buruştu ve kirlendi
23 nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
kurtulamadım, üstümde kaldı.
ben sevgilim...
bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
cezaya kaldım.
bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
imlamı iyice bozsam da farketmez artık.
kime ne “de-da”ları ayırmasam?
noktalarda durmasam,
bir ünleme koşsam yalnızca,
sonu uçmak olan çığlığa.
kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.
3-
bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
anna karenina’yı taklit ediyor zaman,
atıyor kendini raylara.
neden her aşk
bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.
sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
bir kelebek gibi kocaman, kara
pervazlarımda kuruyorlar sonra
begonya tozlanıyor,
unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
annemin temizlik günleri gibiyim
yorgun, solgun ve beyaz.
kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
birini çok sevmek gibiyim
sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
kestane pişiririz diyoruz sobada
hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.
bu şiirden bir bölümü attım
kilometrelerce uzağa
tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
havaya uçuracaktı şiirimi az daha,
attım.
lokum getirmişti ve kitap,
ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
onu da tam buradan attım.
ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
ölü yada diri arananlardanım.
bir doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma:
“aramızda uçurumlar söz konusuyken”
uçurumlarda tenzilat varken hazır
uçalım, hadi uçalım
ben nasıl olsa
bu müsveddelerin ortasında yalnızım.''
Didem Madak - Müsveddeler
Okudunuz mu? eğer okumadıysanız okuyun çok şey kaybetmezsiniz ama çok güzel cümleler kazanabilirsiniz. Halen aklıma geldikçe üzer bu kadın beni, üzülürüm ve ona söylediğim kısa bir cümleden dolayı pişman olurum. Her şiirinde bir satırı yakalıyor beni. Şiirlerini okurken gülümsüyorum, konuşuyorum onunla 'öyle de demeseydin' diyorum, bazen kendimi görüyorum. Pulbiber Mahallesi'ni almıştım diğer kitapları yoktu alamadım bir türlü. Toplam 3 kitabı var, eğer bir yerde gözünüze çarparsa mutlaka alın. Ah gözüm Ah.
1-
Anlatarak bitiriyorum hayatımı
bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat
bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
ismini her şey koydum.
simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
yıldızlı bir gecenin.
yıl 2000
tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
kuşların şarkılarından anlarım.
kimse hayra yormaz beni
kuşbaz ve uçmaya meraklı,
ütüsüz giyerim karabasanlarımı
sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
içimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
şikayetim yok, rahatım.
taşralı ve safım.
yağmurda unutulmuş bir tanrı’yla ahbabım
balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım,
deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz tanrı’yla
ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım,
o kirli beyaz gömleğim.
ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar
cesur olaydım.
teyzem öldü.
kırkı yeni çıktı
en iyi hikayeleri ölüler anlatır
ölülerin anlattığı hikayeler
inşirah suresi gibi insanı ayartır
kırmızı günleriyim ben takvimlerin
okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
şeker istemeye geliyor çocuklar.
oyun oynuyoruz,
sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum,
ben oysa divanın en ucunda.
çorba pişirmek istiyorum,
sonra kalkıp ekmek kızartmak,
bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
söyleyin ateşe,
ruhunu üflemesin benden gayrısına.
çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
“ellerim bomboş...”
kötü şiirlerden koru beni tanrım
amin!
2-
bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
kaprisli notalar, huysuz sololarla
bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana,
çaresiz bekliyorum,
düdük çalıyorum,
iki el ateş ediyorum havaya.
gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
ulumak gibi ağlıyorum
köpekler koşuyor sağımda solumda
tanrım!
diyorum sadece
başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
iyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
“üzgünüm” diyor,
bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!
yoksul çocuğuydun sen benim 23 nisan sabahımın
şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
yoksulluk diyorum,
o an,
ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
sen tuz ol en iyisi sevgilim
ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
bırak hazır soyunmuşken
kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
tasfiye ettiler beni kediler aralarından
yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
müsait bir yerde bırak sevgilim.
hem otuzumu geçtim azıcık
gerisini ben yürürüm artık.
çizgili olsun, buruşsun yüzü,
şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.
yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
“kanatlarım vardır benim uçarım”
koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
ne çok ısıttın beni,
ne çok ısıttım seni,
buruştu ve kirlendi
23 nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
kurtulamadım, üstümde kaldı.
ben sevgilim...
bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
cezaya kaldım.
bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
imlamı iyice bozsam da farketmez artık.
kime ne “de-da”ları ayırmasam?
noktalarda durmasam,
bir ünleme koşsam yalnızca,
sonu uçmak olan çığlığa.
kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.
3-
bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
anna karenina’yı taklit ediyor zaman,
atıyor kendini raylara.
neden her aşk
bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.
sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
bir kelebek gibi kocaman, kara
pervazlarımda kuruyorlar sonra
begonya tozlanıyor,
unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
annemin temizlik günleri gibiyim
yorgun, solgun ve beyaz.
kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
birini çok sevmek gibiyim
sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
kestane pişiririz diyoruz sobada
hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.
bu şiirden bir bölümü attım
kilometrelerce uzağa
tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
havaya uçuracaktı şiirimi az daha,
attım.
lokum getirmişti ve kitap,
ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
onu da tam buradan attım.
ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
ölü yada diri arananlardanım.
bir doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma:
“aramızda uçurumlar söz konusuyken”
uçurumlarda tenzilat varken hazır
uçalım, hadi uçalım
ben nasıl olsa
bu müsveddelerin ortasında yalnızım.''
9 Kasım 2011 Çarşamba
30 Yaşında Eşi, Çocuğu, İşi, Evi, Arabası Olan Erkek/Kadın
Sözlükte herkes ahkam kesiyor, eksik kalırsam çatlarım.
Mutlu mudur? diye düşünüyorum. Elbette mutludur. Düşünsene hemen hemen herkesin yıllarını verip uğraştığı şeylere 30 yaşında sahipsin. Mutlusun işte yani mutludur. Gülüyordur, eğleniyordur, hayatını yaşıyordur. İki taraf içinde geçerli bu mutluluk hali. Çalışan bir eş, her ay gelen belli ve iyi miktarda bir para, buzdolap yiyeceklerle ve gardırop yeni elbiselerle dolu. Ev eşyaları en fiyakalısından araba da son model. Her yaz birlikte güney ya da akdeniz sahillerinde unutulmaz bir tatil ahahah. Bir de şirinlik muskası ufaklık. Aman allahım ne güzel bir tablo.
Bi zahmet çay koyun, mutlu olduğunu düşününler.
Mutlu falan değil, bunu gözlüklerimle yaptığım gözlemlere dayanarak söylüyorum, çünkü görüyorum. Sadece sisteme ayak uydurmuş. Önce güzel bir iş bulmuş yüksek maaşlı (soracaklar ya oğlumuzun maaşı ne), sonra evlenmiş. Bankadan ya da aileden gelen parayla ev ve araba almış. Boş kalan bir vakitte de çocuk yapmış. Benim gördüğüm, bildiğim manzara hep bu. Farklısına hiç denk gelmedim. Hemen hemen bütün arkadaşlarım evlendi ve olay, gidişat hep bu şekildeydi. Sorsan mutlular mı, eh mutlular.
Ama, işin ama'sı var işte. Göz hep dışarıda. İnan böyle erkek olunca bu gözün dışarıda olmasını daha net görebiliyorsun. Gözlerini pörtlek pörtlek belertmiş dışarıya bakıyor, serengeti ormanlarında impalasını arayan aslan gibi. Yolda, sokakta içinin yağları eriyor. Eridiği an gidiyor, arkadaşları ile eğlenmeye (anladın). Eşini annesine yolluyor. Kendi de o hafta çok yoğun oluyor. Durum hep böyle. Gelmeyin bana masallarla. Sözlükte bile mutlu aile tablosu çizen ucuz adam ucuz seks peşinde dolanıyor ahah amma dedikoducuyum.
Her neyse bence mutlu değil. Çünkü sevmemiş, bunları istememiş. Hepsi dayatılmış. Ailesi tarafından, o zamanki sevgilisi şimdi eşi olan kadın tarafından. Bir bir hepsini gerçekleştirmış. Altta kalmamak için. Arkadaşlarının yanında, diğer evli çiftlerin yanında. Bizimde olmalı mantığıyla. Gördüğüm hep bu.
Gerçekten mutlu olan, mutlu olduğuna inandığım bu tanıma uyan bir tane arkadaşım yok, değil var. Evet, bir tane arkadaşım var böyle. O kadar arkadaşım içinde bir tanesi böyle ve nedense onu bir yönünden dolayı kıskanırım ama nefretle ya da hırsla değil. Helal olsun diyerek. Şu hayatta gerçekleştirmek istediğim bir şeyi yaptı kendisi bu yüzden. Ne olduğu bana kalsın. En uzak ama hep aklımda olan hayalimdir. Yok yok, düşündüğünün hiçbiri değil. Sadece o yaşta bu başlıktaki tanımlara uyan vasıflara değil de o hayalimi gerçekleştirdiği için bu kıskanma olayı ama fesat değilim, dedim ya helal olsun o yaptı. Ayrıca bu arkadaşımın eşi de çok mutlu. Onun sayesinde hayatını binbeş yüz derece değiştirdi yine de mutlu ve gerçekten mutlu.
Olaya kadınların bakış açısıyla bakarsam onlarda mutlu değiller. Kaynanası birinci neden. Cidden böyle. bir tane kayın validesi ile anlaşan gelin görmedim ben. Anlaşıyoruz rolü yapanlar hariç. Aradaki yaş farkı, kültür farkı, yetişme biçimi, saygı ve sevgi olayı hep birbirinin zıttı ve nedense zıt kutuplar birbirini çeker klişesi gerçekleşiyor. Bu gelin ve kaynanayı bir araya getiriyor o adam (adı batsın). Sonra bak şu söz dokunur bana. Evli olan bir arkadaşım söylemişti şu cümleyi bana. Bir şeyler hakkında konuşuyorduk, ona benden bir şeyler söylüyordum. Durdu, durdu düşündü mahcup ya da üzgün ama çok ciddi bir surat ifadesiyle dedi ki; ''benim kocam niye böyle romantik değil.'' Cevap veremedim. Fakat hayatları, yaşayışları başlığa birebir uyuyor. Yine de mutlular ama hep bir şeyler eksik. Ve biliyorum ki ömrünün sonuna kadar tamamlanmayacak.
Ayrıca hiç dile gelmeyen hep var olan ve var olacak olan dayak, küfür olayı var. Bir çok kadın eşi tarafından şiddete ve hakarete maruz kalıyor. Bunun eğitimle, zenginlikle, doğu ya da batı tarafıyla bir ilgisi yok. Her yerde var bu olay. Bu 30 yaşlarındaki kadın bunu ailesi dahil hiç kimseye açıklayamıyor, anlatamıyor.
Nasıl anlatsın ki? Mutlu bir yuvası var işte. Evse ev, arabaysa araba, paraysa para, elbiseyse elbisse. Kadını doyuruyor adam. Buldu da bunuyor. Anlatsa verilecek ilk tepki kesin şu olurdu; ''manyak mısın sen bu zamanda böyle adam buldun öp de başına koy.'' Hiç kimse çektiği acıyı görmek istemez, görmezden gelir. Çünkü görünen somut şeyler vardır. Ev, araba, iş, para, eşya.
Aldatılma mevzusuna biraz girdim daha fazlasına girmek istemiyorum bile. Karısını çok seven ve mutlu aile babası rolünü oynayan çok insan (insan dedim de hak etmiyor bence ama yine de dedim) var. O babaları bu kadar yüceltmeyin gözünüzde. Onları en iyi eşleri değil en yakın erkek arkadaşları tanır, bunu unutmayın. Bir de tanımak isteyen kadınlar. Bak şimdi kendime bir soru sordum bir üstteki cümleye istinaden. Neden susuyorum diye. Bazen karganın yemesi gerektiğinden yemeli insan bu yüzden galiba.
70 yaşında bir adam tanıyorum uzak bir yerde tek başına yapayalnız. Anlatmaya başladıktan sonra gözünden yaşlar dökülüyor damla damla. Hiçbir şeye, hiçbir kimseye aldırış etmeden ağlıyor. Neden biliyor musun? Gerçekten sevmiş, çok sevmiş. Onsuz yapamıyor, özlüyor. Yüzü gülüyor, gülse de içi kan ağlıyor. Nerden biliyorum, anlatıyor ve inanır mısın o yaşa gelince bu sayılan saçma sapan maddi şeylerin hiçbir öneminin kalmadığını, olmadığını anlıyorsun. Çünkü en değerli olgunun sevmek ve sevdiğin olduğunu öğreniyorsun.
Varsın olmasın bunlar derim, yok diye hayıflanmam. Olmalı diye bir yarışın içine girip kıçımı da yırtmam. Yok yapmam, yapamam. Zaten istediğim bunlar değil. Tembellikle, gözünün yememesi ile de bir ilgisi yok. Daha çok hiçlikle ilgisi var. Benim istediğim çaya kaç şeker alırsın diye soran bir ses ömrümün sonuna kadar.
Mutlu mudur? diye düşünüyorum. Elbette mutludur. Düşünsene hemen hemen herkesin yıllarını verip uğraştığı şeylere 30 yaşında sahipsin. Mutlusun işte yani mutludur. Gülüyordur, eğleniyordur, hayatını yaşıyordur. İki taraf içinde geçerli bu mutluluk hali. Çalışan bir eş, her ay gelen belli ve iyi miktarda bir para, buzdolap yiyeceklerle ve gardırop yeni elbiselerle dolu. Ev eşyaları en fiyakalısından araba da son model. Her yaz birlikte güney ya da akdeniz sahillerinde unutulmaz bir tatil ahahah. Bir de şirinlik muskası ufaklık. Aman allahım ne güzel bir tablo.
Bi zahmet çay koyun, mutlu olduğunu düşününler.
Mutlu falan değil, bunu gözlüklerimle yaptığım gözlemlere dayanarak söylüyorum, çünkü görüyorum. Sadece sisteme ayak uydurmuş. Önce güzel bir iş bulmuş yüksek maaşlı (soracaklar ya oğlumuzun maaşı ne), sonra evlenmiş. Bankadan ya da aileden gelen parayla ev ve araba almış. Boş kalan bir vakitte de çocuk yapmış. Benim gördüğüm, bildiğim manzara hep bu. Farklısına hiç denk gelmedim. Hemen hemen bütün arkadaşlarım evlendi ve olay, gidişat hep bu şekildeydi. Sorsan mutlular mı, eh mutlular.
Ama, işin ama'sı var işte. Göz hep dışarıda. İnan böyle erkek olunca bu gözün dışarıda olmasını daha net görebiliyorsun. Gözlerini pörtlek pörtlek belertmiş dışarıya bakıyor, serengeti ormanlarında impalasını arayan aslan gibi. Yolda, sokakta içinin yağları eriyor. Eridiği an gidiyor, arkadaşları ile eğlenmeye (anladın). Eşini annesine yolluyor. Kendi de o hafta çok yoğun oluyor. Durum hep böyle. Gelmeyin bana masallarla. Sözlükte bile mutlu aile tablosu çizen ucuz adam ucuz seks peşinde dolanıyor ahah amma dedikoducuyum.
Her neyse bence mutlu değil. Çünkü sevmemiş, bunları istememiş. Hepsi dayatılmış. Ailesi tarafından, o zamanki sevgilisi şimdi eşi olan kadın tarafından. Bir bir hepsini gerçekleştirmış. Altta kalmamak için. Arkadaşlarının yanında, diğer evli çiftlerin yanında. Bizimde olmalı mantığıyla. Gördüğüm hep bu.
Gerçekten mutlu olan, mutlu olduğuna inandığım bu tanıma uyan bir tane arkadaşım yok, değil var. Evet, bir tane arkadaşım var böyle. O kadar arkadaşım içinde bir tanesi böyle ve nedense onu bir yönünden dolayı kıskanırım ama nefretle ya da hırsla değil. Helal olsun diyerek. Şu hayatta gerçekleştirmek istediğim bir şeyi yaptı kendisi bu yüzden. Ne olduğu bana kalsın. En uzak ama hep aklımda olan hayalimdir. Yok yok, düşündüğünün hiçbiri değil. Sadece o yaşta bu başlıktaki tanımlara uyan vasıflara değil de o hayalimi gerçekleştirdiği için bu kıskanma olayı ama fesat değilim, dedim ya helal olsun o yaptı. Ayrıca bu arkadaşımın eşi de çok mutlu. Onun sayesinde hayatını binbeş yüz derece değiştirdi yine de mutlu ve gerçekten mutlu.
Olaya kadınların bakış açısıyla bakarsam onlarda mutlu değiller. Kaynanası birinci neden. Cidden böyle. bir tane kayın validesi ile anlaşan gelin görmedim ben. Anlaşıyoruz rolü yapanlar hariç. Aradaki yaş farkı, kültür farkı, yetişme biçimi, saygı ve sevgi olayı hep birbirinin zıttı ve nedense zıt kutuplar birbirini çeker klişesi gerçekleşiyor. Bu gelin ve kaynanayı bir araya getiriyor o adam (adı batsın). Sonra bak şu söz dokunur bana. Evli olan bir arkadaşım söylemişti şu cümleyi bana. Bir şeyler hakkında konuşuyorduk, ona benden bir şeyler söylüyordum. Durdu, durdu düşündü mahcup ya da üzgün ama çok ciddi bir surat ifadesiyle dedi ki; ''benim kocam niye böyle romantik değil.'' Cevap veremedim. Fakat hayatları, yaşayışları başlığa birebir uyuyor. Yine de mutlular ama hep bir şeyler eksik. Ve biliyorum ki ömrünün sonuna kadar tamamlanmayacak.
Ayrıca hiç dile gelmeyen hep var olan ve var olacak olan dayak, küfür olayı var. Bir çok kadın eşi tarafından şiddete ve hakarete maruz kalıyor. Bunun eğitimle, zenginlikle, doğu ya da batı tarafıyla bir ilgisi yok. Her yerde var bu olay. Bu 30 yaşlarındaki kadın bunu ailesi dahil hiç kimseye açıklayamıyor, anlatamıyor.
Nasıl anlatsın ki? Mutlu bir yuvası var işte. Evse ev, arabaysa araba, paraysa para, elbiseyse elbisse. Kadını doyuruyor adam. Buldu da bunuyor. Anlatsa verilecek ilk tepki kesin şu olurdu; ''manyak mısın sen bu zamanda böyle adam buldun öp de başına koy.'' Hiç kimse çektiği acıyı görmek istemez, görmezden gelir. Çünkü görünen somut şeyler vardır. Ev, araba, iş, para, eşya.
Aldatılma mevzusuna biraz girdim daha fazlasına girmek istemiyorum bile. Karısını çok seven ve mutlu aile babası rolünü oynayan çok insan (insan dedim de hak etmiyor bence ama yine de dedim) var. O babaları bu kadar yüceltmeyin gözünüzde. Onları en iyi eşleri değil en yakın erkek arkadaşları tanır, bunu unutmayın. Bir de tanımak isteyen kadınlar. Bak şimdi kendime bir soru sordum bir üstteki cümleye istinaden. Neden susuyorum diye. Bazen karganın yemesi gerektiğinden yemeli insan bu yüzden galiba.
70 yaşında bir adam tanıyorum uzak bir yerde tek başına yapayalnız. Anlatmaya başladıktan sonra gözünden yaşlar dökülüyor damla damla. Hiçbir şeye, hiçbir kimseye aldırış etmeden ağlıyor. Neden biliyor musun? Gerçekten sevmiş, çok sevmiş. Onsuz yapamıyor, özlüyor. Yüzü gülüyor, gülse de içi kan ağlıyor. Nerden biliyorum, anlatıyor ve inanır mısın o yaşa gelince bu sayılan saçma sapan maddi şeylerin hiçbir öneminin kalmadığını, olmadığını anlıyorsun. Çünkü en değerli olgunun sevmek ve sevdiğin olduğunu öğreniyorsun.
Varsın olmasın bunlar derim, yok diye hayıflanmam. Olmalı diye bir yarışın içine girip kıçımı da yırtmam. Yok yapmam, yapamam. Zaten istediğim bunlar değil. Tembellikle, gözünün yememesi ile de bir ilgisi yok. Daha çok hiçlikle ilgisi var. Benim istediğim çaya kaç şeker alırsın diye soran bir ses ömrümün sonuna kadar.
5 Kasım 2011 Cumartesi
Gözce
Evet, bir çoğunuz gibi ilk defa duydum bu kelimeyi. Gözleriyle konuşan insanların dili. Çok insan bilmez bunu. Bazen gazete okurken, internette gezinirken haberin yanındaki o küçük vesikalık fotoğraflara bakarım. Ölen kişinin gözlerine dikkatle bakarım. Sanki her şeyi biliyor ama susarak çok şey anlatmış gibi bir bakış vardır o küçük karede. Her şey boş der gibi donuk bakışlar. Suratındaki ifade ölüm sebebi gibi mutsuzluğa açılan bir kapı adeta, acı bir ifade. Sanki öleceğini bile bile bakmış. Öyle çok öyle uzun anlatır ki, dinlerken dayanamazsınız çaresizliğinize.
Gözce, en güzel dil okuyabilene.
Şu en salak, en berbat anımda gözlerimin önüne berbat bir karikatür geldi.
-Gözler kalbin aynasıdır.
+Evet, maydanoz da cilde iyi geliyormuş, kafanı takma öyle her şeye.
Ve bu gece daha bir idrak ettim korkak olduğumu. Hayat korkaklara göre değil.
Gözce, en güzel dil okuyabilene.
Şu en salak, en berbat anımda gözlerimin önüne berbat bir karikatür geldi.
-Gözler kalbin aynasıdır.
+Evet, maydanoz da cilde iyi geliyormuş, kafanı takma öyle her şeye.
Ve bu gece daha bir idrak ettim korkak olduğumu. Hayat korkaklara göre değil.
2 Kasım 2011 Çarşamba
Tuhaf
Dakikalardır aynı şarkıyı dinliyorum ve ne gariptir ki şarkının sadece bir satırını biliyorum, ezberimde daha doğrusu. Diğer kısımları ne duyuyorum ne anlıyorum. Önceden olsa bir kaç tekrardan sonra kesinlikle o şarkıyı ezberlerdim. Bir kitap okurken cümlesi cümlesine hatırlardım mesela. Ezber hafızam iyiydi. Sınavlara bile çalışırken özet not çıkarma yöntemi ile çalışırdım. Bir bakmışım bütün konular aklımda, takır takır sıralıyorum cevapları. Şimdi durum tam tersi. Her şey x-y problemi gibi geliyor. Bugün 4 ya da 5 tane gazete okudum, internetten okuduklarım hariç. Bir sürü haber, yazı, köşe okudum ya da okuduğumu zannediyorum. Aklımda kalan tek yazı çocuk gelinler oldu. Diğerlerinin hepsini unuttum, unutuyorum, ceviz yemeli.
Resim ne alaka? Bilgisayarın ekran görüntüsü bazen tüm sayfaları alta indirip bakıyorum öylece. Bir gece yarısı tek başıma oda gibi bir yerin içindeyim. Boş boş oturuyorum, zamanı öldürüyorum. Etrafımda hiçbir şey yok bomboş bir oda. Sigara içip voltalar atıyorum içimde. Bir an başımı kaldırdım bu resimi gördüm. Gülümsetti. Kim çizmiş bilmiyorum ama gülümsetti o gece.
Bazen hayat gibiyim.
Tuhafım.
Yine de olsun.
23 Ekim 2011 Pazar
Sus
Uzun zamandır yüzümü pek az şey gülümsetiyor. Gerçekten çok az bu 'şey' dediklerim.
Geçenlerde ayaklarıma dolanan anne kedi ve yavrusu.
Yavru daha bir sevimli zorla kendini sevdiriyor, bacaklarımı kapattığım an zorla dolanmaya çalışıyor bana.
Fotoğrafını çekmeye çalışıyorum, üzerime tırmanmaya çalışıyor.
Sonra Mert, öyle sorular soruyor ki hem düşündürüyor hem güldürüyor. En son sorduğu soru;
'Sen ne zaman evleneceksin' oldu. Her gün otomatiğe bağladığı diğer soru ise; 'bilgisayara pil aldın mı'.
Benim gibi bilgisayar bağımlısı olsun istemiyorum. Bu yüzden pili yok diye kandırıyorum. Beraber yap-bozları ile oynuyoruz. Öyle bir görsel hafızası var ki benim bulamadığım parçaları anında bulup yerine koyuyor.
Canı sıkılınca tarağını alıp saçlarımı taramaya çalışıyor. Bilmeden, farkında olmadan neler yapıyor.
Bir de Murat çok güldürüyordu. Ben onun gülüşüne gülüyordum. O ise yaptığı esprilere güldüğümü zannediyordu. O güldükçe ben krize giriyordum. Bir de kendimi tutamayıp durup dururken gülüyordum.
Hayat her zaman güzel olmasa da hatta hiç, gülünce güzel oluyor. Biraz önce bu fotoğrafın altında bir yazı vardı. Öyle bir karışığım ki fotoğrafı fark etmedim bile. Direkt yazıyı okudum ve aklım benden gitti. Zamanın durmasını istediğim anlara gitti. Pek yok belki de var. Sadece o an/a gittim.
Sonra tekrar yazıyı okumak istedim ve fotoğrafı fark ettim.
Gülümsetti.
Ve kaçmak güzeldir, gitmek kadar olmasa da. Bir gün o da olur giderim.
Geçenlerde ayaklarıma dolanan anne kedi ve yavrusu.
Yavru daha bir sevimli zorla kendini sevdiriyor, bacaklarımı kapattığım an zorla dolanmaya çalışıyor bana.
Fotoğrafını çekmeye çalışıyorum, üzerime tırmanmaya çalışıyor.
Sonra Mert, öyle sorular soruyor ki hem düşündürüyor hem güldürüyor. En son sorduğu soru;
'Sen ne zaman evleneceksin' oldu. Her gün otomatiğe bağladığı diğer soru ise; 'bilgisayara pil aldın mı'.
Benim gibi bilgisayar bağımlısı olsun istemiyorum. Bu yüzden pili yok diye kandırıyorum. Beraber yap-bozları ile oynuyoruz. Öyle bir görsel hafızası var ki benim bulamadığım parçaları anında bulup yerine koyuyor.
Canı sıkılınca tarağını alıp saçlarımı taramaya çalışıyor. Bilmeden, farkında olmadan neler yapıyor.
Bir de Murat çok güldürüyordu. Ben onun gülüşüne gülüyordum. O ise yaptığı esprilere güldüğümü zannediyordu. O güldükçe ben krize giriyordum. Bir de kendimi tutamayıp durup dururken gülüyordum.
Hayat her zaman güzel olmasa da hatta hiç, gülünce güzel oluyor. Biraz önce bu fotoğrafın altında bir yazı vardı. Öyle bir karışığım ki fotoğrafı fark etmedim bile. Direkt yazıyı okudum ve aklım benden gitti. Zamanın durmasını istediğim anlara gitti. Pek yok belki de var. Sadece o an/a gittim.
Sonra tekrar yazıyı okumak istedim ve fotoğrafı fark ettim.
Gülümsetti.
Ve kaçmak güzeldir, gitmek kadar olmasa da. Bir gün o da olur giderim.
22 Ekim 2011 Cumartesi
Kalbim Çok Ağrıyor Öp de Geçsin Anne
Başlığa aldanmayın, benim yazdığım bir şey değil.
Gerçek, gerçeğin ta kendisi. Acının ta kendisi. Üzerine söyleyecek tek kelimem, cümlem yok.
Ne söylesem boş, anlamsız, gereksiz. Konuştukça insan öfkesine, nefretine hakim olamıyor.
Olamayacağım, iyi biliyorum. Bazen kendi kendime diyorum ki keşke ağlayabilseydim.
Ruhsuzluk mu değil, duygusuzluk hiç değil. Donup kalıyor bazen insan. Kaldım. Yarım saattir
fotoğraflara bakıyorum. Ben kendimden, aklım benden geçti. Toprak uğruna toprak olan olana.
Hiç yere yok yere. Gencecik hayatlar sebebini bile bilmeden soluyorlar.
Bizim için hayat kaldığı yerden devam edecek yine. Çok acı var ve bizi nasıl da alıştırdılar.
En geç 1 hafta içinde unutulacaklar. Acizlik ne menem bir şey.
Elinden sadece tek bir şey geliyor ve onu yapıyorsun içinden sessizce.
Dünya ve insanlar bazen değil çoğu zaman güzel bir yer değil.
Gerçek, gerçeğin ta kendisi. Acının ta kendisi. Üzerine söyleyecek tek kelimem, cümlem yok.
Ne söylesem boş, anlamsız, gereksiz. Konuştukça insan öfkesine, nefretine hakim olamıyor.
Olamayacağım, iyi biliyorum. Bazen kendi kendime diyorum ki keşke ağlayabilseydim.
Ruhsuzluk mu değil, duygusuzluk hiç değil. Donup kalıyor bazen insan. Kaldım. Yarım saattir
fotoğraflara bakıyorum. Ben kendimden, aklım benden geçti. Toprak uğruna toprak olan olana.
Hiç yere yok yere. Gencecik hayatlar sebebini bile bilmeden soluyorlar.
Bizim için hayat kaldığı yerden devam edecek yine. Çok acı var ve bizi nasıl da alıştırdılar.
En geç 1 hafta içinde unutulacaklar. Acizlik ne menem bir şey.
Elinden sadece tek bir şey geliyor ve onu yapıyorsun içinden sessizce.
Dünya ve insanlar bazen değil çoğu zaman güzel bir yer değil.
21 Ekim 2011 Cuma
Sen
''Sen kendini değil, etrafındaki insanları mutlu etmek için doğmuşsun.''
Çok az özlü söz etkilemiştir beni. Her özlü sözün bir tersi mevcut olduğundan mıdır nedir bilmiyorum. Mutlaka tersini düşünmüşümdür. Ama yok bunun tersini, düzünü başka bir şeklini düşünemedim. Kalmıştım bu sözü ilk okuduğumda ve halen oradayım. Beynimin içinde dolanıp duruyor.
Bir diğeri de bu;
''Hayatta hiç kimse vapura koştuğu gibi koşmadı bana.''
ahah bu biraz komik geliyor yazarken bile güldüm. Fakat ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Salonu olmayan bir kapı, içeride kimsenin olmadığı bir kapı, çaldığın zaman kimsenin açmayacağını bildiğin bir kapı, yıllardır anahtarla açtığın bir kapı. Neye açıldığını bilmediğin bir kapı. Fonda sezen var. Diyor ki; bir başka dünyanın insanısın, sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun.
Biliyorsun, bilmek bazen iyidir. Acıtsa bile katlanılır kılıyor en azından acıyı. En azını yaşıyorsun acının.
Acının azı olur mu bilmem.Vardır belki de acı dediğimiz bir başkasına hiç gelir, güler geçer.
Saçmalamak, saçma sapan yaşamak acının acısını azaltıyor.
Bir yavru kedi dolandı bu sabah ayaklarıma.
Birimiz muhtaçtı dokunulmaya.
Hangimiz olduğu önemsiz
Mutluyduk dokunuşlar sonunda.
Çok az özlü söz etkilemiştir beni. Her özlü sözün bir tersi mevcut olduğundan mıdır nedir bilmiyorum. Mutlaka tersini düşünmüşümdür. Ama yok bunun tersini, düzünü başka bir şeklini düşünemedim. Kalmıştım bu sözü ilk okuduğumda ve halen oradayım. Beynimin içinde dolanıp duruyor.
Bir diğeri de bu;
''Hayatta hiç kimse vapura koştuğu gibi koşmadı bana.''
ahah bu biraz komik geliyor yazarken bile güldüm. Fakat ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Salonu olmayan bir kapı, içeride kimsenin olmadığı bir kapı, çaldığın zaman kimsenin açmayacağını bildiğin bir kapı, yıllardır anahtarla açtığın bir kapı. Neye açıldığını bilmediğin bir kapı. Fonda sezen var. Diyor ki; bir başka dünyanın insanısın, sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun.
Biliyorsun, bilmek bazen iyidir. Acıtsa bile katlanılır kılıyor en azından acıyı. En azını yaşıyorsun acının.
Acının azı olur mu bilmem.Vardır belki de acı dediğimiz bir başkasına hiç gelir, güler geçer.
Saçmalamak, saçma sapan yaşamak acının acısını azaltıyor.
Bir yavru kedi dolandı bu sabah ayaklarıma.
Birimiz muhtaçtı dokunulmaya.
Hangimiz olduğu önemsiz
Mutluyduk dokunuşlar sonunda.
19 Ekim 2011 Çarşamba
Kendi Kendimi Arıyorum
Zevkler ve renkler gerçekten tartışılmıyor. Bu aralar sürekli arabest şarkılar dinliyorum diye. Tam gaz devam ediyor bu şarkılar ve Burcu'nun eşlik etmesi deli ediyor, sesi hiç güzel değil. Ben söylesem benim sesim daha güzel çıkar eminim. En azından karga telef etmem. Son olarak bu şarkıya kafayı taktım.
Hayat garip bunu yıllar önce yazmışım. Tam tarih olmasa da düşünüyorum ve yaklaşık olarak 12 yıl önce.
Demek ki her şey birbirinin tekrarı değişen tek şey tarih.
Yaşamak istediklerini
Yaşamak için
Yaşamak istemediklerini
Yaşamak zorundasındır.
ya yaa.
Hayat garip bunu yıllar önce yazmışım. Tam tarih olmasa da düşünüyorum ve yaklaşık olarak 12 yıl önce.
Demek ki her şey birbirinin tekrarı değişen tek şey tarih.
Yaşamak istediklerini
Yaşamak için
Yaşamak istemediklerini
Yaşamak zorundasındır.
ya yaa.
12 Ekim 2011 Çarşamba
Bedelli Yalnızlık
Uzaklara bakıp bakıp dalmakla ödenir
Sigara üstüne sigara yakmakla
Tek başına kadeh üstüne kadehle
Ne kadehi bırak kibarlığı onlarca şişeyle
Nasılsın diye sordukları zaman
Kısa ve net bir iyiyim cevabıyla
Uzatmaya gerek yok
Bilirsin kötü olduğunun onun için bir önemi yok
Buz gibi bir yatakla, bomboş bir evle
Raflarda duran kitaplarla
En sevdiğin filmlerle
İzlemediğin halde açık duran televizyon sesiyle
Her gördüğün insanda ondan bir parça aramakla
Onun gülüşlerini öpüşlerini hatırlamakla
Kendini teselli etmek için
Bazen ne yaparsan yap olmuyorlarla
Geceleri uyuyamamakla
Sabahları uyanamamakla
Hafta sonları keyfim yok
Siz kafanıza göre takılınlarla
Elinin telefona gidip gidip gelmesiyle
Sesini ne kadar özlesen de
O numarayı çevirememekle
Ardı ardına aynı şarkıyı
Onlarca kez dinlemekle
Ağlayabilirsen ne mutlu
Durmak nedir bilmeyen gözlerle
Anla işte kısaca çok ağır bedellerle
Ödenir.
Sigara üstüne sigara yakmakla
Tek başına kadeh üstüne kadehle
Ne kadehi bırak kibarlığı onlarca şişeyle
Nasılsın diye sordukları zaman
Kısa ve net bir iyiyim cevabıyla
Uzatmaya gerek yok
Bilirsin kötü olduğunun onun için bir önemi yok
Buz gibi bir yatakla, bomboş bir evle
Raflarda duran kitaplarla
En sevdiğin filmlerle
İzlemediğin halde açık duran televizyon sesiyle
Her gördüğün insanda ondan bir parça aramakla
Onun gülüşlerini öpüşlerini hatırlamakla
Kendini teselli etmek için
Bazen ne yaparsan yap olmuyorlarla
Geceleri uyuyamamakla
Sabahları uyanamamakla
Hafta sonları keyfim yok
Siz kafanıza göre takılınlarla
Elinin telefona gidip gidip gelmesiyle
Sesini ne kadar özlesen de
O numarayı çevirememekle
Ardı ardına aynı şarkıyı
Onlarca kez dinlemekle
Ağlayabilirsen ne mutlu
Durmak nedir bilmeyen gözlerle
Anla işte kısaca çok ağır bedellerle
Ödenir.
7 Ekim 2011 Cuma
Vileda
Bilirsiniz bunu, hani yerleri sildikten sonra kovanın içinde döne döne sıkarsınız, bastırır bir daha sıkarsınız.
İşte aynen böyle sıkılıyorum. Döne döne sıkılıyorum. Dün yazmıştım, ardı ardına sigara, çay, nescafe içiyorum.
Aynı rüyayı görür müsünüz? Ben görüyorum. Uyumak en sevdiğim hobilerimden birisidir. Artık uyumaktan nefret ediyorum dedim bu sabah kendime. Aynı rüyayı görmekten bıktım, ciddiyim. Rüyam kabus falan değil, aksine güzel ama uyanınca yüzümü yıkarken aklıma geliyor ve suyla beraber yüzüm düşüp akıyor yanaklarımdan. Rüyamda bile bir iz arıyorum.
Bir tane telefonum var benim haha nefret ediyorum kendisinden, ona da söyledim zaten, aramız bozuk biraz. Eşyalarla konuşmak. :) İçinde bir fotoğrafım vardı, dalyaço'nun aylar önce çekmiş olduğu. O fotoğrafı ekran görüntüsü yaptım. Normal bir insan ne yapar? Sevgilisinin, eşinin varsa çocuğunun fotoğrafını ekran görüntüsü yapar. Hiçbiri yoksa narsistlikten kendi fotoğrafını koyar değil mi? Tamam benim yaptığım da kendi fotoğrafımı koymak. Ama telefonun ekranına bakan yarılıyor. Oğlum, palyaço ya lan neyse ben bir şey demiyorum diyerek gülmeye devam ediyor. Fotoğraf değişik, ilginç, söz konusu ben olunca biraz da komik. ıh ıh fotoğrafı anlatmayacağım, buraya zaten eklemem. Ama fotoğrafta suratım, vücudum ya da ben olduğumu anlatan hiçbir emare yok. Anarşistlik de değil, hoşuma gidiyor baktıkça hahah. Dur hatta şimdi bir daha bakayım. Kemiklerim sayılıyor fotoğrafta, bu kadar bilgi, detay yeter.
Harbi sıkılıyorum bunları da bu yüzden yazıyorum. Sınırsızca saçmalamak bu galiba, yazmayı bu yüzden seviyorum, biraz da. Belki de çok ciddi yazdıklarım kılıf arıyorum buna. Söylemek isteyip söyleyememek. Tıpkı şunun gibi.
''Ölecek miyim en güzel çağımda, söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda.''
Size de olmuştur, söylemediğiniz cümlenin hasreti, yarası, acısı dudaklarınızda bir uçuk gibi çıkmıştır. Söyleyin, sonunu düşünmeyin. Varsın olsun, kahraman olmayın bir defa. Diyene bak deme, sen dedin mi diye sorma. İmkansızlıkların kıyısında uzatıyorum ben ayaklarımı.
Karnım acıktı benim.
Kalbim açıktı benim.
İşte aynen böyle sıkılıyorum. Döne döne sıkılıyorum. Dün yazmıştım, ardı ardına sigara, çay, nescafe içiyorum.
Aynı rüyayı görür müsünüz? Ben görüyorum. Uyumak en sevdiğim hobilerimden birisidir. Artık uyumaktan nefret ediyorum dedim bu sabah kendime. Aynı rüyayı görmekten bıktım, ciddiyim. Rüyam kabus falan değil, aksine güzel ama uyanınca yüzümü yıkarken aklıma geliyor ve suyla beraber yüzüm düşüp akıyor yanaklarımdan. Rüyamda bile bir iz arıyorum.
Bir tane telefonum var benim haha nefret ediyorum kendisinden, ona da söyledim zaten, aramız bozuk biraz. Eşyalarla konuşmak. :) İçinde bir fotoğrafım vardı, dalyaço'nun aylar önce çekmiş olduğu. O fotoğrafı ekran görüntüsü yaptım. Normal bir insan ne yapar? Sevgilisinin, eşinin varsa çocuğunun fotoğrafını ekran görüntüsü yapar. Hiçbiri yoksa narsistlikten kendi fotoğrafını koyar değil mi? Tamam benim yaptığım da kendi fotoğrafımı koymak. Ama telefonun ekranına bakan yarılıyor. Oğlum, palyaço ya lan neyse ben bir şey demiyorum diyerek gülmeye devam ediyor. Fotoğraf değişik, ilginç, söz konusu ben olunca biraz da komik. ıh ıh fotoğrafı anlatmayacağım, buraya zaten eklemem. Ama fotoğrafta suratım, vücudum ya da ben olduğumu anlatan hiçbir emare yok. Anarşistlik de değil, hoşuma gidiyor baktıkça hahah. Dur hatta şimdi bir daha bakayım. Kemiklerim sayılıyor fotoğrafta, bu kadar bilgi, detay yeter.
Harbi sıkılıyorum bunları da bu yüzden yazıyorum. Sınırsızca saçmalamak bu galiba, yazmayı bu yüzden seviyorum, biraz da. Belki de çok ciddi yazdıklarım kılıf arıyorum buna. Söylemek isteyip söyleyememek. Tıpkı şunun gibi.
''Ölecek miyim en güzel çağımda, söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda.''
Size de olmuştur, söylemediğiniz cümlenin hasreti, yarası, acısı dudaklarınızda bir uçuk gibi çıkmıştır. Söyleyin, sonunu düşünmeyin. Varsın olsun, kahraman olmayın bir defa. Diyene bak deme, sen dedin mi diye sorma. İmkansızlıkların kıyısında uzatıyorum ben ayaklarımı.
Karnım acıktı benim.
Kalbim açıktı benim.
6 Ekim 2011 Perşembe
Of
Bu aralar çok sigara içiyorum. Öyle böyle değil. Ardı ardına 2 sigara birden yakıyorum. Akşam açtığım pakette 10 dal sigara kalmış. Cimrilikten değil ne kadar içmişim diye saydım. Çok içiyorum çok. Resmen sigarayı yiyorum. 1-2 dakika sürmüyor bile sigarayı sömürmem. Küllün küllün öksürüyorum ahaha. (Akdeniz yöresine ait bir tabir, başka yerlerde kullanılıyor mu bilmiyorum.)
Ayrıca annem beni çok özlemiş. hahah canım benim. Tabi ben biraz palyaço olunca arayıp sormayınca özlüyor. Annenizi arayın, özletmeyin kendinizi. Duyuyor musunuz ÖZLETMEyin kendinizi. : )
Ve son ayrıca, anlatmam lazım halen kendi kendime aklıma geldikçe gülüyorum. Mert, 4 yaşında. Hemen hemen her akşam rutin naber, nasılsın, bugün ne yaptın muhabbetimizi yapıyoruz.
- mert, naber?
+ iyiyim.
- naptın bugün?
+ ömer'e tokat attım.
- niyeeee.(şaşırırım, eline vur ekmeğini al mert'in, öyle bir çocuk)
+ o bana vurdu, ben de ona tokat attım.
- sütünü içtin mi sen.
+ içtim.
- peki ne zaman büyüyeceksin.
+ anneeee ben ne zaman büyüyecem.
Annesi ve palyaço yarılır. Büyüme mert büyüme sen hep böyle çocuk kal, güzel kal.
Ayrıca annem beni çok özlemiş. hahah canım benim. Tabi ben biraz palyaço olunca arayıp sormayınca özlüyor. Annenizi arayın, özletmeyin kendinizi. Duyuyor musunuz ÖZLETMEyin kendinizi. : )
Ve son ayrıca, anlatmam lazım halen kendi kendime aklıma geldikçe gülüyorum. Mert, 4 yaşında. Hemen hemen her akşam rutin naber, nasılsın, bugün ne yaptın muhabbetimizi yapıyoruz.
- mert, naber?
+ iyiyim.
- naptın bugün?
+ ömer'e tokat attım.
- niyeeee.(şaşırırım, eline vur ekmeğini al mert'in, öyle bir çocuk)
+ o bana vurdu, ben de ona tokat attım.
- sütünü içtin mi sen.
+ içtim.
- peki ne zaman büyüyeceksin.
+ anneeee ben ne zaman büyüyecem.
Annesi ve palyaço yarılır. Büyüme mert büyüme sen hep böyle çocuk kal, güzel kal.
Ahlaki Radaeti
Ne demek biliyor musunuz? Ahlaki kötülük demek. Aylar önce duymuştum bu terimi. Bir insan kendisine yapılan ahlaki kötülüğün farkında ise ona bu kötülüğü yapanlar hukuken ceza almıyor. Ceza alsa bile iyi halden ahlaki kötülüğün farkındalığından dolayı aldığı ceza denen aslında ceza olmayan ceza indirime uğruyor.
13 yaşında bir kız çocuğu, dikkat et bak kız çocuğu dedim. Çocuk, sadece sıfat olarak çocuk. Ama hukuken, kanun söz konusu olunca aklı baliğ sayılıyor bu kız çocuğu. Onlarca insan görünümlünün tecavüzüne uğruyor ve sırf bu sebepten dolayı suçlular hakkı olmayan az gelen cezayı bile almıyor. Neden? Ahlaki kötülüğün farkında.
Yazdıkça saçmalayacağım. Detayı burada; Rezilliğin
13 yaşında bir kız çocuğu, dikkat et bak kız çocuğu dedim. Çocuk, sadece sıfat olarak çocuk. Ama hukuken, kanun söz konusu olunca aklı baliğ sayılıyor bu kız çocuğu. Onlarca insan görünümlünün tecavüzüne uğruyor ve sırf bu sebepten dolayı suçlular hakkı olmayan az gelen cezayı bile almıyor. Neden? Ahlaki kötülüğün farkında.
Yazdıkça saçmalayacağım. Detayı burada; Rezilliğin
4 Ekim 2011 Salı
Anlatamıyorum
On yedinci mektup bu. Ümit Yaşar Oğuzcan'a ait ama artık değil. Ayrıca fonda yine Müslüm G. var. Diyor ki; böyle bir aşk görülmemiş dünyada.
''Soruyorum, susuyorsun. ben sükûtun bu kadar anlamlı olduğunu bilmezdim. Bütün sorularımın cevabını bir bakışla veriyorsun, kâh bir gülüşle. zaman zaman gözlerinin içinde eriyip kaybolduğumu hissediyorum. yanımda olmadığın günler, geleceğin güne hazırlıyor beni. Yokluğuna böyle dayanabiliyorum. karanlıklar içinde her dakika gözlerinin aydıklık bakışlarıyla doluyor için. Aradığım her şey orada. cevapsız kalmış bütün soruları gün ışığına çıkarıyor gözlerin.
Bekliyorum, geliyorsun. İşte diyorum yaşamak bu. Sevmek seni sevmekten başka bir şey değil. Hiç kimseyi bu kadar özlemle beklemedim. Bu kadar inanmadım hiç kimsenin geleceğine. Onun için bir gün gelmeyeceğinin korkusu kahrediyor beni. Geleceğin mutlu âna yaklaşan her dakika yaşamaktan güzel, geçen her dakika ölümden acı.
Fakat gelişin her şeyi unutturuyor. Sıkıntılı öğle sonları günün en yaşanmaya değer saaatleri oluyor sen gelince. Kızgın bir güneş altında bana karlı dağ yamaçlarının serinliğini getiriyor ellerin.
İstiyorum, veriyorsun. Verdiklerin bir bakıma iflası oluyor saadet anlayışımın. Böylesine büyük nazların hayal bile edilemediği bir dünya üzerinde özlenecek başka saadetin kalmadığını düşünüyorum. O zaman her şey siliniyor gözlerimden. Sensiz bir yarının değersizliğini, çekilemezliğini daha iyi anlıyorum. huzur seninle kayboluyor, bütün sevinçler seninle gidiyor. Sensiz bir kanlı gömlek gibi giyiyorum üzerime yaşamayı. Çaresizlik hiçbir zaman sen yanımda olduğun anlardaki kadar kötü ve merhametsiz olmuyor. yine de her öpüşümde bana ilahlara has bir güç, bir büyük huzur veriyor dudakların.
Ağlıyorum, gidiyorsun. ama sen gözyaşlarımı görmüyorsun ki! ayrıldığımız yerde başlıyor yıkıntım. Kalabalık bir caddede, vapur iskelesinde ya da bir kapı önünde; nerede olursa olsun ayrılığın bir tokat gibi iniyor yüzüme, kocaman, sivri bıçaklar gibi delik deşik ediyor vücudumu. Her yer kan oluyor. artık dayanamıyorum, artık dayanamıyorum. Ağlamak bile kâr etmiyor. ben bu acılara, ben bu sürekli ölümlere önceden razı oldum. Şikâyete hakkım yok, biliyorum. İsyan etmem faydasız. kendi kaderinin çizdiği yolda yürüyor ayakların.
Yazıyorum, okuyorsun. Kim bilir ne dayanılmaz acılar içindesin sen de? nasıl her yerini bir sigara söndürülmüşçesine yakan özlemler içindesin. ''mümkün olsa hep yanında kalırdım,'' diyorsun. ''hiç senden ayrılmazdım, hep senin olurdum,'' diyorsun. İşte onun için sana hiç kızamıyorum ya' bütün isyanım çaresizliklere, bu kahpe imkânsızlıklara, bu mesefelere, bu zamana ve bu bizi çepçevre kuşatanlara, onların pis kurallarına, beş para etmez inançlarına.
O demir parmaklıklara, ağır kapılara, kalın zincirlere, o merhametsiz, çirkin gardiyanlara rağmen seni seviyorum.
anlatamıyorum.''
''Soruyorum, susuyorsun. ben sükûtun bu kadar anlamlı olduğunu bilmezdim. Bütün sorularımın cevabını bir bakışla veriyorsun, kâh bir gülüşle. zaman zaman gözlerinin içinde eriyip kaybolduğumu hissediyorum. yanımda olmadığın günler, geleceğin güne hazırlıyor beni. Yokluğuna böyle dayanabiliyorum. karanlıklar içinde her dakika gözlerinin aydıklık bakışlarıyla doluyor için. Aradığım her şey orada. cevapsız kalmış bütün soruları gün ışığına çıkarıyor gözlerin.
Bekliyorum, geliyorsun. İşte diyorum yaşamak bu. Sevmek seni sevmekten başka bir şey değil. Hiç kimseyi bu kadar özlemle beklemedim. Bu kadar inanmadım hiç kimsenin geleceğine. Onun için bir gün gelmeyeceğinin korkusu kahrediyor beni. Geleceğin mutlu âna yaklaşan her dakika yaşamaktan güzel, geçen her dakika ölümden acı.
Fakat gelişin her şeyi unutturuyor. Sıkıntılı öğle sonları günün en yaşanmaya değer saaatleri oluyor sen gelince. Kızgın bir güneş altında bana karlı dağ yamaçlarının serinliğini getiriyor ellerin.
İstiyorum, veriyorsun. Verdiklerin bir bakıma iflası oluyor saadet anlayışımın. Böylesine büyük nazların hayal bile edilemediği bir dünya üzerinde özlenecek başka saadetin kalmadığını düşünüyorum. O zaman her şey siliniyor gözlerimden. Sensiz bir yarının değersizliğini, çekilemezliğini daha iyi anlıyorum. huzur seninle kayboluyor, bütün sevinçler seninle gidiyor. Sensiz bir kanlı gömlek gibi giyiyorum üzerime yaşamayı. Çaresizlik hiçbir zaman sen yanımda olduğun anlardaki kadar kötü ve merhametsiz olmuyor. yine de her öpüşümde bana ilahlara has bir güç, bir büyük huzur veriyor dudakların.
Ağlıyorum, gidiyorsun. ama sen gözyaşlarımı görmüyorsun ki! ayrıldığımız yerde başlıyor yıkıntım. Kalabalık bir caddede, vapur iskelesinde ya da bir kapı önünde; nerede olursa olsun ayrılığın bir tokat gibi iniyor yüzüme, kocaman, sivri bıçaklar gibi delik deşik ediyor vücudumu. Her yer kan oluyor. artık dayanamıyorum, artık dayanamıyorum. Ağlamak bile kâr etmiyor. ben bu acılara, ben bu sürekli ölümlere önceden razı oldum. Şikâyete hakkım yok, biliyorum. İsyan etmem faydasız. kendi kaderinin çizdiği yolda yürüyor ayakların.
Yazıyorum, okuyorsun. Kim bilir ne dayanılmaz acılar içindesin sen de? nasıl her yerini bir sigara söndürülmüşçesine yakan özlemler içindesin. ''mümkün olsa hep yanında kalırdım,'' diyorsun. ''hiç senden ayrılmazdım, hep senin olurdum,'' diyorsun. İşte onun için sana hiç kızamıyorum ya' bütün isyanım çaresizliklere, bu kahpe imkânsızlıklara, bu mesefelere, bu zamana ve bu bizi çepçevre kuşatanlara, onların pis kurallarına, beş para etmez inançlarına.
O demir parmaklıklara, ağır kapılara, kalın zincirlere, o merhametsiz, çirkin gardiyanlara rağmen seni seviyorum.
anlatamıyorum.''
3 Ekim 2011 Pazartesi
Arabest
Dinler misiniz bilmem. Sorulunca ''ay ben dinlemem'' demem. Dinlerim, yalnızca iki isim haricinde çoğu arabesk şarkıyı ve şarkıcıyı dinlerim. Müslüm Gürses favorimdir. Hatta bir ara albümlerinden bir tanesini baştan sona ezberlemiştim. Bugünlerde bütün gün kulağımda yani sabahtan akşama kadar arabesk şarkılar var. Hani sürekli aynı şeyi duyduğunuz zamanlarda artık o sesin farkına varmazsınız ya da etkilemez sizi. Aynı buna benziyor işte. Sadece bir kaç şarkıda farkına varıyorum şarkıların.
Bir tanesi Yıldız Tilbe'nin şarkısı. ''Kafam hafif dumanlı''
Diğeri de Müslüm Gürses'in ''Konuşsana bir tanem'' adlı şah eseri.
Gün içinde mutlaka bu iki şarkıyı duyuyorum. Tik gibi bir şey oldu.
İkisi de birbirinden mükemmel.
Bir tanesi Yıldız Tilbe'nin şarkısı. ''Kafam hafif dumanlı''
Diğeri de Müslüm Gürses'in ''Konuşsana bir tanem'' adlı şah eseri.
Gün içinde mutlaka bu iki şarkıyı duyuyorum. Tik gibi bir şey oldu.
İkisi de birbirinden mükemmel.
24 Eylül 2011 Cumartesi
Hep Kahır Hep Kahır
Başlık babamla benim favori isyan cümlemizdir anneme karşı. Hahah ikisini beraber çok güzel gaza getiriyorum. Annem başlıyor konuşmaya, durdurana aşk olsun. En sonunda araya giriyorum ve babama bu cümleyi söylüyorum. 'Hep kahır hep kahır' babam aynen başlıyor kasetten. 'Kırk senedir çektiğimi bir ben bilirim' üçümüz beraber gülüyoruz. Babam devam ediyor. 'Evinizin önünden geçerken elin ayağına dolaştı, görür görmez vuruldun.'' O değil harbi ciddi ciddi adam felaket yakışıklıymış. Gram abartmıyorum. Annem diyor ki; bilseydim evlenir miydim. Yalan, lan evlenirdi. bal gibi evlenirdi. Babamdan aynı cümlenin değişik versiyonu geliyor sonra. 'o benim 40 yıllık hayat arkadaşım.' Annem gülüyor, 'yemezler yemezler' der gibi.
Ayrıca ya da beraberce dün gece Sevmek Zamanı adlı şahaseri izledim. Yok böyle bir film. Replikler çok az ve kısa. Boşroldeki adam kadının resmine aşık oluyor. Benden farksız hahah. Yokluğuna aşık olduğum gibi. Film nedense kendini bir şekilde izlettirdi. Yani sebepsiz. Akıcı değil, komik değil, diyaloglar çok az ve biraz mantıksız. Sürekli bir tsm, alaturka çalıyor fonda. Belki de izlememe sebep buydu.
Ben şiyir yazacaktım niye bunları yazdım bilmiyorum.
''neyse o
bu şiirin fiyatı
şiirin pazarlığı olmaz
hem baksana şu yazıldığı kağıdın kenarlarına
özenle yakılmış yazılırken içilen sigaralarla
kimbilir kim tütüyordu burnunda
ne kadar daha böyle sürecek diyorlar
bilmiyorlar, sürmediğini bilmiyorlar.
sürülen tek şey acılar
nadasa bırakılmıyorlar
üstüne üstüne geliyorlar.
sen hiç bekledin mi
ben de
yanıldın, beklemedim.
bekleseydim gelirdi.
yine mi bekledin derdi
yine mi gelmedin derdim
derdim!
senin bir türlü gelmeyişin.
ünlem var orada
Türkçe güzel bir dil
bir çok kelimenin çok anlamı var
çok'a ne kadar değer verdiğin önemli
mesela konu sen olunca
bütün her şey çok
seni düşünmelerim
seni sevmelerim
seni öpüşlerim
hepsinin yanında bir çok var
seni çok düşündüm
seni çok sevdim
seni çok öptüm
gördün mü?
seni çok yazdım
''bazı geceler uyanıp sigara içiyorum karanlıkta.''
aynı ben
tıpkı ben
hatta bu benim
yok yani geceleri uykumdan uyanıp sigara içen benim
karanlıkta, karanlığımda
sigaranın adı bilindik bir marka değil
Anlatamama sigarası
herkes içmez bu sigaradan
direkt kana karışıyor
sonra gözyaşlarına
tadı biraz buruk
istersen ona sor
her yerde satılmıyor
tiryakisi de az
sadece anlatamayanlar içiyor
camdan dışarıya bakıp
tiryaki demişken
tiryakinin önde gideniyim
ama dudak tiryakisi
şimdi sen dudak tiryakisi deyince
sigara anladın di mi?
yok, değil.
ben o'nun dudaklarının tiryakisiyim
öpemediğimden mi dersin
bence de
bence de diyorum sana
desene bir şeyler söyle susma
onun diyorum da
onun olamamak kötü
sahi sen hiç o'nun oldun mu?
ama o senin o'n oldu
yani senin bir on oldu.
ama onun bir o'su olamadın.
alfabemde bir harf eksik benim
28 harf kullanıyorum
ne zaman elim o harfine gitse
içim acıyor, bazen kanıyor.
o'suz yazıyorum
o'nsuz yaşamak gibi bir şey işte
yani hayatım gibi yazdığım her şey anlamsız.
neyse çok uzadı bu şiir
sonuna renkli poşetlerden
bir kuyruk yapayım
çocukken uçurtmalara yaptığım gibi
belki gülümsetir
bir de selam çakarız
selamımı alıp
gülümser misin?
bence gülümsedin.
Ayrıca ya da beraberce dün gece Sevmek Zamanı adlı şahaseri izledim. Yok böyle bir film. Replikler çok az ve kısa. Boşroldeki adam kadının resmine aşık oluyor. Benden farksız hahah. Yokluğuna aşık olduğum gibi. Film nedense kendini bir şekilde izlettirdi. Yani sebepsiz. Akıcı değil, komik değil, diyaloglar çok az ve biraz mantıksız. Sürekli bir tsm, alaturka çalıyor fonda. Belki de izlememe sebep buydu.
Ben şiyir yazacaktım niye bunları yazdım bilmiyorum.
''neyse o
bu şiirin fiyatı
şiirin pazarlığı olmaz
hem baksana şu yazıldığı kağıdın kenarlarına
özenle yakılmış yazılırken içilen sigaralarla
kimbilir kim tütüyordu burnunda
ne kadar daha böyle sürecek diyorlar
bilmiyorlar, sürmediğini bilmiyorlar.
sürülen tek şey acılar
nadasa bırakılmıyorlar
üstüne üstüne geliyorlar.
sen hiç bekledin mi
ben de
yanıldın, beklemedim.
bekleseydim gelirdi.
yine mi bekledin derdi
yine mi gelmedin derdim
derdim!
senin bir türlü gelmeyişin.
ünlem var orada
Türkçe güzel bir dil
bir çok kelimenin çok anlamı var
çok'a ne kadar değer verdiğin önemli
mesela konu sen olunca
bütün her şey çok
seni düşünmelerim
seni sevmelerim
seni öpüşlerim
hepsinin yanında bir çok var
seni çok düşündüm
seni çok sevdim
seni çok öptüm
gördün mü?
seni çok yazdım
''bazı geceler uyanıp sigara içiyorum karanlıkta.''
aynı ben
tıpkı ben
hatta bu benim
yok yani geceleri uykumdan uyanıp sigara içen benim
karanlıkta, karanlığımda
sigaranın adı bilindik bir marka değil
Anlatamama sigarası
herkes içmez bu sigaradan
direkt kana karışıyor
sonra gözyaşlarına
tadı biraz buruk
istersen ona sor
her yerde satılmıyor
tiryakisi de az
sadece anlatamayanlar içiyor
camdan dışarıya bakıp
tiryaki demişken
tiryakinin önde gideniyim
ama dudak tiryakisi
şimdi sen dudak tiryakisi deyince
sigara anladın di mi?
yok, değil.
ben o'nun dudaklarının tiryakisiyim
öpemediğimden mi dersin
bence de
bence de diyorum sana
desene bir şeyler söyle susma
onun diyorum da
onun olamamak kötü
sahi sen hiç o'nun oldun mu?
ama o senin o'n oldu
yani senin bir on oldu.
ama onun bir o'su olamadın.
alfabemde bir harf eksik benim
28 harf kullanıyorum
ne zaman elim o harfine gitse
içim acıyor, bazen kanıyor.
o'suz yazıyorum
o'nsuz yaşamak gibi bir şey işte
yani hayatım gibi yazdığım her şey anlamsız.
neyse çok uzadı bu şiir
sonuna renkli poşetlerden
bir kuyruk yapayım
çocukken uçurtmalara yaptığım gibi
belki gülümsetir
bir de selam çakarız
selamımı alıp
gülümser misin?
bence gülümsedin.
23 Eylül 2011 Cuma
Seviyordum
Günlük rutin gazete okuma eylememi yaparken bir habere takıldım kaldım. Daha doğrusu bir istatistiğe. Son 7 yılda 4190 kadın öldürülmüş. Son 8 ayda 143 öldürülme olayı ve ölüm nedenlerinin ortak noktası kadına/kadınlara şiddet. Bir cümle aklıma kazındı.
''Karısı için ölen erkekten karısını öldüren erkeğe geçme izah edilmeden çözüm bulunamaz."
Uğruna ölürüm diyen insan, uğruna ölürüm dediği kadını gözünü kırpmadan öldürüyor. Gerçekten benim aklım bunu almıyor. Sevdiği için her şeyi göze alır insan. Bu illa ki eş ya da sevgili değil. Kim olursa olsun eğer onu kurtarma imkanı varsa bir şekilde kendi canını hiçe sayar ve gözünü kırpmadan ölme riskini umursamadan onun için her şeyi yapar. Ama gel gör ki artık durum değişti. Bir haber daha aynısının bir değişiği.
Kadın 3 kez kocasını şikayet etmiş. 'Şiddet görüyorum, öldürecek' diye karakola, savcılığa gitmiş. Suç duyurusunda bulunmuş. Kimse duymamış, sonuç sıfır, adam delil yetersizliğinden serbest bırakılmış. Ve Adam şu an suçlu. Çünkü delil elde edilmiş. Delil, ne olabilir? Evet karısını öldürmüş.
Hakim soruyor.
+ Eşini neden öldürdün?
- Seviyordum hakim bey.
Adamın cevaba bakar mısın? Bu da gerçek bir diyalog. Adam savunmasını bu şekilde yapıyor. Seviyordum.
Sevmek, öldürmek için yeterli bir neden. Sevmek eşittir öldürmek oldu bu diyarlarda.
Bu da link
''Karısı için ölen erkekten karısını öldüren erkeğe geçme izah edilmeden çözüm bulunamaz."
Uğruna ölürüm diyen insan, uğruna ölürüm dediği kadını gözünü kırpmadan öldürüyor. Gerçekten benim aklım bunu almıyor. Sevdiği için her şeyi göze alır insan. Bu illa ki eş ya da sevgili değil. Kim olursa olsun eğer onu kurtarma imkanı varsa bir şekilde kendi canını hiçe sayar ve gözünü kırpmadan ölme riskini umursamadan onun için her şeyi yapar. Ama gel gör ki artık durum değişti. Bir haber daha aynısının bir değişiği.
Kadın 3 kez kocasını şikayet etmiş. 'Şiddet görüyorum, öldürecek' diye karakola, savcılığa gitmiş. Suç duyurusunda bulunmuş. Kimse duymamış, sonuç sıfır, adam delil yetersizliğinden serbest bırakılmış. Ve Adam şu an suçlu. Çünkü delil elde edilmiş. Delil, ne olabilir? Evet karısını öldürmüş.
Hakim soruyor.
+ Eşini neden öldürdün?
- Seviyordum hakim bey.
Adamın cevaba bakar mısın? Bu da gerçek bir diyalog. Adam savunmasını bu şekilde yapıyor. Seviyordum.
Sevmek, öldürmek için yeterli bir neden. Sevmek eşittir öldürmek oldu bu diyarlarda.
Bu da link
21 Eylül 2011 Çarşamba
Yavaş
Bugün çenem mi düştü, zevzekliğim mi üzerimde bilemedim.
Dalyaço ile son sürat gidiyoruz. İbreye bakmıyorum bile, zaten baksam da bir anlamı yok. İnsan gibi hızlı sürüyor arabayı. Fonda Emel'in Hovarda şarkısı çalıyor. Deli bir gaz veriyor şarkı, ikimizde eşlik ediyoruz ve son sürat devam ediyor gitmeye ben de içimden ona saydırmaya.
İnan o an aklımdan kaza yapsak kurtulamayız diye geçiriyorum ciddi ciddi. Gözümün önüne gazete manşetleri geliyor. ''İkizler ......'' Sadece hız değil yaptığı. Makas atıyor. Öyle şahine doluşup gezen ufak veletler modu da değil, misafirlikten çıktık eve gidiyoruz. Adam araba sürerken kendinden geçiyor. Alıştım, bir şey demiyorum. Ama aklımdan kaza ihtimali geçiyor. Zaten kemeri de bu yüzden hep takarım, taktım da. Dünyanın en iyi şöförü bile olsa o kemeri takın.
Ve bil bakalım ne oldu. Aptala malum oldu ne olacak. Yine ucuz kurtulduk. Ne arabaya ne bize bir şey olmadı. Uçmaktan, takla atmaktan, duvara toslamaktan bütün ihtimallerden ucuz kurtulduk. Araba 8 çizdi, gittiğimiz istikametin tersine döndük ve kaldırıma çıktık. Şimdi karşıma geçmiş gülüyor. Kanki omzuna bir şey oldu mu diye soruyor zevzek hatta zevzeğin önde gideni, flamalısı. O değil suçu da yok çengelköy hıyarının. Hızlı gitmesi vs. gram suçu, hatası yok. Kızamadım da içimde kaldı ahah.
Yavaş gidin yavaş.
Dalyaço ile son sürat gidiyoruz. İbreye bakmıyorum bile, zaten baksam da bir anlamı yok. İnsan gibi hızlı sürüyor arabayı. Fonda Emel'in Hovarda şarkısı çalıyor. Deli bir gaz veriyor şarkı, ikimizde eşlik ediyoruz ve son sürat devam ediyor gitmeye ben de içimden ona saydırmaya.
İnan o an aklımdan kaza yapsak kurtulamayız diye geçiriyorum ciddi ciddi. Gözümün önüne gazete manşetleri geliyor. ''İkizler ......'' Sadece hız değil yaptığı. Makas atıyor. Öyle şahine doluşup gezen ufak veletler modu da değil, misafirlikten çıktık eve gidiyoruz. Adam araba sürerken kendinden geçiyor. Alıştım, bir şey demiyorum. Ama aklımdan kaza ihtimali geçiyor. Zaten kemeri de bu yüzden hep takarım, taktım da. Dünyanın en iyi şöförü bile olsa o kemeri takın.
Ve bil bakalım ne oldu. Aptala malum oldu ne olacak. Yine ucuz kurtulduk. Ne arabaya ne bize bir şey olmadı. Uçmaktan, takla atmaktan, duvara toslamaktan bütün ihtimallerden ucuz kurtulduk. Araba 8 çizdi, gittiğimiz istikametin tersine döndük ve kaldırıma çıktık. Şimdi karşıma geçmiş gülüyor. Kanki omzuna bir şey oldu mu diye soruyor zevzek hatta zevzeğin önde gideni, flamalısı. O değil suçu da yok çengelköy hıyarının. Hızlı gitmesi vs. gram suçu, hatası yok. Kızamadım da içimde kaldı ahah.
Yavaş gidin yavaş.
Bunu da İzleyin
İ Spit On Your Grave
Filmden tek spoiler;
- o sadece masum bir kız.
+ ben de öyleydim.
Bu aralar dram, gerilim, psikolojik, intikam, romantik komedi (her zamanki gibi) sarmış durumdayım.
Bu film hepsini (komedi hariç) içeriyor. İzleyen bir çok insan sahneler abartılmış demiş, vahşi falan bulmuş.
Ama şu diyalog her şeyi özetliyor. Bence değil, herkes hak ettiğini öyle ya da böyle buluyor. Film bile olsa.
Sıradaki Die Welle bakalım bu nasıl bir film.
O değil de birazdan bir yere gideceğim içimde gram heycan yok e' siz işte.
Mütemadiyen ömürleşiyorum gedikleşiyorum.
Haydi güzel günler size.
Filmden tek spoiler;
- o sadece masum bir kız.
+ ben de öyleydim.
Bu aralar dram, gerilim, psikolojik, intikam, romantik komedi (her zamanki gibi) sarmış durumdayım.
Bu film hepsini (komedi hariç) içeriyor. İzleyen bir çok insan sahneler abartılmış demiş, vahşi falan bulmuş.
Ama şu diyalog her şeyi özetliyor. Bence değil, herkes hak ettiğini öyle ya da böyle buluyor. Film bile olsa.
Sıradaki Die Welle bakalım bu nasıl bir film.
O değil de birazdan bir yere gideceğim içimde gram heycan yok e' siz işte.
Mütemadiyen ömürleşiyorum gedikleşiyorum.
Haydi güzel günler size.
İzleyin
Oldboy filminden. İntikam ve dram bir arada.
''Sevgilim nerede merak ediyorum
gece giderek ıssızlaşıyor
gözlerimizle konuştuğumuz sözcükler
ellerimizle de hissedilebilir
pek çok geceler geçti
sana olan duygularım hala değişmedi
gözyaşları sel oldu aktı gözlerimden
ama hala özlediğim bir yüz var.''
La Fille Sur Le Pont/ Birlikte olup, birlikte olamamanın Fransızcası.
Nueve Reinas/ Olağan Şüphelilerin bir değişik versiyonu.
''Sevgilim nerede merak ediyorum
gece giderek ıssızlaşıyor
gözlerimizle konuştuğumuz sözcükler
ellerimizle de hissedilebilir
pek çok geceler geçti
sana olan duygularım hala değişmedi
gözyaşları sel oldu aktı gözlerimden
ama hala özlediğim bir yüz var.''
La Fille Sur Le Pont/ Birlikte olup, birlikte olamamanın Fransızcası.
Nueve Reinas/ Olağan Şüphelilerin bir değişik versiyonu.
19 Eylül 2011 Pazartesi
Yatış
Epey bir zaman önce yazmıştım. Sık sık aynı rüyayı görüyorum diye. Aklım beş değil onbeş karış havada olduğundan sürekli uçuyorum. Özellikle hani o gün yatağa rahat ve huzurlu, sinirsiz, stressiz girdiysem kesinlikle uçuyorum. O sokak senin bu sokak benim havalarda gezip tozuyorum.
Şimdi ise farklı bir şey var bünyede. Yatış şeklim daha doğrusu uyanış şeklim ya da uyandığım an durduğum pozisyon. ahaha yok yok amuda falan değilim. Öyle gece yattığım pozisyonun tam terside değil. Dur, geleceğim. Bazıları vardır; başının altındaki yastık ayaklarının arasında, üstündeki battaniye komple altında ya da baş ve ayaklar yer değiştirmiş bir şekilde uyanır. Benimkisi ise hayli garip. Yani bana garip geliyor.
Çok kere kendim değil de bir başkası uyandırdıysa fark ediyorum bunu. Hep aynı şekilde uyanıyorum. tamam geldik hahah.
Şu şekilde; sırt üstü uyanıyorum, dümdüz bir şekilde ellerim göğsümün üzerinde kenetlenmiş, parmaklar birbiri üzerine geçmiş ve tam göğsümün üzerinde. Bu sabah uyandığımda yine bu şekildeydim. Garip, acayip bir huzur var. Anlamıyorum, anlam veremiyorum ama çok kez bu şekilde uyanıyorum.
En iyisi bi sigara içmek.
Şimdi ise farklı bir şey var bünyede. Yatış şeklim daha doğrusu uyanış şeklim ya da uyandığım an durduğum pozisyon. ahaha yok yok amuda falan değilim. Öyle gece yattığım pozisyonun tam terside değil. Dur, geleceğim. Bazıları vardır; başının altındaki yastık ayaklarının arasında, üstündeki battaniye komple altında ya da baş ve ayaklar yer değiştirmiş bir şekilde uyanır. Benimkisi ise hayli garip. Yani bana garip geliyor.
Çok kere kendim değil de bir başkası uyandırdıysa fark ediyorum bunu. Hep aynı şekilde uyanıyorum. tamam geldik hahah.
Şu şekilde; sırt üstü uyanıyorum, dümdüz bir şekilde ellerim göğsümün üzerinde kenetlenmiş, parmaklar birbiri üzerine geçmiş ve tam göğsümün üzerinde. Bu sabah uyandığımda yine bu şekildeydim. Garip, acayip bir huzur var. Anlamıyorum, anlam veremiyorum ama çok kez bu şekilde uyanıyorum.
En iyisi bi sigara içmek.
17 Eylül 2011 Cumartesi
İnanmak
''İnanmak için görmek değil, görmek için inanmak gerek.''
Siz ya da başkaları ne yaparsınız bilmem ama ben, görmek için inanmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Yani görmeden de inanabilirim ve bu sözü çok seviyorum. Bugün kafam allak bullak oldu. Yo yo konu din meselesi falan değil sadece inanmak üzerine. Bir söze, olaya, kişiye herhangi bir inanma durumu. Bazen kırmamak için susarım ve karşımdakinin istediği, duymak istediği cevapları veririm. Bilinçli yaparım bunu. Onun istediği cümleleri kullanırım ve haklısın derim. Bilirim, kırarsam bitiririm ve kesinlikle virgül yerine noktayı koyarım. Öyle deli bir inadım vardır. Var var bakmayın böyle yazdığıma haha. Neden onun istediği cevapları veriyorum da kendi cevaplarımı vermiyorum. İşte cevabı bu sözün içinde gizli.
O, onlar daha doğrusu; inanmak için görmek istiyor.
Ben, görmek için inanmanın yeterli olduğunu düşünüyorum.
Anlaşamadık zaten evet haklısınız dedim, sustum. Susmak en zor olan ama en güzel cevapmış.
Ve hani öyle bir ah ettim ki inandım dediğim şey eğer bir gün olursa hiçbirisinin haberi bile olmayacak ve onlar sekiz gözle haber bekliyorlar hahah. Neyse anlatamadım ama anlattım. Tek demek istediğim, inandığınız şey her ne ise bırakın başkalarının sözlerini, gözlerini görmesine gerek yok. İnanmak yeterli bazen, inanın. :)
Siz ya da başkaları ne yaparsınız bilmem ama ben, görmek için inanmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Yani görmeden de inanabilirim ve bu sözü çok seviyorum. Bugün kafam allak bullak oldu. Yo yo konu din meselesi falan değil sadece inanmak üzerine. Bir söze, olaya, kişiye herhangi bir inanma durumu. Bazen kırmamak için susarım ve karşımdakinin istediği, duymak istediği cevapları veririm. Bilinçli yaparım bunu. Onun istediği cümleleri kullanırım ve haklısın derim. Bilirim, kırarsam bitiririm ve kesinlikle virgül yerine noktayı koyarım. Öyle deli bir inadım vardır. Var var bakmayın böyle yazdığıma haha. Neden onun istediği cevapları veriyorum da kendi cevaplarımı vermiyorum. İşte cevabı bu sözün içinde gizli.
O, onlar daha doğrusu; inanmak için görmek istiyor.
Ben, görmek için inanmanın yeterli olduğunu düşünüyorum.
Anlaşamadık zaten evet haklısınız dedim, sustum. Susmak en zor olan ama en güzel cevapmış.
Ve hani öyle bir ah ettim ki inandım dediğim şey eğer bir gün olursa hiçbirisinin haberi bile olmayacak ve onlar sekiz gözle haber bekliyorlar hahah. Neyse anlatamadım ama anlattım. Tek demek istediğim, inandığınız şey her ne ise bırakın başkalarının sözlerini, gözlerini görmesine gerek yok. İnanmak yeterli bazen, inanın. :)
16 Eylül 2011 Cuma
Karışık
Bazen çok güzel duruyorum. Kırmızı ışık yanıyor resmen hayatımda. Öylece kıpırtısız, sakin, sessiz duruyorum. Bir adım ileriye gitmiyorum. Yeşili yakmak elimde ama canım istemiyor, gerçekten istemiyor. Belki bir şeylerin devam etmesi için gerekli. Fakat sonuna bakınca görünen resim hep aynı. Kocaman boş bir tual ya da tuval bakamam şimdi yazım şekline. Böyle bir tembellik işte. Yazarken böyle ikilemde kalınca deli oluyorum ayrıca. Evet resim aynı, elde var sıfır yani elde var hüzün. Yok girmeyeceğim şiire falan. Akşam insanın bir tanesi uzaklardan geliyor, onunla görüşeceğim. İnsan derim kendisine, anla işte. Defno'mun babası. Hani derler ya 'Alimden zalim doğar, zalimden alim'. ikisi de değil fakat bu insanın dünyalar tatlısı bir kızı var. Öyle böyle değil, fotoğraflarımı görünce gülüyormuş.
Link verip vermemek arasında kaldım. Arasıra zaytung haberlerini okuyorum. Öyle bir ironi, komedi, acı var ki haberlerinde. Gülsem mi ağlasam mı çelişkisini yaşıyorsun. Aslında Türkiye'nin, Türk insanın tipik özelliğini en güzel şekilde anlatıyor. Ayran yok içmeye Ferrari kiralıyor misali. Haberin bir kısmını alıntılıyorum.
Başlığı şu şekilde;
''Dört Senedir İşsiz Gezen Serhat Günışık , Şike Soruşturmasının Türk Futbolunun Marka Değerini Düşürmesinden Endişe Ediyor.
3 Temmuzdan bu yana Türkiye'nin gündemine oturan şike soruşturmasında son günlerde sıcak gelişmeler yaşanırken, Türk futbolunun marka değerinin düşmesinden büyük endişe duyan işsiz genç Serhat Günışık (29) sık sık gittiği kahvehanede yaptığı açıklamalarla suskunluğunu bozdu. Okeye döndüğü esnada, Türkiye Süper Ligi'nin ekonomik hacminin geçtiğimiz 5 senelik süre zarfı içerisinde milyar dolar seviyesini geçmiş olduğunun altını özellikle çizen Günışık, bu tip krizlerden minimum zararla çıkabilmek adına UEFA tüzüğünün 23. maddesinin C bendini işletmenin her zaman son seçenek olması gerektiğini hatırlattı ve Türk futbol camiasındaki herkesi sağduyulu olmaya davet etti.
Olayları çok yönlü olarak değerlendirdi
Cebinde, yanında bulunsun diye eşinden aldığı 20 lira dışında para olmayan Serhat Günışık, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden men edilmesinin ve Bank Asya 1. Ligi'ne düşürülmesinin doğuracağı maddi zararın iyi hesaplanması gerektiğini belirttiği konuşmasında, tüm yönleriyle yaşanan süreci değerlendirdi. Doğru bir analiz yapmak için olayları şikeye adı karışan kulüpler, isimler, TFF, UEFA ve FIFA açısından ayrı ayrı gözden geçirmenin önemine değinen Serhat Günışık, "Ortada Türk futbolunun yara alabileceği, çok hassas bir konu var. Bu noktada herkese eşit mesafede kalarak en doğru teşhisleri koymak için elimden geleni yapıyorum" diyerek hassasiyetini gözler önüne sererken, arkadaşlarına "İstasyon yapmayın beyler" şeklinde uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedi.
Selçuk Üniversitesi Kamu Maliyesi Bölümü'nü 7 senede bitiren işsiz genç, geçtiğimiz aylarda çıkan yasa ile birlikte şike davalarına artık ağır ceza mahkemelerinin bakması, federasyonun yetki alanı, UEFA'nın benzer vakalardaki tutumu ile ilgili detaylı bilgiler vererek devam ettiği konuşmasına daha sonra verdiği şu örneklerle devam etti:''
İşte böyle vahim bir tablo. Ülkecek (haha ülkecek ne ya) bu haldeyiz. Ne acı değil mi?
Ayrıca dizileriniz batsın emi.
Link verip vermemek arasında kaldım. Arasıra zaytung haberlerini okuyorum. Öyle bir ironi, komedi, acı var ki haberlerinde. Gülsem mi ağlasam mı çelişkisini yaşıyorsun. Aslında Türkiye'nin, Türk insanın tipik özelliğini en güzel şekilde anlatıyor. Ayran yok içmeye Ferrari kiralıyor misali. Haberin bir kısmını alıntılıyorum.
Başlığı şu şekilde;
''Dört Senedir İşsiz Gezen Serhat Günışık , Şike Soruşturmasının Türk Futbolunun Marka Değerini Düşürmesinden Endişe Ediyor.
3 Temmuzdan bu yana Türkiye'nin gündemine oturan şike soruşturmasında son günlerde sıcak gelişmeler yaşanırken, Türk futbolunun marka değerinin düşmesinden büyük endişe duyan işsiz genç Serhat Günışık (29) sık sık gittiği kahvehanede yaptığı açıklamalarla suskunluğunu bozdu. Okeye döndüğü esnada, Türkiye Süper Ligi'nin ekonomik hacminin geçtiğimiz 5 senelik süre zarfı içerisinde milyar dolar seviyesini geçmiş olduğunun altını özellikle çizen Günışık, bu tip krizlerden minimum zararla çıkabilmek adına UEFA tüzüğünün 23. maddesinin C bendini işletmenin her zaman son seçenek olması gerektiğini hatırlattı ve Türk futbol camiasındaki herkesi sağduyulu olmaya davet etti.
Olayları çok yönlü olarak değerlendirdi
Cebinde, yanında bulunsun diye eşinden aldığı 20 lira dışında para olmayan Serhat Günışık, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden men edilmesinin ve Bank Asya 1. Ligi'ne düşürülmesinin doğuracağı maddi zararın iyi hesaplanması gerektiğini belirttiği konuşmasında, tüm yönleriyle yaşanan süreci değerlendirdi. Doğru bir analiz yapmak için olayları şikeye adı karışan kulüpler, isimler, TFF, UEFA ve FIFA açısından ayrı ayrı gözden geçirmenin önemine değinen Serhat Günışık, "Ortada Türk futbolunun yara alabileceği, çok hassas bir konu var. Bu noktada herkese eşit mesafede kalarak en doğru teşhisleri koymak için elimden geleni yapıyorum" diyerek hassasiyetini gözler önüne sererken, arkadaşlarına "İstasyon yapmayın beyler" şeklinde uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedi.
Selçuk Üniversitesi Kamu Maliyesi Bölümü'nü 7 senede bitiren işsiz genç, geçtiğimiz aylarda çıkan yasa ile birlikte şike davalarına artık ağır ceza mahkemelerinin bakması, federasyonun yetki alanı, UEFA'nın benzer vakalardaki tutumu ile ilgili detaylı bilgiler vererek devam ettiği konuşmasına daha sonra verdiği şu örneklerle devam etti:''
İşte böyle vahim bir tablo. Ülkecek (haha ülkecek ne ya) bu haldeyiz. Ne acı değil mi?
Ayrıca dizileriniz batsın emi.
3 Eylül 2011 Cumartesi
Eksik
Bazen bir şeylerin eksik olduğunu hissedersin hayatında. Beklersin, beklersin, beklersin. Çok beklersin hahah. Dile bile getiremezsin, susarsın. Çünkü anlatılmaz. Anlatılır da sen anlatamazsın. Öyle bir anlatılmazlık. Ardı ardına anlatamama sigarası içersin. Ne çoka yarıyorsa.
Aslında pek bir şey yazasım yok bu aralar. Elim klavyeye gitmiyor. Ne diyordum? Eksik, evet sözleri cuk diye oturuyor. Bazen sözler cuk oturur. Ne yaparsan yap kalkmaz.
Aslında pek bir şey yazasım yok bu aralar. Elim klavyeye gitmiyor. Ne diyordum? Eksik, evet sözleri cuk diye oturuyor. Bazen sözler cuk oturur. Ne yaparsan yap kalkmaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










