24 Eylül 2011 Cumartesi

Hep Kahır Hep Kahır

Başlık babamla benim favori isyan cümlemizdir anneme karşı. Hahah ikisini beraber çok güzel gaza getiriyorum. Annem başlıyor konuşmaya, durdurana aşk olsun. En sonunda araya giriyorum ve babama bu cümleyi söylüyorum. 'Hep kahır hep kahır' babam aynen başlıyor kasetten. 'Kırk senedir çektiğimi bir ben bilirim' üçümüz beraber gülüyoruz. Babam devam ediyor. 'Evinizin önünden geçerken elin ayağına dolaştı, görür görmez vuruldun.'' O değil harbi ciddi ciddi adam felaket yakışıklıymış. Gram abartmıyorum. Annem diyor ki; bilseydim evlenir miydim. Yalan, lan evlenirdi. bal gibi evlenirdi. Babamdan aynı cümlenin değişik versiyonu geliyor sonra. 'o benim 40 yıllık hayat arkadaşım.' Annem gülüyor, 'yemezler yemezler' der gibi.

Ayrıca ya da beraberce dün gece   Sevmek Zamanı adlı şahaseri izledim. Yok böyle bir film. Replikler çok az ve kısa. Boşroldeki adam kadının resmine aşık oluyor. Benden farksız hahah. Yokluğuna aşık olduğum gibi. Film nedense kendini bir şekilde izlettirdi. Yani sebepsiz. Akıcı değil, komik değil, diyaloglar çok az ve biraz mantıksız. Sürekli bir tsm, alaturka çalıyor fonda. Belki de izlememe sebep buydu.

Ben şiyir yazacaktım niye bunları yazdım bilmiyorum.

''neyse o
bu şiirin fiyatı
şiirin pazarlığı olmaz
hem baksana şu yazıldığı kağıdın kenarlarına
özenle yakılmış yazılırken içilen sigaralarla
kimbilir kim tütüyordu burnunda
ne kadar daha böyle sürecek diyorlar
bilmiyorlar, sürmediğini bilmiyorlar.
sürülen tek şey acılar
nadasa bırakılmıyorlar
üstüne üstüne geliyorlar.
sen hiç bekledin mi
ben de
yanıldın, beklemedim.
bekleseydim gelirdi.
yine mi bekledin derdi
yine mi gelmedin derdim
derdim!
senin bir türlü gelmeyişin.
ünlem var orada
Türkçe güzel bir dil
bir çok kelimenin çok anlamı var
çok'a ne kadar değer verdiğin önemli
mesela konu sen olunca
bütün her şey çok
seni düşünmelerim
seni sevmelerim
seni öpüşlerim
hepsinin yanında bir çok var
seni çok düşündüm
seni çok sevdim
seni çok öptüm
gördün mü?
seni çok yazdım
''bazı geceler uyanıp sigara içiyorum karanlıkta.''
aynı ben
tıpkı ben
hatta bu benim
yok yani geceleri uykumdan uyanıp sigara içen benim
karanlıkta, karanlığımda
sigaranın adı bilindik bir marka değil
Anlatamama sigarası
herkes içmez bu sigaradan
direkt kana karışıyor
sonra gözyaşlarına
tadı biraz buruk
istersen ona sor
her yerde satılmıyor
tiryakisi de az
sadece anlatamayanlar içiyor
camdan dışarıya bakıp
tiryaki demişken
tiryakinin önde gideniyim
ama dudak tiryakisi
şimdi sen dudak tiryakisi deyince
sigara anladın di mi?
yok, değil.
ben o'nun dudaklarının tiryakisiyim
öpemediğimden mi dersin
bence de
bence de diyorum sana
desene bir şeyler söyle susma
onun diyorum da
onun olamamak kötü
sahi sen hiç o'nun oldun mu?
ama o senin o'n oldu
yani senin bir on oldu.
ama onun bir o'su olamadın.
alfabemde bir harf eksik benim
28 harf kullanıyorum
ne zaman elim o harfine gitse
içim acıyor, bazen kanıyor.
o'suz yazıyorum
o'nsuz yaşamak gibi bir şey işte
yani hayatım gibi yazdığım her şey anlamsız.
neyse çok uzadı bu şiir
sonuna renkli poşetlerden
bir kuyruk yapayım
çocukken uçurtmalara yaptığım gibi
belki gülümsetir
bir de selam çakarız
selamımı alıp
gülümser misin?
bence gülümsedin.

23 Eylül 2011 Cuma

Seviyordum

Günlük rutin gazete okuma eylememi yaparken bir habere takıldım kaldım. Daha doğrusu bir istatistiğe.  Son 7 yılda 4190 kadın öldürülmüş. Son 8 ayda 143 öldürülme olayı ve ölüm nedenlerinin ortak noktası kadına/kadınlara şiddet. Bir cümle aklıma kazındı.

''Karısı için ölen erkekten karısını öldüren erkeğe geçme izah edilmeden çözüm bulunamaz."

Uğruna ölürüm diyen insan, uğruna ölürüm dediği kadını gözünü kırpmadan öldürüyor. Gerçekten benim aklım bunu almıyor. Sevdiği için her şeyi göze alır insan. Bu illa ki eş ya da sevgili değil. Kim olursa olsun eğer onu kurtarma imkanı varsa bir şekilde kendi canını hiçe sayar ve gözünü kırpmadan ölme riskini umursamadan onun için her şeyi yapar. Ama gel gör ki artık durum değişti. Bir haber daha aynısının bir değişiği.

Kadın 3 kez kocasını şikayet etmiş. 'Şiddet görüyorum, öldürecek' diye karakola, savcılığa gitmiş. Suç duyurusunda bulunmuş. Kimse duymamış, sonuç sıfır, adam delil yetersizliğinden serbest bırakılmış. Ve Adam şu an suçlu. Çünkü delil elde edilmiş. Delil, ne olabilir? Evet karısını öldürmüş.

Hakim soruyor.

+ Eşini neden öldürdün?
- Seviyordum hakim bey.

Adamın cevaba bakar mısın? Bu da gerçek bir diyalog. Adam savunmasını bu şekilde yapıyor. Seviyordum.

Sevmek, öldürmek için yeterli bir neden. Sevmek eşittir öldürmek oldu bu diyarlarda.

Bu da link

21 Eylül 2011 Çarşamba

Yavaş

Bugün çenem mi düştü, zevzekliğim mi üzerimde bilemedim.

Dalyaço ile son sürat gidiyoruz. İbreye bakmıyorum bile, zaten baksam da bir anlamı yok. İnsan gibi hızlı sürüyor arabayı. Fonda Emel'in Hovarda şarkısı çalıyor. Deli bir gaz veriyor şarkı, ikimizde eşlik ediyoruz ve son sürat devam ediyor gitmeye ben de içimden ona saydırmaya.

İnan o an aklımdan kaza yapsak kurtulamayız diye geçiriyorum ciddi ciddi. Gözümün önüne gazete manşetleri geliyor. ''İkizler ......'' Sadece hız değil yaptığı. Makas atıyor. Öyle şahine doluşup gezen ufak veletler modu da değil, misafirlikten çıktık eve gidiyoruz. Adam araba sürerken kendinden geçiyor. Alıştım, bir şey demiyorum. Ama aklımdan kaza ihtimali geçiyor. Zaten kemeri de bu yüzden hep takarım, taktım da. Dünyanın en iyi şöförü bile olsa o kemeri takın.

Ve bil bakalım ne oldu. Aptala malum oldu ne olacak. Yine ucuz kurtulduk. Ne arabaya ne bize bir şey olmadı. Uçmaktan, takla atmaktan, duvara toslamaktan bütün ihtimallerden ucuz kurtulduk. Araba 8 çizdi, gittiğimiz istikametin tersine döndük ve kaldırıma çıktık. Şimdi karşıma geçmiş gülüyor. Kanki omzuna bir şey oldu mu diye soruyor zevzek hatta zevzeğin önde gideni, flamalısı. O değil suçu da yok çengelköy hıyarının. Hızlı gitmesi vs. gram suçu, hatası yok. Kızamadım da içimde kaldı ahah.

Yavaş gidin yavaş.

Bunu da İzleyin

İ Spit On Your Grave

Filmden tek spoiler;

- o sadece masum bir kız.
+ ben de öyleydim.

Bu aralar dram, gerilim, psikolojik, intikam, romantik komedi (her zamanki gibi) sarmış durumdayım.
Bu film hepsini (komedi hariç) içeriyor. İzleyen bir çok insan sahneler abartılmış demiş, vahşi falan bulmuş.
Ama şu diyalog her şeyi özetliyor. Bence değil, herkes hak ettiğini öyle ya da böyle buluyor. Film bile olsa.

Sıradaki Die Welle bakalım bu nasıl bir film.

O değil de birazdan bir yere gideceğim içimde gram heycan yok e' siz işte.
Mütemadiyen ömürleşiyorum gedikleşiyorum.
Haydi güzel günler size.

İzleyin

Oldboy filminden. İntikam ve dram bir arada.

''Sevgilim nerede merak ediyorum
gece giderek ıssızlaşıyor
gözlerimizle konuştuğumuz sözcükler
ellerimizle de hissedilebilir
pek çok geceler geçti
sana olan duygularım hala değişmedi
gözyaşları sel oldu aktı gözlerimden
ama hala özlediğim bir yüz var.''

La Fille Sur Le Pont/ Birlikte olup, birlikte olamamanın Fransızcası.
Nueve Reinas/ Olağan Şüphelilerin bir değişik versiyonu.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Yatış

Epey bir zaman önce yazmıştım. Sık sık aynı rüyayı görüyorum diye. Aklım beş değil onbeş karış havada olduğundan sürekli uçuyorum. Özellikle hani o gün yatağa rahat ve huzurlu, sinirsiz, stressiz girdiysem kesinlikle uçuyorum. O sokak senin bu sokak benim havalarda gezip tozuyorum.

Şimdi ise farklı bir şey var bünyede. Yatış şeklim daha doğrusu uyanış şeklim ya da uyandığım an durduğum pozisyon. ahaha yok yok amuda falan değilim. Öyle gece yattığım pozisyonun tam terside değil. Dur, geleceğim. Bazıları vardır; başının altındaki yastık ayaklarının arasında, üstündeki battaniye komple altında ya da baş ve ayaklar yer değiştirmiş bir şekilde uyanır. Benimkisi ise hayli garip. Yani bana garip geliyor.

Çok kere kendim değil de bir başkası uyandırdıysa fark ediyorum bunu. Hep aynı şekilde uyanıyorum. tamam geldik hahah.

Şu şekilde; sırt üstü uyanıyorum, dümdüz bir şekilde ellerim göğsümün üzerinde kenetlenmiş, parmaklar birbiri üzerine geçmiş ve tam göğsümün üzerinde. Bu sabah uyandığımda yine bu şekildeydim. Garip, acayip bir huzur var. Anlamıyorum, anlam veremiyorum ama çok kez bu şekilde uyanıyorum.

En iyisi bi sigara içmek.

17 Eylül 2011 Cumartesi

İnanmak

''İnanmak için görmek değil, görmek için inanmak gerek.''

Siz ya da başkaları ne yaparsınız bilmem ama ben, görmek için inanmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Yani görmeden de inanabilirim ve bu sözü çok seviyorum. Bugün kafam allak bullak oldu. Yo yo konu din meselesi falan değil sadece inanmak üzerine. Bir söze, olaya, kişiye herhangi bir inanma durumu. Bazen kırmamak için susarım ve karşımdakinin istediği, duymak istediği cevapları veririm. Bilinçli yaparım bunu. Onun istediği cümleleri kullanırım ve haklısın derim. Bilirim, kırarsam bitiririm ve kesinlikle virgül yerine noktayı koyarım. Öyle deli bir inadım vardır. Var var bakmayın böyle yazdığıma haha. Neden onun istediği cevapları veriyorum da kendi cevaplarımı vermiyorum. İşte cevabı bu sözün içinde gizli.

O, onlar daha doğrusu; inanmak için görmek istiyor.

Ben, görmek için inanmanın yeterli olduğunu düşünüyorum.

Anlaşamadık zaten evet haklısınız dedim, sustum. Susmak en zor olan ama en güzel cevapmış.
Ve hani öyle bir ah ettim ki inandım dediğim şey eğer bir gün olursa hiçbirisinin haberi bile olmayacak ve onlar sekiz gözle haber bekliyorlar hahah. Neyse anlatamadım ama anlattım. Tek demek istediğim, inandığınız şey her ne ise bırakın başkalarının sözlerini, gözlerini görmesine gerek yok. İnanmak yeterli bazen, inanın. :)

16 Eylül 2011 Cuma

Karışık

Bazen çok güzel duruyorum. Kırmızı ışık yanıyor resmen hayatımda. Öylece kıpırtısız, sakin, sessiz duruyorum. Bir adım ileriye gitmiyorum. Yeşili yakmak elimde ama canım istemiyor, gerçekten istemiyor. Belki bir şeylerin devam etmesi için gerekli. Fakat sonuna bakınca görünen resim hep aynı. Kocaman boş bir tual ya da tuval bakamam şimdi yazım şekline. Böyle bir tembellik işte.  Yazarken böyle ikilemde kalınca deli oluyorum ayrıca. Evet resim aynı, elde var sıfır yani elde var hüzün. Yok girmeyeceğim şiire falan. Akşam insanın bir tanesi uzaklardan geliyor, onunla görüşeceğim. İnsan derim kendisine, anla işte. Defno'mun babası. Hani derler ya 'Alimden zalim doğar, zalimden alim'. ikisi de değil fakat bu insanın dünyalar tatlısı bir kızı var. Öyle böyle değil, fotoğraflarımı görünce gülüyormuş.

Link verip vermemek arasında kaldım. Arasıra zaytung haberlerini okuyorum. Öyle bir ironi, komedi, acı var ki haberlerinde. Gülsem mi ağlasam mı çelişkisini yaşıyorsun. Aslında Türkiye'nin, Türk insanın tipik özelliğini en güzel şekilde anlatıyor. Ayran yok içmeye Ferrari kiralıyor misali. Haberin bir kısmını alıntılıyorum.

Başlığı şu şekilde;

''Dört Senedir İşsiz Gezen Serhat Günışık , Şike Soruşturmasının Türk Futbolunun Marka Değerini Düşürmesinden Endişe Ediyor.

3 Temmuzdan bu yana Türkiye'nin gündemine oturan şike soruşturmasında son günlerde sıcak gelişmeler yaşanırken, Türk futbolunun marka değerinin düşmesinden büyük endişe duyan işsiz genç Serhat Günışık (29) sık sık gittiği kahvehanede yaptığı açıklamalarla suskunluğunu bozdu. Okeye döndüğü esnada, Türkiye Süper Ligi'nin ekonomik hacminin geçtiğimiz 5 senelik süre zarfı içerisinde milyar dolar seviyesini geçmiş olduğunun altını özellikle çizen Günışık, bu tip krizlerden minimum zararla çıkabilmek adına UEFA tüzüğünün 23. maddesinin C bendini işletmenin her zaman son seçenek olması gerektiğini hatırlattı ve Türk futbol camiasındaki herkesi sağduyulu olmaya davet etti.

Olayları çok yönlü olarak değerlendirdi

 Cebinde, yanında bulunsun diye eşinden aldığı 20 lira dışında para olmayan Serhat Günışık, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden men edilmesinin ve Bank Asya 1. Ligi'ne düşürülmesinin doğuracağı maddi zararın iyi hesaplanması gerektiğini belirttiği konuşmasında, tüm yönleriyle yaşanan süreci değerlendirdi. Doğru bir analiz yapmak için olayları şikeye adı karışan kulüpler, isimler, TFF, UEFA ve FIFA açısından ayrı ayrı gözden geçirmenin önemine değinen Serhat Günışık, "Ortada Türk futbolunun yara alabileceği, çok hassas bir konu var. Bu noktada herkese eşit mesafede kalarak en doğru teşhisleri koymak için elimden geleni yapıyorum" diyerek hassasiyetini gözler önüne sererken, arkadaşlarına "İstasyon yapmayın beyler" şeklinde uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedi.

Selçuk Üniversitesi Kamu Maliyesi Bölümü'nü 7 senede bitiren işsiz genç, geçtiğimiz aylarda çıkan yasa ile birlikte şike davalarına artık ağır ceza mahkemelerinin bakması, federasyonun yetki alanı, UEFA'nın benzer vakalardaki tutumu ile ilgili detaylı bilgiler vererek devam ettiği konuşmasına daha sonra verdiği şu örneklerle devam etti:''

İşte böyle vahim bir tablo. Ülkecek (haha ülkecek ne ya) bu haldeyiz. Ne acı değil mi?

Ayrıca dizileriniz batsın emi.

3 Eylül 2011 Cumartesi

Eksik

Bazen bir şeylerin eksik olduğunu hissedersin hayatında. Beklersin, beklersin, beklersin. Çok beklersin hahah. Dile bile getiremezsin, susarsın. Çünkü anlatılmaz. Anlatılır da sen anlatamazsın. Öyle bir anlatılmazlık. Ardı ardına anlatamama sigarası içersin. Ne çoka yarıyorsa.

Aslında pek bir şey yazasım yok bu aralar. Elim klavyeye gitmiyor. Ne diyordum? Eksik, evet sözleri cuk diye oturuyor. Bazen sözler cuk oturur. Ne yaparsan yap kalkmaz.

16 Ağustos 2011 Salı

Her Şey Boş

''sanma ki sonsuza kadar sürecek şanın
ölüm olacak en büyük nişanın''

Her şey boş işte. Anlıyorsun ölüm kapını çaldığında. Ne kötüdür o ölüm sessizliğini yaşamak, mezar sessizliğine gömülmek. Haykırmak isterken susmak. Geçmiş geliyor aklına, yaşananlar tek bir kötü an hatırlamıyorsun.

Gururun, nefretin, kinin, çocukça verdiğin savaşlar, küsmelerin, kendinden nefret ettirdiklerin her şey boş geliyor. Kaçışların, susuşların, boş işte o nişanı takarken tek başınasın.

Anlıyorsun uğruna kendini yıprattığın, bitirdiğin, seni bitme noktasına getiren, seni parça parça yok eden, içini acıtan, üzen ne varsa dünyaya ait boş geliyor.

Dolu olan tek şey anlıyorsun ki ne kadar sevdiğin bir o kadar da sevildiğin. Bunun haricinde her şey boş.

Uğruna verdiğin savaşların,, başkalarının en önemli diye diye onlara ayak uydurarak beynini yiyip bitirme noktasına getiren düşüncelerin. Dert diye dertsizliği dert edinmen. Yarın işyerinde, okulda, evde nasıl üstesinden geleceğim diye kafaya taktığın aptal saptal şeyler. Çok önemliymiş gibi gözüken, yapamazsan dünyanın sonuymuş gibi gelen işler. Hepsi boş aslında. Dert bile değil, sadece biz dert ediniyoruz. Aslında biz dert ne demek bilmiyoruz, biliyor musunuz?

Yazdıklarımız, yaptıklarımız, onca şey boşa yaşanan bir hayat gibi geliyor. E o zaman ne yapalım? Yaşamayalım mı? Hayır, yaşayın. Ama gerçek dertler edinerek. Hayatı, dünyayı, insanları görerek. Görmüyoruz hiçbirimiz. Görmezlikten geldiğimiz için göremiyoruz. Hepimizin keyfi yerinde aslında. Hayatı da bir şekilde devam ettiriyoruz. Ama sorsan bana, sana, ona bir dünya derdimiz var. Yok mu?

Yok aslında. Biz hak ettiğimizden fazla iyi ve lüks bir hayat yaşıyoruz. Sahip olduğumuz lüksün bile farkında değiliz ve bu lüks içinde gözler öyle bir körelmiş ki herkes daha fazlasını ve daha iyisini istiyor. Sahip olduğumuz hiçbir şeyi beğenmiyoruz. Hep daha fazla hep daha iyisini istiyoruz, bunun için didinip uğraşıyoruz. Bu arada kendimize en gereksiz şeyleri dert ediniyoruz. Aslında hepsi boş.

Neden boş? Bu kısmı boşver boş işte. Dolu olan ne peki? O kısmı sen doldur.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Yalnızlık

Kaledir ve tek başına korursun. Surlarına tırmanmak ister birisi, gözünün yaşına bakmadan aşağı atarsın. Bir başkası gelir fethetmek ister. O bayrağı oraya nasıl diktiğin aklına gelir, bu yalnızlık uğruna verdiğin savalar. Bir ordu gibi savaşırsın yine onunla tek başına ve ne olursa olsun galip gelirsin. Kalırsın yalnızlığınla başbaşa. Bir diğeri gelir, o kalenin içinde beraber yaşamak ister seninle. Sana yardım etmek ister. Yıkılan surlarını onarmak ister. Sormaz bile kimlerin yıktığını, öğrenmek istemez. Tek istediği harcı yaparken kattığın gözyaşlarına ortak olup seninle ağlamak. Daha güçlü daha sert olsun diye. Yok dersin, ısrar eder, sinirlenirsin. Kırarsın, kırmak istemediğin halde. Öyle bir alışmışsındır ki o yalnızlığa. Her gece nöbettesindir, karanlığa bakıp biri geliyor mu diye dalarsın boşluğa. Koruma içgüdüsü tetikte bekliyordur her an. Fakat, istersin ki tekrar gelsin o son biri. Sunsun sana zaferini. Diyemezsin bunu, unutamazsın o gururu alamazsın ayağının altına.

Yine kalırsın kalenle başbaşa. İhtişamına herkes şaşırır, öyle güzel görünür ki bu yalnızlık öteden, hayran hayran izlerler ve sen dört sur arasında çıldırırken tek başına, aklına gelir attıkların sur dışına. Pişman olursun fayda etmez. Yıllar geçer, geçerken bir haber bile vermez. Sarmaşıklar sarar her yanını, dört koldan. eski, tenha, kimsenin uğramadığı unutulmuş eski bir kale olursun.

Yıllar geçtikçe istersin ki biri gelsin, artık kapısını bile kitlemediğin kalene. Çeksin aşk denilen bayrağı göndere. Unutursun bir zamanlar çek git demelerini. Hepsi çekip gitmiştir. Aşk denilen bayrağı değil, seni bir başına bırakarak kalenle.

Fakat yine de içlerinden birisi halen bekliyordur, beyaz bayrak elinde. :)

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Ayla yu

Söylesene kalbin hangi yönde
adı ne hangi ülke
eğer istersem
verir misin vize
iç hatlar seferlerinden herhangi bir uçak
düşer mi gözlerine
yoksa tüm hatlar dolu mu sana giden
boş yer yok mu ülkende
mülteci olarak giriş yapsam
kalbinin sınır kapısından
kurtarır mısın beni
dikenli tenlere takılırsam
bir yudum su verir misin
dudaklarından
korkma fazlasını istemem
fakat benden söylemesi
dudaklarına böyle çabuk kanmam
yakalanırsam eğer
sensizlik kamplarında
alı koyulursam geri gönderilmek üzere
adresinde bulunamayan mektuplar gibi
tekrar okumak ister misin beni
okuyamadım diye hayıflanma
her satırımda yazan tek cümle seviyorum seni
birazdan sabah olacak
bu karanlıklara güneş doğacak
ay batıyor tam şuramda
ay battı tam şurama
bir toplu iğne
hatta çatal iğnenin diğer ucu
bense öteki
gel kapanalım artık birbirimize
sen tenime batan iğne
sen tenimde ağrı
gel de çivi çiviyi söksün
kanırtalım acılarımızı.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Afrika, Açlık, Susuzluk, 5 TL

Halen, bilmeyen, duymayan, görmeyen insanlar olabilir diye düşünüyorum. Çünkü her şey olup bittikten sonra farkına varıyoruz. Arkadaşlar hiçbir şey yapamıyorsanız 5 tl gibi cüzi bir rakamı gözden çıkarabilirsiniz. Herkes yok şöyle yok böyle diye saçma sapan konuşuyor. Sanki milyarlarca para yardımı yapıyorlarmış gibi. Evet, toplamda büyük bir para ama ben inanıyorum ki o insanlara bir şekilde ulaşır ve bu ulaştırmaya çalışan kanalların bir çoğu resmi kanallar. Sözlükten alıntı yaptığım entrynin bir kısmı.5 tl belki bir çocuğun hayatını kurtarmaz ama hayatta kalmasını sağlayabilir. Umarım  bir gün mevsim akdeniz olur onlar için. Kendimden bir şeyler katıp insanlara çok şey demek istemiyorum ama şu yazı gözlerime gözlerime sonra da beynime vurdu.

''Kaçan bir gol kadar üzülmedik değil mi ölürken çocuklar o güzel afrikada.''

Bir tek ölüm sırasında
kadınlara ve çocuklara
öncelik tanıyor dünya
Önce kadınlar ve çocuklar
toprak uğruna
toprak oluyorlar toprağa.


afrika yaz 5601 - (diyanet)

afrika yaz 2868 - (kızılay)
afrika yaz 3072 - (ihh)
afrika yaz 3005 (unicefturk) (aphelion'un tavsiyesiyle)

bankalar üzerinden (kredi kartı/havale/eft) için ilgili linkler

türk kızılayı

http://secure.kizilay.org.tr/nakdibagis.aspx?kodu=24

diyanet işleri başkanlığı

http://www.diyanet.gov.tr/...anligi-duyuru-11784.aspx

unicef turkiye'nin kampanyası (burky'nin tavsiyesiyle)

http://www.unicefturk.org/acildurum/

dünya gıda programı (kredi kartı ya da paypal ile ödeme yapılabiliyor ) (prodromal tavsiyesiyle)

http://www.wfp.org

kızılhaç

http://www.icrc.org/eng/donations/index.jsp

Ayrıca bu sitede biraz daha detaylı bilgi var isteyene.

http://somaliyeyardim.blogspot.com/

5 Ağustos 2011 Cuma

Görünmez T

Sessiz sedasız geçiyor günlerin
ne arayanın var ne sorarın
ne arıyorsun ne soruyorsun
içindeki ses bastırıyor bütün sesleri
tek bir kelime duymak istemiyorsun
yazık değil mi
ertelediğin güzel günler
ertelediğin gülen gözler
bir mutluluğu erteliyorsun
ayıp değil mi sana
yakışıyor mu hiç
benden başkası dudaklarına
sessiz seda sız geçirme artık şu hayatı.

Bu yazılar şiir olmaz hahah.

Beklemek

Başlığa bakınca ilk akla gelen sevgili falan filan ama yok değil. Dilime dolanıp durdu bu beklemek hadisesi.

Garip mi  değil mi bilemedim. Sanki bu dünyanın kanunu bu adı koyulmamış. Etrafındaki insanlar senden hep bir şeyler bekliyorlar. İstisnasız herkes ama herkes senden bir şeyler bekliyorlar. Sonu ne olursa olsun bir beklentileri var. Onca yılı onların beklentilerini karşılamak üzere tüketiyorsun, bitiriyorsun. Bazen çıldırtıyor beni bu bekleyenler. Ailen, iş arkadaşların, çocukluk arkadaşların, okul arkadaşların, akrabaların herkes işte. Delice beklentileri var senden. Daha iyi ve daha mutlu bir hayat sürmen için. Aslında bekledikleri senin daha iyi bir hayat sürmen değil, onların beklentilerini karşılaman. Onların istediklerini yerine getirmen. Kimse sana o soruyu sormuyor. Sen ne yapmak istiyorsun?

Herkes akıl veriyor. Sınavlara gir, kazan ve memur ol. Kimse sana memur olup olmak istemediğini sormuyor.
Şu bölümü seç. O bölümü seveceğini, sevdiğini, okumak istediğini duymak bile istemiyorlar.
Şu işe gir. O işte bir ömür boyu çalışmak istiyor musun? Bence hayır.
Şununla çık/evlen. Onunla anlaşabileceğini bile bilmeden. Maksat evlilik olsun.

Habire sırtına yüklüyorlar, bu yük altında omuzlarının çöktüğünü görmeden yıllarca.
Ve nedense sen bu beklentileri hep karşılamaya çalışıyorsun. Garip olan bu belki de. Hepsine tamam diyorsun. Sırayla yerine getirmeye çalışıyorsun. Olan sana oluyor. Sen, sen olmaktan çıkıyorsun. Seni değiştiriyorlar.
Sana senin istemediğin bir şekil veriyorlar. Ve sen bu şekilsizlik içinde yılları bitiriyorsun.

Herkes sana, senden beklentilerini sıralıyor. Beklenti listesininde onlarca madde var yerine getirmen gereken.
Kimse sana beklentilerini sormuyor, yapmak istediklerini. Bunları söylediğin zaman burun kıvırıyorlar. Burun nasıl kıvırılırsa ahaha iğrenç, neyse. En basit, en güzel belki de en saçma hayalini söylediğin zaman bile gülüyorlar. Bırak gülsünler. 

İnsan hayır dedikçe daha güzel yaşıyor bence. Hayır demeyi öğrenmek bir o kadar da zor. Bazen acıtsa ve yalnız bıraksa bile insan hayır demeli. Belki de kendine yapacağı en büyük hayır, hayır demek. Bırak başkaları beklesinler, sen beklediklerini gerçekleştir. Onlar çok beklerler ve beklesinler.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Olmadığın Yerlerde Seni Aramak

Delilikse en büyük deliliğim bu.

Bazen eski bir türk filminde çıkıyorsun karşıma. gözlerinin rengini boşver. buğulu ve hüzünlü bakıyor. önemli olan sadece bu. buğusuna kocaman harflerle yalnızım yazmışsın. başını kaldırıp bakamadığından kimse okuyamadı bu yalnızlığı gözlerinden. daha dün demişim; sen, gördüğüm en cesur korkaksın diye. konu kendin olunca korkaklığın nasılda çıkıyor ortaya. en büyük sığınağına kaçıyorsun. kendine. insan bir tek kendine kalırmış, iyi biliyorsun bunu.

bazen okuduğum romanlarda çıkıyorsun karşıma. öyle ihtişamlı bir yalnızlık ki herkes aşık oluyor bu yalnızlığa. mutluymuş gibi görünen ama mutsuzluğu bir türlü okunmayan satırlar arasında. sayfa sayfa ilerliyorsun ve büyütüyorsun bu yalnızlığı. kelimelerle süslü bir yalnızlık. anlatılan hikaye eski bir acı, düşünüyorum da acılar bile eskiyor. sen halen yepyeni bir yalnızlık içindesin. tam bedenine göre her gün yıkayıp yıkayıp giydiğin bir yalnızlık.

bazen hüzzam makamında bir şarkısın dudaklarda. diyorum ki en sevdiği şarkı. söylendikçe acı, söyledikçe acı. acı bir şarkısın dudaklarımda. ne yaparsam yapayım sözlerini unutamıyorum. kalbimde çınlıyorsun inim inim. kim yazdırdı sana bu yalnızlık kokan şarkıları. kim sevdirdi söylesene, kimi sevdin böyle hüzzam makamında. öyle yalnızsın ki o herkesin olma istediği makamda.

bazen gece. gece gibi siyah hatta karanlık. ıssız bir karalık bu. leke gibi tüm bedeninde. sarıp sarmalamış seni. nereye kadar sürecek söylesene. gözyaşların çok şey anlatıyor di mi? ama dinleyen yok. çağlayan olmuş mübarek. herkes arkasındaki hazineyi istiyor. hazine damlalarda kimse bilmiyor. kimsenin aklına gelmiyor. bu da çok acı. kimsenin aklına gelmiyorsun. benimse gitmiyorsun.

bazen hüzün taşıyan bulutlardasın her gün oradan orada savruluyorsun rüzgarında. bardaktan boşalırcasına yağıyorsun yanaklarına.

bazen yıldızlara soruyorum, bazen kedilerle konuşuyorum. bazen bahçedeki güllere soruyorum. kıskanıyorlar seni en çok da kırmızı olanları. onlar bile sen gibi kokmuyor.

Bazen boş bir cafede tam karşımdaki duran sandalyede
bazen ufak bir çocuğun gülüşlerinde
bazen kırmızı ışıkta beklerken
bazen bakkaldan sigara alırken
bazen o sigarayı yakarken
bazen boş sokaklarda ansızın çıkacaksın diye karşıma
bazen insan kalabalıkları arasında
pardon deyip birbirimize çarpaçakmışsızcasına
zaten bu insan kalabalalıklarında çarpmadık mı biz bize
kısa olmadığın yerlerde seni arıyorum

ve ben nerde değilsen
orada arıyorum bensiz seni
gel de bul bizi.

2 Ağustos 2011 Salı

Doğurmasalarmış

Diyemiyorum ben. Bir çok insan böyle diyordur muhtemelen. Eğer ağzınızdan ansızın böyle bir kelime çıktıysa bile kötüsünüz demektir. Doğmak onların suçu değil ki. Onların yerinde kim olsa doğmak istemezdi. Onların ki yaşamaya doğmak değil, ölmeye doğmak. Açlıktan, susuzluktan bitap düşmek. Sonra salgın bir hastalık, çaresizlik. Ne hastane ne doktor ne de ilaç. Tek suçları doğmak yanlış yerde doğmak. Bir diğeri tenlerinin rengi. Zenci değil siyah inci demişti adamın birisi. Yaşamadan ölüyor inciler. Biz nelerin derdindeyiz insanlar nelerin derdin diyorum.

Akşam üzeri bir arkadaş aynen şunları diyor.
''samsungun bir telefonu var, 12 megapiksel 32 megabayt bütün özellikleri süper.''
diğeri onu destekliyor.
''evet evet, süper, manyak telefon.''

O anlarda daralıyorum ben, bu muhabbet epey bir sürüyor. Ne zaman bitecek diye düşünmüyorum. Bitmeyecek çünkü iyi biliyorum. Kaçıyorum, uzaklaşıyorum. Bir diğer tarafta şike, futbol muhabbeti. İyi geceler deyip uzaklaşıyorum. Cidden daralıyorum, adamların tüm muhabbeti telefon ve futbol üzerine. Eğer bu değilse muhabbet başka bir saçmalık. Uzatmıyorum listeyi anladınız işte.  

Bizim aslında tek derdimiz, derdimizin olmayaşı. Dertsizliği dert bellemişiz. Kendimize dertler icat ediyoruz ve bu sayede mutsuz oluyoruz. Yok ev taksiti, yok kredi kartı borcu, yok arabanın borcu. Uzat bu listeyi. Yazın yaptığın tatilin ikinci taksiti. Sonra markette ucuz çocuk bezi ara, fiyatları karşılaştır, bilmem ne.

Bir tarafta gerçek dertler, acılar. Bir tarafta hiçler. Hiçleri dert yapan bizler.

Önce kadınlar ve çocuklar ölüyor
Savaştan
Açlıktan
Susuzluktan
Tüm suçları masum olmaları.

Dayanabilirsen tıkla ve oku, bak.

Gerçekler Sadece

Gözlerine Dokunur




İki Dilim Börek

Aklımda dönüp duruyor şu iki dize. Bana hiç güzel gelmiyor biliyor musunuz?

''Yanlış numaraymış bakışlarım
sana çevirdiğim için özür dilerim.''

28 Temmuz 2011 Perşembe

İki Korkak

Nedense sustumu dinlerken yazdım ve nedense susuyorum.

''iki korkağız biz
cümlelerin arkasına saklanan
söylenmeyen söylenenlerden
anlam çıkarmaya çalışan

iki korkağız biz
gecelere sığınan
karanlıkta birbirimizi buluruz umuduyla
bir sigara daha yakan

iki korkağız biz
delicesine seven
buna rağmen
dile getiremeyen

iki korkağız biz
ilk adımı birbirimizden bekleyen
sırf bu yüzden
bir adım ileri gidemeyen

iki korkağız biz
birbirimizi aklımıza getirip
tebessüm eden
gülüşlerimizi
kulaklarımızda çınlatan

iki korkağız biz
öylesine büyük ki sevgimiz
acaba diye ikilemler içindeyiz
evet evet biz

iki korkağız biz
ben senden
sen benden korkuyoruz
bir türlü biz olamayan bizden

korkma yanımda sen olacaksın
gel artık korkma
sığınağın olayım sığın bana
gel gel
ilk defa
mutluluktan ağla.''

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Of Yaa Çok Sıcak

Bazen yemediğim iki lokma yemek bile fazlaymış gibi geliyor. Birazdan yemek yiyeceğim, yine bir parça yine bir lokma. Sevdiğim yemekler haricinde en güzel yemek olsa bir iki lokma yer bırakırım. Bu huyumdan nefret etsem bile yemek seçiyorum. Karnım aç olsa bile yemem. Öyle cins bir huyum vardır. Rahatım ya ondan belki de. Kıymetini bilmediğimden de olabilir. Açlığı, susuzluğu, parasızlığı bir lokma yemek bulamamayı bir çoğumuz yaşamıyoruz. İstediğimiz önümüzde, istemediğimiz reyonlarda, raflarda her an ulaşabiliyoruz. Bazen bize çok bile diyorum, hak etmiyoruz gibi geliyor.

Bir kaç haftadır gazete ve tv'lerde hasıraltı edilen sonlarda yer alan görüntüler ve haberler var. Biraz önce gazete okurken yine takıldım. İnsanlar açlıktan ölüyor. Ufacık bir çocuk açlık ve susuzluktan erimiş, sadece kemik kalmış. Bizse beğenmiyoruz. Tadını, tuzunu daha iyisini istiyoruz, yüzümüzü buruşturuyoruz. Sonra mutlu değilim diye isyan ediyoruz. Biz mutluluğuzun farkında değiliz ve kaybetmeden asla farkına varamayacağız. Yanlış yerde doğmak mı, şanssızlık mı, dünyanın, doğanın dengesi mi bilmiyorum. Bir tarafta bu sıcakta denizde güneşlenen, eğlenen, sınırsızca tüketen insanların görüntüsü, diğer tarafta bir lokma yemeğe, suya ihtiyacı olan insanların görüntüsüzlüğü. Evet, görüntüsüzlüğü. Görmezden geliyoruz, öyle bir zamanki unutmaya alışmışız. Yine unutulacak, ben dahil. Yemek kuyruğunun ucu bucağı görünmüyormuş.

Görmezden geldiğimiz için görünmüyor olsa gerek.

Aşırı Dozda Yalnızlık

Bir insan ölmeyi istemez. Çok büyük bedensel, ruhsal engeller yaşamadıkça yani yaşayamadıkça kendine zarar vermek istemez. Hele ki bir çok insanın olmak istediği yerdeysen. Ün, para, şöhret, ışıklı tabelalar, dünyada herkesin seni tanıması, dinlemesi. Kısaca ünlü ve zengin biriysen ve genç yaşında hayatının sonuna kadar sana yetecek bir para kazandıysan, kazanmaya devam ediyorsan. Hangi insan bu durumdayken ölmek ister ki? Ne kadar aptalca ve saçma geliyor değil mi? Bize görünen bu.

Bu dünyanın sunduğu ise, her kapı açılıyor önüne. Sınırsız bir hayat yaşıyorsun. Her şeyi en uç noktalarda yaşıyorsun ve gözler önünde. Kendini ulaşılmaz yapıyorsun ve bu sefer gerçekten ulaşılmaz olmak için ulaşılamaz oluyorsun. Yapayalnız kalıyorsun zirvede. Ne acı.

Evet bu konuya Amy W. sebebiyle geldim. Hakkında yargısız infaz yapılan birisi. Sakın dinlediğimi ve hayranı olduğumu düşünmeyin. Aksine bir şarkısını az önce dinledim baştan sona bu kadar. İnsanlar ne kadar beyaz, ne kadar iyi ve ne kadar düşünüyor. Herkes bir başkası hakkında atıp tutuyor. Konuşuyor, ömrünü başkaları hakkında atıp tutmakla, yargılamakla geçiriyor. Ve ona bakınca yaşlandığına koca bir hiç görüyorsun.

Amy içinde aynısını söylüyor bu insanlar. Aşırı dozda uyuşturucudan öldü.

Bu akşam haberlerde tekrar bu cümleyi duyunca aklıma ilk bu başlık geldi. Ne uyuşturucusu lan, bildiğin aşırı dozda yalnızlıktan öldü bu kadın. Herkes zirveye çıkması için elinden geleni yaptı. Ona zirveye çıkana kadar elleriyle yardım etti. Hep arkalarındaydı, ailesi, arkadaşları, sevdiği erkekler. Ne zamanki zirveye çıktı, işte o zaman herkes onu zirvede yalnız bıraktı. Tek başına ne yapacağını şaşırdı. Bocaladı, içki, uyuşturucu iyi geliyordu ona. O zaman zirveden inip o insanlarla bir arada durabiliyordu.  Yoksa o ihtişamlı hayatın içinde neden bu kadar ölüme yakın olsun. Neden daha iyisini yapmak varken hayatına bile bile son versin.

Demek ki yalnızlık en büyük uyuşturucu. İnsanı günden güne zehirleyen ve öldüren. Şimdi yalnızlık güzeldir demeyeceğim. Elbette güzel yalnızlık, kafa dinleme anlamında. Kendine kalmak anlamında. Ama iş yalnız bırakılmaya gelince değişiyor. Herkes paranın, ünün, malın mülkün mutluluk getireceğine öyle bir inandırmış ki kendini gerçekleri bu yüzden göremiyor. Daha iyi bir hayat sunduğu su götürmez bir gerçek ama daha mutlu bir hayat kıldığı koca bir yalan. Bak kadın öldü gitti aşırı dozda yalnızlıktan.

Para yerine dost, arkadaş biriktirin. Bir gün onlar daha değerli olacaklar. Parayla satın alamayacağınız kadar.

26 Temmuz 2011 Salı

Nedensen Sustun

Şarkı değil bu.
Bir bencille bir yorgunun hikayesi.
Yani iki korkağın.

Üstüne tek satır yazasım yok hiçbir şeyin.
En iyisi bir sigara içip uzanmak.



24 Temmuz 2011 Pazar

Didem Madak

Bir şiir okumuştum çok etkilemişti, sonra o şairin bir kaç şiirini daha okudum. Daha sonra ise internette bulduğum bütün şiirlerini okudum. Harika bir dili, anlatımı vardı. Şaşırmıştım, hayran kalmıştım. Zaten bu yüzden kendi yazdıklarıma asla şiir demedim. Deseydim onların yazdıklarına hakaret ederdim. Biraz önce sözlükte profilime baktım, o sıralarda okuyup beğendiğim bir şiirine yazdığım entry oylanmış, şaşırdım. Aklımda acaba kim nerden bulup oyladı diye düşünceler kol gezerken sol tarafta  ''Didem Madak (10) başlığını gördüm. Tıklamam ile kısa bir şoka girmem bir oldu. Nasıl desem bilmiyorum. Yüzüm düştü, içim cız etti. Hiç konuşmadık, görüşmedik. Fakat bir şekilde ulaşmıştım ona. O bana geri dönmese bile beni okuduğuna eminim. Üzüldüm, kansermiş. Küçücük bir kızı varmış. Annesiz, şairsiz, şiirsiz kaldı. Mekanı cennet olsun. Bu dünyadan gitmeden ona bir merhaba deyip teşekkür ettim en azından. Şimdi gönderdiğim maili okudum, daha kötü oldum. ''Güzel Hayatlar Dilerim'' yazmışım son satırda. Dilemek yetmiyormuş.

Ahlar Ağacı

"bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
biraz kolonya sürünsem,
ferahlasam, pencereyi açsam.
şöyle bir şey yazdım sonra:
yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
berbattı,
bir şiire böyle başlanmazdı.
iç ses diye söylendim,
ardından yıldırım gürses...
aptal aptal güldüm bir de buna.
ayşecik vazoyu kırıyor
ve 'tamir et bakalım' diyordu babasına.
yapıştırsam da parçalarını hayatımın
su sızdırıyordu çatlaklarından.
karnabahar kızartmıyordu asla
başrolde kadınlar.
güçlü bir el silkeledi beni sonra
sanırım tanrı’nın eliydi.
sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
çok şey görmüşüm gibi,
ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
ah...dedim sonra
ah!
iç ses, diye söylendim
çocukken şöyle dua ederdim tanrı’ya:
tanrım bana hiç erimeyen,
kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
kardeşimle kendimize durmadan,
olmayan çayları,
olmayan fincanlardan içerdik.
olmayan kapıları açardık,
olmayan ziller çaldığında.
siyah papyonlu olurdu mutlaka
resim defterimizdeki damat.
yedi günde yarattığımız dünya
mutlu olurduk pastel koksa.
ve şimdi şöyle dua ediyorum tanrı’ya:
olanlar oldu tanrım
bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
kaybolmak istemiştim bir zamanlar
kapının arkasında yokum demiştim
ve divanın altında da.
bulamazsınız ki artık beni,
hayatın ortasında.
kaybolmak istemiştim bir zamanlar
beni kimse bulamazdı
tanrı’nın arkasına saklansam.
o kocamandı,en kocamandı o.
bir kız çocuğunun hayalleri kadar.
bir zamanlar kendimi
bulunmaz hint kumaşı sanmıştım.
kaç metredir benim yokluğum?
benden daha çok var sanmıştım.
benim yokluğumdan dünyaya
bir elbise çıkar sanmıştım.
dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
sonunda ben de alıştım.
ah...dedim sonra,
ah!
güzin ablası kitaplar olan bir kızdım,
içim sıkılmasa o kadar
tek bir satır bile okumazdım.
taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
bir derdi var derdim.
derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
ninni derdim,ninni bebeğim!
cam gözlerini kapardı,naylon kirpiklerini.
plastik gözkapaklarının ardında,
bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
gözyaşları da.
ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.
insan çıtır ekmeği ısırdığında,
kırıklar dolar kucağına,
işte orası umudun tarlasıdır.
ve orada başaklar ağırlaştığında,
sayısız ah dökülür toprağa.
iç ses, diye söylendim
ve ah dedim sonra,
böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.
dallarına salıncak kurardı çocuklar,
hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
meyveleri tatsızdı
eski bir lanetten dolayı
herkes dişlerdi acı meyvelerini,
ve herkes söverdi ona.
ismini yazardı herkes onun bağrına,
ah derdi o. ah!
bıçağın ucundaydı insanların hafızası
insan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.
tanrı şöyle derdi o zaman:
ah!
ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
ulaşılamazdı,
sen sarılmak istesen ona,
o sana sarılmazdı.
ne çok dikenin vardı tanrım!
ne çok isterdim,
sana sarılamazdım.
ve şöyle derdim o zaman:
ah!
ahlat ahların ağacıydı,
yaşlanmaya başlayanların,
itiraf edilememiş aşkların,
evde kalmış kızların.
ahlat ahların ağacıydı,
cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
öyleydi işte.
ve etimoloji eti’lerden kalma
bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
mesela o zamanlar
mutsuz olduğunda insanlar,
yok olurmuş bazı dakikalar.
gülümsedim o sıra,
bazen sevinirim,
sevinmek nedense hep yedi yaşında
ve ah... dedim sonra,
ah!
bazen ah diyorum durmadan,
şimdi ben ahlatın başında,
otuz iki yaşımda.
ahlar ağacı gibi.
rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
mavi, mor,kırmızı ve yeşil,
istedim,hep istedim,
sen iste derdim,iste yeter ki
vereyim.
her istediğimi verdim.arttım,fazlalaştım,
eksikli yaşamaktan.
ahlar ağacıyım,gibisi fazla.
başka bir şey istemem
artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
hesabımı vermekten başka.
vasiyetimdir:
dalgınlığınıza gelmek istiyorum
ve kaybolmak o dalgınlıkta.
at arabasıyla kağıt toplardı
her sabah çingene kadınlar.
üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
şaşırırdım
kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?
bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,
yeniden doğmuş olurdum oysa,
öldüğümü sandıklarında,
yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.
vasiyetimdir:
en güçlülerinden seçilsin
beni taşıyacak olanlar.
ahtım olsun,
yükleri ağırlaşsın diye iyice,
tabutumun içinde tepineceğim.
bir göl vardı evimizin karşısında,
mavi gözleri olan,
kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.
ya siz,
nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
nasıldı
öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
annem sevindiydi hatırlarım.
ah demişti.
ah!
üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
annem çok sevinmelerin kadınıydı.
bazen sevinince annem gibi,
rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
annem çok sevinmelerin kadınıydı,
sıcak yemeklerin.
başına diktikleri o taş,
ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
ben okşadığımda ama,ısınır sanki biraz.
iç ses!
bu bahsi kapa!
mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
çoktandır öksüz olan mutfakta
buğulandı ve ağladı camlar,
gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
sanki biraz rahatladım.
kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
artık kimse mutsuz olmayacaktı.
ah...dedim sonra,
ah!
iç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
aynı vampir gibi çıkacağız.
kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
sanki biraz ferahladım.
karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
hala aç mısın?
bir tren geçti yine tam o sıra
ustura gibi kara,
düdük çala çala,
geçti şiirimin ortasından.
kes şunu dedim,kes artık!
oldu olacak,
kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
merak ederdim,
kesik başları ve sarı ışıklarıyla
nereye gider bu insanlar?
raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
bir kara yılan gibi,
bilemezdim menzil neresi?
ah...dedim sonra
ve acilen makas değiştirdim.
iç ses, diye söylendim,
raydan çıkma bundan sonra.
kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
sevinirdi,
kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
muhabbet ederdik kuyrukta.
bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
fötr şapkalı kelimeleriydik,
çürük dişlerimizle bizler,
dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
saf ve pembe gülümserdik.
bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
neden hep aynı yerdeyiz,
hayattan söz edilirdi,
zor denirdi,
ve ardından susulurdu mutlaka.
fötr şapkalı amcalardan biri
ah derdi sonra,
ah!
kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.
bir arap şairi şöyle demiş,
savaşta yenilen halkına,
ağlamayın,ağlamayın,acınız azalır

uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
sorardı:
daha yazacak mısın?
hayır derdim,
artık yazmayacağım.
ama şöyle denir:
kılıç çeken kılıçla ölür.
ama şöyle denir:
kaderden kaçılmaz.
ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
aşık olduğumda,
çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla,ömür yaptı.
maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.
kara yazgımı şimdi kim bilir
hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
ah.. dedim sonra
ah!

iç ses, diye söylendim,
başımda rüzgar vardı
başımda uğultular...
kalbim usulca kıpırdardı
ve ses çıkarırdı dokununca
çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
bir başkası olsa.
başımda rüzgar vardı,
yine esiyordum
hızla dönmeye başladı kalbim
rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
bir başkası olsa.
başımda uğultular...
fırtına çıktı sonra,
yaşadığını anladı kalbim,
böyle yaşanamaz derdi
bir başkası olsa.
bir zamanlar meydan okumak isterdim.
kaç meydanını okudum da bu hayatın.
yalnızca iki harfini öğrendim:
a
h!
ah benim nergis kokulu cehaletim...
ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
anlatmak isterdin kendini durmadan
bir bardağa bile olsa.
ne diyecektin, ne söyleyecektin
şairlerin şahı olsan,
bir ah’dan başka.
ah benim nergis kokulu cehaletim
bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
ah!
güçlü bir el silkeledi beni sonra
sanırım tanrının eliydi,
sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
çok şey geçmiş gibi başımdan
ah dedim sonra,
ah!
iç ses, diye söylendim.
gel!
ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.
vasiyetimdir:
bin ahımın hakkı toprağa kalsın''

19 Temmuz 2011 Salı

Dış Görünüş

Karar vermede ilk nokta. Belki de en önemli nokta. Bir insana yaklaşmadan, konuşmadan, atılan ya da atılmayan adımın sebebi, en belirleyici unsur. Ne kadar doğru peki? Hep yanlış çıkıyor değil mi? Bugün yıllardır görmediğim eski bir arkadaşı gördüm. Merhaba, nasılsın faslından sonra çalıştığı yerin adını söyledi. Orada bir arkadaşım çalışıyordu. Adını söyledim, tanımıyorum dedi. Tarif ettim, yine tanımıyorum dedi. Eski bir eleman olduğu için tanımaması, bilmemesi imkansızdı ve benzeri olduğu ünlü ismi söyledim hatırladı  ve ekledi;

- bize gelmez, muhabbetim yok.
+ neden.
- bizi aşar, bize gelmez.

Lan neden sana gelmesin, niye seni aşsın. Konuşmamasının, muhabbet etmemesinin tek sebebi uzun saçları, küpesi ve giyim tarzı. Tamamen dış görünüşü sebebiyle. İtici bir görünüşü yok bana göre, aksine farklı ve hoş bir hali var. Ayrıca yaptığı iş, konuşmaları ve yaşı gereği bir çok insandan farklı gelir. Daha bir severim bu yüzden. En sevdiğim özelliği kendi olanlardan, olmayı başarmaya çalışanlardan. Ama gel gör ki, onunla bir kelam etmemiş adam adını duyunca yüzünü ekşitiyor 'he o mu'  diyerek. Neyse dedim bu cümlelerden sonra pastane kapanmadan gideyim ben.

Öyle güzel yargılıyoruz ki ve öyle güzel asıyoruz ki tanımadan insanları. Sonra pişman oluyoruz, ''ya ben seni farklı düşünmüştüm, böyle hayal etmemiştim. Çok farklı ve iyi biriymişsin.'' lan senin aklın, düşüncelerin ve ön yargın ne kadar kötü bunun farkına varamadın ki yıllarca ve hiç varamayacaksın ömrün boyunca.

İnsanları dış görünüşüne ve elbiselerine göre asmayın ve değersiz yargılarla değer vermeye çalışmayın. Dün ''izle'' dediğim filmde çok güzel bir cümle vardı.

''Asıl ucuz olan ne biliyor musun?
5 kuruş vermeden savurduğunuz yargılarınız.''

Öyle hesapsız ve pervasızca harcıyoruz ki yargılarımızı, sonunda pişman oluyoruz. Özür diliyoruz gerçekler kendinden geçtikten sonra. Elbiseyle adam olunsaydı, denize kimse şortla girmezdi. olmadı di mi ahahah. Neyse o özlü sözleri yazasım yok, anladınız işte. Ben mesela öyle farklı birini (bana göre kendi olan) gördüğüm zaman aynı ortamda isem mutlaka konuşur, bir şeyler paylaşırım o anın keyfini çıkarırım. Ama insanlar işin en ucuzuna kaçıyor. Konuşmak, dinlemek ve anlamak yerine tek itibar ettiği şeye yöneliyor. Ona her zaman yön veren süper gücü düşüncelerine.

Aldanmayın, insan kendini kalbinde taşır. Bir bez parçasına, iki üç tutam kıl, tüye bakıp karar vermeyin. Kararsızlığınız ve düşüncesizliğinizden başka bir şey değil bu.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

İzle

Ben insanları arabaların camına vuran yağmur damlalarına benzetiyorum. Bazen bir damla aşağı doğru kayarken başka bir damlaya karışıp güçlenerek daha hızlı ilerliyorlar. Bende sana karıştım aşkım. İnsanlar acımasız, savurgan. Hiçbir şeyin sonu gelmeyecekmiş gibi davranıyorlar. Bir gün şöförün camı açabileceğini hiç düşünmüyorlar.

Halen kapalı o cam biliyor musun?

Acılar Hep Tatlı Geliyorlar 



17 Temmuz 2011 Pazar

Meyil

İnsanoğlu çok şeye hemen hemen her şeye meyilli. Yapabilir, yaptırabilir veya yapılmasına aracı olabilir. Konu, kişi, olay fark etmiyor. Mutlaka meyilli olduğu her ne ise bir şekilde katkı sağlıyor. Bunun iyi taraflarından bahsetmeyeceğim. Şu zamanda insanlar tam tersi istikamette bir meyil gösteriyor.

Kırmaya, parçalamaya, zarar vermeye, öldürmeye, yok etmeye, bitirmeye meyilli.

Konuşarak yapıyor bunu. Eleştirdiğini düşünerek, taraf olduğunu unutarak. Görmeden, bilinçsizliğini bilmeden, cahilliğini ya da bilgisizliğini kabul etmeden arsızca, sınırsızca konuşarak.

Ezerek yapıyor bunu. Paranın ya da mevkisinin verdiği geçiçi güç ile. Yerin dibinde olmayı hak ederken, insanları yerin dibine itiyor, sokuyor.

Korkutarak yapıyor bunu. Tehdit ederek, döverek, sorunları şiddetle halletmeye çalışıyor.

Öldürerek yapıyor bunu. En kötüsü, en zalimi bu. Neden, niye yaptığını bile bilmeden. Amaçsızlığını amaç edinerek. Daha doğrusu öldürmeyi.  Toprak uğruna insanları toprak ederek. Bir parça daha toprağa kavuşmak için, onlarca can alarak. Kazananı olmayan savaşlar vererek. Bu yüzden tarih kitaplarında hep kazanılan savaşlar anlatılıyor ''şanlı zaferler'' adı altında. Diğerleri es geçiliyor şansız ölümler adı altında. Öldürerek kazanmayı bile şanlı zafer olarak düşünüyoruz. Öyle bir robotlaşmış ki insanoğlu, en son noktada sorunları öldürerek halledebiliyor. Cinnet mi? yapılması gereken mi? bilemem. Ama bildiğim en güzel söz şu;

''Barışı koruyan bizim silahlarımız, tehdit eden ise başkalarınınkidir''

İnsanlar artık meyilli. Tüketmeye, bitirmeye, yok etmeye, son vermeye.
Keşke biraz olsun göstermelik değil de gerçekten sevmeye, dinlemeye, görmeye meyilli olabilseydik.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Bir Başkasının Yaşantısıdır Dönüp Arkamıza Baksak

Başlığı 3 kere arka arkaya okuduktan sonra anladım, erken anladığıma bile şaştım. Bu saatte böyle bir satırla karşılaşmayı ummuyordum. Hani ah ulan İstanbul dersin ya Haydarpaşa tiren garında öyle bir tebessüm işte. İ'ye aldırma. İ'lere hiç aldırmam ben. Biri i koyuyorsa araya bilinçli bir i dir o.

Çok insanın hayatım dediği, bir başkasının hayatı yaşadığı sandığı. Binlerce kez dönüp ardına bakıyorsun, bakıyorsun. Gördüğün manzara tek kelimeyle anlatabileceğin kadar kısa. Keşke.

Bir başkasının hayatı o, başkalarının istediği ve başkasının yaşadığı. Yaşamaya çalıştığı, yaşıyor gibi göründüğü. Ömrünün sonuna dek mutsuz bir mutluyu oynadığı bir hayat. Başrolde hep gülen bir insan. Perde kapanınca alkışlar arasında ağlayan.  Herkes sanıyor ki ağlaması başarıdan. Bilmiyorlar ki yalnızlıktan, yaşanamayanlardan. Onların yargıları, onların kararları, çünkü bu onların hayatı. İnsanın özgürlükler içinde esir olması kadar acı bir şey yok herhalde. Ailesine, arkadaşlarına, gerekli gereksiz bir sürü insana. Herkes neredesin diye soruyor, yalnız mısın diyen yok.

O bir başkaları ne der diye düşünmekten yaşamaya vakit bulamıyor insan. Varsa yoksa başkalarının yargıları, düşünceleri. Acaba onu/onları memnun edebilir miyim? Acaba o/onlar iyi hisseder mi? Ne yapsan, ne yapmaya karar versen iyi ya da kötü hep karar anında onlara sormaktan kendi kararların koca bir hiç. Hataları ile pişman olması varken insanın, başkalarının yargılarına esir bir hayat sürüp yıllar sonra keşke demek. En kötüsü de ne biliyor musun? O başkaları kendi hayatlarında bile doğru düzgün karar verememişler, mutlu olamamışlar, istediklerini asla yaşayamamışlar. Pişmanlıklarla dolu hayatları. Zaten tek sebep bu. O bitmek bilmeyen yargı bu yüzden her an ensende. Pişman olmasalar dilediğini yaşa derlerdi sana. Gözyaşı bu acıdan da akıyor mutluluktan da. Ne kadar kötü geri dönüşü olmayan yollarda geçmiş diye bir tabela aramak. İndirmeli insan o geçmiş denilen valizi sırtından, çıkarmalı ağzından takıldığı geçmiş denilen oltayı.
Yaşanmayı bekleyen onca şey, tutkularına esir olmak varken onlara tutsak olmamalı mutluluğu arayan.

''Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
çünkü yaşadıklarımız bir başkasının yargısına tutsak..."

Bu da benden gelsin.

Hiçbir şeyin.

''Bir gün herkesin giderse uzakalara
Bir gün herkesin terk ederse seni yalnızlığa
Bir gün herkesin iterse seni uçurumdan aşağıya
Bir gün herkesin biterse dudaklarında
O gün hiçbir şeyin olan beni hatırla.''

14 Temmuz 2011 Perşembe

Aldatmak

Güzellikle doğru orantılı düşünüyor  bu aldatmak hadisesini herkes. ''Güzel kadın aldatılmaz, güzel kadın nasıl aldatılır. Bu kadına o yapılır mıydı.'' Herkesin ortak fikri bu. Güzellik denilen şey gerçekleri örtüyor ve herkes bir ayrıntıyı es geçiyor. Güzel ya da çirkin, anne ya da sevgili kadın aldatılıyor. Her şekilde yalanlara, ihanete uğruyor. Ruhunu verdiği başka tenlerde yeni bir ruh arıyor. Ama bir kere ruhunu çaldığı kadını kenarda tutuyor. Nasıl olsa geri dönecek, nasıl olsa o bekleyecek ve hatta affedecek, gururunu ayakları altına alarak. Çünkü seviyor.

Seven. Köküne inersen bunun bana göre seven: Sonsuza kadar seven anlamına geliyor. En seviyor çünkü. En çok sevdiği, en çok değer verdiği, bütün çokların onda anlam bulduğu sevilen. Herkes aldatabilir, kandırabilir. Milyon tane bahane ve sebep sunabilirsin bunun için, kendini haklı çıkarmak için. Aldattıktan sonra hiçbirisinin anlamı ve değeri kalmasa bile.

Seven insan aldatmaz arkadaş. Seven insan sever. Gözleri ondan başkasını görmez. Aklının içinde, kalbinde, düşüncelerinde ondan başka bir şey olmaz. Varsa yoksa odur, o her şeydir. Çapkınlıkmış, alkolmüş, bir anlık boş bulunmakmış hepsi hikaye. Deliler gibi sevdiğini söylediği bir insana bunu yapamaz insan olan, seven.

Bir erkek olarak bu durumu daha açık ve net görüyorsun. Evet görüyorum, duyuyorum. Durum tek kelime ile rezalet. En çok o delice sevildiğini düşünen kadınlara acıyorum. Mutlu aile tablosunda yer alan o kadınlara. Tablonun dışında onlarca fırça darbesi var başka kadınlar tarafından atılan ve asla bilinmeyen, bilinmeyecek olan. Ciddiyim aklım almıyor bu durumu. Bir çoğu namus abidesi kesilen erkekler. Yaptıkları namussuzluğu çapkınlık kisvesi altında örtmeye çalışan erkekler. Yazık lan, bir de yaptıklarını gayet normalmiş gibi duyuranlar, göstere göstere yapanlar var ki bu daha da rezalet hatta daniskası. Bir de ben namusluyum diye ortalıkta göğüslerini kabarta kabarta gezmeleri yok mu? var, beni öldürüyor. Bir diğeri bu duruma ses çıkarmayan ve halen mutlu kadın rolünü oynayanlar, bu rezalete çanak tutanlar var. 'Erkektir yapar.' Bi çay koyun bir zahmet. Bu kadınlar aldatılan ve ayrılan kadınlardan aciz bana göre. En azından öbürleri başı dik ve onurlu, aldatıldığını ve gerçekten sevilmediğini kabullenip arkasına bakmadan gidiyor. Gerçekler acıtsa da kabul ediyor.

Sen hayatını, hayallerini, mutluluğunu, mutsuzluğunu her şeyini o insana göre ayarlıyorsun ve o insanın gözleri sana bakıyor ama aklı bambaşka yerlerde. Sevilmiyorsun, sevilen sadece tenin. Sevilen binlerce tenden birisin. Ne acı değil mi? ettiğin tebessümler.

Geçenlerde bir blogu tesadüfen okudum. Evli ve 2 çocuk babası bir adam. Her yazısında farklı bir seks deneyimini anlatıyor ve bunları gururla anlatıyor en ince ayrıntısına kadar. Çocukları onu baba, karısı onu bir eş olarak bellemiş. Mutlu bir aile tablosu ve yazılardan çıkan profil samimi bir adam hesapta. Ne kadar acıdım o kadına. Ve ömrü billah haberi olmayacak muhtemelen. O kadar çok aldatılmasına rağmen olmadığına göre. Ama bir gün yakayı ele verir, umarım verir.

Burayı tesadüfen okuyan ve bu aldatan grubuna giren insana bir çift sözüm var. Çok önemli ve mühim bir bok yemiş gibi insanlara anlatmayın yediğiniz naneleri. Anlattığınız şey sizin ne kadar çapkın olduğunuz, yakışıklı olduğunuz ve bu sayede yaptığınız rezillikler değil değil. Anlattığınız şeyler sizin ne kadar şerefli olduğunuz.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Yusuf İle Züleyha

Televizyonda özellikle ramazan aylarında çokça denk gelmişsinizdir.  Hz. Yusuf'un hayat hikayesine. İzlediniz mi bilmem: Kardeşleri tarafından kuyuya atılması, babasına öldü denmesi, köle olarak Züleyha'ya hediye edilmesi, zindana atılması, zindanda rüyaları yorumlaması ve bunların sonucunda Mısır'a yönetici olması.

Bu aralar uykum felaket kaçıyor, kaçmayı bırak hiç gelmiyor ayak uyduruyorum bu duruma haliyle. Ne yapayım, ne edeyim derken Nazan Bekiroğlu'nun Yusuf İle Züleyha'sını okuyayım dedim. Okumaz olaydım değil haha gözlerim kapana kapana yaklaşık kalan 120 sayfasını okudum ve bitirdim kitabı. Yaşananlar mı masalsı, yoksa yazarın dili mi mükemmel, benzetmeleri, tasvirleri mi harika bilemedim. Şu an ve daha önce piyasada bulunan bestseller olmuş aşk kitaplarından daha mükemmel, daha harika. Her cümlesi başka bir güzel kitabın. Sonlara doğru herkesin nefret ettiği (tespite gel) Firavun'a bile acıyabilirsiniz. O derece içten yazılmış, kaleme alınmış bir kitap. Eksiği yok fazlası var kitabın. Her cümlesinde ayrı bir güzellik saklı. Buraya hangi satırları kopyalasam diye düşünüyorum, satırların içinden çıkamıyorum. Derken kısa bir bölüm size.

Ve biraz önce kitabı okurken şunu yazdım haha. Kendini katmasa ölecek. :)

-sensiz geçen yıllarda-

''yüzümde yan yatmış elifler
gel de çizildiğine değsinler.''


Eğer ki okumadıysanız okuyun her şeyiyle fazla ve eksiksiz bir kitap/hikaye/gerçek.
Kısa bir bölüm.

GELSENE

''Tepeden tırnağa kırmızılar giymişti Züleyha. Bir mücevher ve ıtır sağanağının arasında en az, en takısız ve en sade hali kadar alımlıydı Züleyha. Boynunda üç sıra elmastan göz alıcı bir gerdanlık. Sol kolunun dirsek hizasında ta Potifar'a gelin olarak geldiği geceden kalma yılan başlı zümrüt gözlü bir kolluk. Mısr'ın en gizemli ve kıymetli kokularıyla parlatılmış saçları Züleyha'nın gece karası. Züleyha'nın saçları arasına serpiştirilmiş taşlı iğneler, gür bir ırmağın gecesi üzerinde asılı kalmış yıldız topları.
Züleyha'nın kalbinde acı. Gözlerinde Züleyha'nın alev alev yanan karanlık.
Züleyha'nın gözleri bir büyülü siyah korku. Kimin gözleri değse Züleyha'nın gözlerine, Züleyha'da bir şeyini unutacak. Kime gözleri değse Züleyha'nın onda kendinden bir şeyler bırakacak.
Hazırlık varsa intizar vardır. Gelsene, dedi Züleyha ıslık gibi kısık, bir lirin nağmesi kadar kışkırtıcı, berrak ve aydınlık sesiyle. Gelsene. Yerinden kalktı sonra, kapıyı sımsıkı kapadı. Oda, dört duvar demek. Oda, kapısı kapanınca günah kadar çağrıcı Züleyha demek.
Günah kadar çağrıcı Züleyha yineledi: Gelsene! Kötülük kadar kışkırtıcı Züleyha yineledi: Gelsene!
Şimdi Züleyha'nın odası Yûsuf'a gecikmiş bir kuyu ve erken bir zindandı. Züleyha'nın odası kuyuydu ve zindandı. Nasıl kuyu zahirinde karanlık, batınında aydınlık olduysa Yûsuf'a, nasıl zindan evvelinde karanlık âhirinde aydınlık olacaksa Yûsuf'a-Öylece başlangıçta karanlık son/ucunda aydınlık olacak Yûsuf'a Züleyha.
Lâkin yolun başı karanlık. Kuyu karanlık. Zindan karanlık-Bu yaman bir sınanma. Züleyha kapkaranlık, daha zorlu sınan'
Çünkü odasında Züleyha ilk bakışta aydınlık mı aydınlık-
ma değil mi ki zora tahammül kolay, güzele tahammül zor haddi zatında.
Üç nasip: Kuyu. Zindan. Züleyha.
Üç sınanma: Kuyu. Zindan. Züleyha.
Üç derinlik üç karanlık: Kuyu. Zindan. Züleyha.
Aşılırsa, üç aydınlık: Kuyu. Zindan. Züleyha.
Gelsene, dedi güzeller güzeli Züleyha, gelsene. Sesi ırmağın dibinden gelen bir musiki. Bitimsiz bir ezginin bilinmez güzellik vaadi. Deniz atlarının, su yosunlarının yemini. Gelsene!
Gel, sana gül bahçesi nedir göstereyim, göster gül bahçelerini göreyim. Sonsuzluk ne demekmiş gel bende bil. Ne demekmiş sonsuzluk sende bileyim.
Cennetin nasıl tamamlanır sana öğreteyim, nasıl tamamlanır eksik cennetim senden öğreneyim.
Ben ki senin geldiğin çöllerin yüzlerce yıl susuz kalmış ceylânıyım, indim su içmeye senin kıyına. Susuzluktan ölmektense su içerken ölmek yeğdir bana.
Tutuklayıp eylemimi, ruhumu özgür bıraktın. İçim ateş bahçesi de yasaklı serüvenim. Sarsılıyor kalbim yedilerinden, bunca sarsıntıyı ben kazasız belâsız nasıl geçeyim? Kan istiyorsan al işte eşiğindeyim. Razıyım öl bende, sende öleyim.
Gizli bir bahçesin, aç kapılarını, derununda dirileyim. Bilinmezsen yok olursun, ruhsat ver seni de dirilteyim. Gizli saklı bir hazine, yitip gitme bilinmeden, sana ebedîlik ağacı ve bitimsiz bir saltanat vereyim. Sende bileyim, sende bilineyim.
Gör kölenin nasıl efendi olduğunu, bil efendinin nasıl bir arıda köleye dönüştüğünü.
Kuruyan toprağıma su ol yeter ki gel, yağmur ol in bağrıma gel!
Bu kadar ısrarla çağırmadı kimse kimseyi, tamamla bu fethi, Sun bana zaferimi.
Bir ırmaksam döküldüğüm deniz ol, bir denizsem kuytularıma sokul bana akan ırmak ol. Bir takdime sana kalbim, bir sunu sana bedenim.
Yeter ki senden muradımı alayım güzel, yeter ki sana muradımı vereyim.
Züleyha kırmızılar içinde, yanakları daha kırmızı; dilinde zehirli çiçeklerin alevi, böyle dil döktü saatlerce. Yûsuf'un gözleri bir an bile dikili olduğu yerden kaymadı, Allah şahitti. Züleyha ne kadar ateşse Yûsuf o kadar iffetti.''
.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Sevgililik

haha süper bir tanım okudum yine yazmazsam çatlarım.

Günümüzde, bak bak aşk doktoru kesildi başımıza. Evet günümüzde sevgililik denen olay şundan ibaret.

''Sözleşip cafelerde buluşmak.'' haha ne güzel tanımdır, ne güzelliktir. Bunun devamı facebook ve msn hatta twitter'da devam eder. En sevdiğim facebook albümleri. İlk önce ilişkisi var bildirimi. Bunu gördüğün an yandın. Yüzlerce mutluluk pozu, sarmaş dolaş. Ulan en aptalcası bu geliyor bana. En sevdiğin insan kollarında, göz gözesin, sarılmışsın en mutlu anın. Bunu gereksiz onlarca kişiye gösterme merakı ve 'hasan ali bunu beğendi' saçmalığına ne ihtiyacın var arkadaş. Bırak özel kalsın, güzel kalsın. Göstermem lan ben haha. En güzel en özel şey geliyor bana. Kendi kendime bakar, güler, mutlu olurum. Sonra o doğumgünü, nişan, düğün fotoğrafları yok mu. Allah sizi bildiği gibi yapsın. Ya sonra? sonrasını düşünmüyor işte. Aylar, yıllar sonra bir bakıyorsun. Sırayla özlü sözler dökülmeye başlıyor kişisel ileti kısmından. Dur hemen bir örnekle taçlandırayım. ''Bir ilişkide, nicelikten çok nitelik önemlidir. Ne kadar uzun süre sevdiğimiz asla önemli değildir. ama ne kadar çok sevdiğimiz önemlidir.'' aynen kopyaladım, kendince ayar veriyor eski sevgiliye. Yapıyorsan yapma bunu, çok berbat görünüyor.

Sevgililik olgusu yerlerde değil. Artık sanal alemde sürünüyor. Bırak içinde yaşa her ne yaşıyorsan. İkiniz bilin, hangi saatte neredesiniz, hangi filmi izlediniz, ne yediniz ne içtiniz. Bırak özel kalsın, sana ve size kalsın. Yaşananalar. Ne yaşadığını bilmek isteyenler bir zahmet gözlerine baksınlar. Gözlerinden okusunlar her şeyi, okumayı akıl ederlerse.

İki tane romantik film izlemenin bünyeye yan etkileri ahah.

Konuşmayan Bir İnsanı Dinlemek

Gariptir. Cidden konuşmayan bir insanı dinlemek kadar garip bir şey yoktur. Düşündüm haha düşünüyormuş bak sen, neyse ilk aklıma gelen babannem oldu. Babannem konuşurdu, öyle bir konuşurdu ki, uzun zaman aldı söylediklerini anlamak. Uzun bir zaman aramızdaki diyalog şu şekildeydi.

- Babanne nasılsın, ne yapıyorsun?
+ Kimseye bişey ettiğim yok, oturuyorum.

Ne kadar saçma, ters, kötü ve berbat bir cevap görünüyor değil mi? İlk başlarda bana da böyle geliyordu. Ve bu diyalog uzun bir zaman sürdü. Aylarca diyebilirim haha. Bildiğin Sürahi hanım. Ki başka kimsem yoktu. Koca evde ikimiz. Küs gibi otururduk. Doğruca odama gider ders çalışırdım. Bu yüzden okulda ilk dönem dereceye oynuyordum ahaha. Demek ki her şeyde bir hayır varmış. Laf aramızda babannemin lakabı profösördü. Her şeyi bilirdi. İstanbul'da yaşamış, görmüş geçirmiş bir kadındı. Lafı gediğe öyle bir koyardı ki 3 gün kendine gelemezdin. Derli toplu, düzenliydi. Unutamadığım en güzel şey sabahları son ses radyoyu açar trt fm'de Türk Sanat Müziği dinlerdi. Özellikle pazar sabahları güzel şarkılar oluyordu ahaha. Lan ne güzel şarkısı uyanayım diye yapıyordu. Bir kere de günaydın de be kadın.  Böyle bir kadındı işte. Akşama kadar pencerenin kenarında otururdu. Bir şeyler diker, pencereden dışarıyı gelip geçenleri seyrederdi.  Bir gün dayanamadım artık sordum.

- Babanne bu kadar sene nasıl yalnız yaşadın sen.
+ (bahçedeki erik ağacını gösterdi bak dedi) Kaç tane erik var görebiliyor musun?
- Bir sürü, ağaç sayılamayacak kadar erik dolu, ne bileyim.
+ Ben onları saydım işte.

10 dakika kadar kendime gelemedim herhalde. Aklıma geldikçe yine kendimden giderim. O günden sonra anladım, konuşmayan bir insanı dinlediğimi. Dile kolay 35 sene yalnız yaşamak ne demek bilir misin? Bilemezsin. İnsan konuşmasını unutuyormuş. İnsan susmayı öğreniyormuş ve seviyormuş. Sessizlikte huzuru buluyormuş. Alışkanlık diyebilirsin, ketumluk diyebilirsin. Ama haksız diyemezsin. Ben diyemedim.

Artık neden ve niye konuşmadığını anladıktan sonra her şey daha bir farklı geldi. Aslında onu kimse dinlemiyordu. Aydan aya, yıldan yıla telefonlar, ziyaretler. Yanlış anlama kimse bakmıyor meselesi değil. Bilakis bütün ailesi, çocukları ve torunları her zaman yanında ve halen. Bu yalnızlık bambaşka bir yalnızlık. Yılların yalnızlığı. İnsana susmasını öğreten bir yalnızlık. Kafka demiş ya 'konuşmasını unuttum' öyle bir yalnızlık. Konuşmasını unutturan cinsten.

Aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra anladım neden sustuğunu. Ama şimdi gel gör anlatmaya başladı mı, masal anlatır gibi dinle o koca çınarı ve ne gariptir ki herkese anlatmaz o güzel masallarını, anılarını, yaşadıklarını. Keyfi yerindeyse ve kalabalık değilse etrafı sevdiklerine anlatır sadece. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlar ve anlatır. Gözlerinden süzülen bir kaç damla yaşı silerek. Ve o kimseye bişey yaptığım yok diyen kadın eğer yalnızsak başlar konuşmaya oradan, buradan anlatır. Anlattıkça anlatır. Zaman su gibi akar farkına bile varamazsın.

Konuşmayan bir insanı dinlemek yıllarını alır insanın. Hem neden konuşmadığını hem de anlattıklarını.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

10 Temmuz 2011 Pazar

Oda Arkadaşı

Ne zaman bir arkadaşa ihtiyaç duysan
elin rehbere gider
karıştırırsın isimleri, sırayla okursun
birinin sadece seni dinlemesini istersin
susup saatlerce seni dinlemesini
tekrar en başa dönersin
telefonu bir köşeye
kendini bir köşeye fırlatırsın
düşünürsün
anlarsın ki hepsi arkadaşın
sonra birileri gelir yanına
akıl verir
arkadaşlarınla git toz dolaş eğlen
isimlerini bile sayarlar
- ahmet'i ara
+ çalışıyormuş
- ali?
- hastaymış
+ merve
- tatile gitmiş.
- e üst kattaki elif'le sinemaya git, o da arkadaşın sayılır.
+ evet oda arkadaşım, sadece oda arkadaşım.

Artık herkes birbirinin oda arkadaşı. Aynı oda da yaşayıp sadece birbirine günaydın ve iyi akşamlar diyen arkadaşlıklardan ibaret arkadaşlık denen şey. Yalan her şey, eski bir şarkı artık arkadaş. Etrafında onlarca oda arkadaşın var. Ne gariptir ki bir ya da iki tanesi seni tanıyor. Diğerleri için bir günaydından ibaretsin. Herkes bir sığınak arıyor ve bu sığınak arayanlar nedense o sığınağı her zaman buluyorlar. Demirliyorlar o limana ve yaraları iyileşene kadar bekliyorlar. Sonra da yeni acılara yelken açmaya gidiyorlar. Geri gelecekler ne de olsa sığınak her zaman orada.

Sığınak öyle sağlam ki, en şiddetli depremlerde bile yıkılmamış sapasağlam duruyor ya da öyle gözüküyor. Hep sığınılan olmuş. Hiç sormamışlar, sormayı bile akıl etmemişler. Sadece kaybolup gittiğinde farkına varıyorlar sığınağın. Düşündükleri şey sığınağın nasıl olduğu, durumu değil. Sığınağın nereye kaybolduğu. Merak edilen neden gittiği değil, neden bırakıp gittiği onları.

Etrafında bu kadar arkadaşın var ve halen yapayalnızsın.
Kabul et o da arkadaşın o da arkadaşın hepsi oda arkadaşın.

Bazen

Bazen arka arkaya sigara içiyorum.
Bazen kitaplıktan bir kitap seçip rastgele sayfaları karıştırıyorum.
Bazen geceleri dışarı çıkıp gökyüzüme bakıyorum, yıldızım halen orada.
Bazen başımı yere eğip hiçbir şeyi görmeden dakikalarca yürüyorum.
Bazen düşünmüyorum. Düşüncesizliğimden değil, düşündüklerimin içinden çıkamadığımdan.
Bazen boşluğa takılıp kalıyorum.
Bazen anlamını bilmediğim şarkılar dinliyorum.
Bazen bulmaca çözüyorum.
Bazen elime bir bardak çay alıp oturuyorum bir köşeye ama sürmüyor saatlerce.
Bazen öylece durup zamanın geçişini izliyorum gözlerimin önünden, hiçbir şey yapmadan.
Bazen takılıp kalıyorum aklıma.
Bazen acaba diyorum ikilemler içinde.
Bazen acabalarıma evet diyorum, sonra yeniden hayırları bir bir sıralıyorum.
Bazen tamam oldu diyorum.
Bazen tamam oldu dedikten sonra vazgeçiyorum.
Bazen vazgeçmek beni mutlu ediyor. Sımsıkı sarılamadığımdan olsa gerek bazenlerime.
Bazen bir çift kumru görüyorum, gülümsüyorum. En azınan onlar bir çift.
Bazen sabahları kuş sesleri ile uyanmıyorum, uyuyorum.
Bazen aklıma gelmiyor. Hiç aklımdan gitmedi.
Bazen bir şarkıya takılıp uzun süre dinliyorum ve dinlediğimi bile unutuyorum.
Bazen neden diyorum, sorduğum bütün nedenler cevapsız kalıyor.
Bazen hayat diyorum, kabul ediyorum.
Bazen pes e diyorum, pes.
Bazen Türk Sanat Müziği dinliyorum. Şu an o bazendeyim.
Bazen hiçbir şey yiyesim gelmiyor, sigaradan başka.


Bazen öyle çok bazenlerim var ki, bazenlerimi ne dile ne yazıya getirebiliyorum.

8 Temmuz 2011 Cuma

Hayvanları Sevmek

Uzun zaman önce bir yazı okumuştum. Çok zengin bir iş adamı öğretmen olan babasını anlatıyordu, ''Çocuklara okumak-yazmaktan çok ilk olarak hayvanları sevmesini, doğayı korumasını öğretirdi.''

Her şeyi öğrettiğini sanan ben, sen, o her birimiz işte. Aslında çocuklara çok az şey öğretiyoruz ya da öğrettiğimizi düşünüyoruz. Alfabeyi, resim yapmayı, dans etmeyi, konuşmayı, hatta yabancı dili bir çok şeyi öğretiyoruz. Fakat, bilinçli aileler harcinde hayvanları birer oyuncak olarak görüyorlar. En büyük zevkleri onları kovalamak, taş atmak hatta bilinçsizce zarar vermek. Kendine zarar veremeyecek bir canlı olduğunu fark ettiği an o ufacık çocuklar bile değişiyor, öldürmeye programlı bir canavara dönüşüyor. Es geçtiği nokta ise karşısındakinin de bir canlı olduğunu unutması. Onunda bir canı olduğunu, nefes alıp verdiğini görmemesi.

Bu fotoğraf doğru ise Tayland'da çekilmiş. Mükemmel ötesi, üstüne edilecek tek kelimem yok. Hayvanları sevmenin tanımı bu.

Raif

Zordur raif olmak. Bir ruh gibi ortalarda dolaştığından olsa gerek, hiç kimsenin onu görmemesi, ruhunun bile duymaması.
Zordur raif gibi sevmek. Alıp oraya çıkarmak ve asla kendisinin bile indirmeye gücünün yetmemesi.
Zordur raif gibi beklemek. Gelmeyeceğini adı gibi bilmesi ve buna rağmen yıllarca beklemesi.
Zordur raif gibi yaşamak. Denirse yaşamak.
Zordur raif gibi ölmek. Her gece uyku diye ölüme uzanmak ve gün biterken uyanmak.
Zordur raif gibi gülümsemek. Onunkiler acı acı gülümsemek.
Zordur raif gibi özlemek. Özlem'in bir kadın adı olmadığını bilmek.
Zordur raif gibi aramak. Başını öne eğip kaldırımlarda bozuk para gibi kaybolmuş kendini aramaya çalışmak.
Zordur raif gibi ağlamak. Gözleri kapalı ağlayamaz bu yüzden kimse. Açık ağlarsa gözlerinden değil içinden taşacak.
Zordur raif gibi yanmak. Önce har, sonra kor en sonunda köze dönmek ve sönmek.
Zordur raif gibi haykırmak. İçindeki çığlıklar sağır eder atan insanı.
Zordur raif gibi düşünmek. Düşünce gözyaşlarıydı ve o kadar çok düşünürdü.
Zordur raif gibi anlatamamak. Anlaşılamamaktan değil, anlatamamaktan.
Zordur raif gibi susmak. Dinlenmeyeceğinden değil, hiç kimsenin gözleri onun gibi bakmayacak.

İnanmıyorsan Raif'e sor.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Kardeş



İnsan hayatta bazen yalnız kalıyor, hatta yapayalnız. Kimisi mecburiyetten kimisi de doğuştan. Şu hayatta galiba istemeyeceğim tek şey tek çocuk olmaktır. Böyle bir ailede yaşamak, büyümektir. Ki, şanslıyım ben galiba doğarken bile yalnız değildim. haha dalyaço vardı yanımda, halen yanımda hep yanımda.

İnsanlar birer birer terk ediyor seni. Gidiyorlar, bırakıyorlar. Zamanı gelen bir helallik isteyip gidiyor. Seni yapayalnız bırakarak. Seni, onsuz bırakarak. Doğanın, dünyanın, hayatın yazılmayan ama bilinen kanunu bu. Bir gün onlarsız kalacaksın. Bahsettiklerim; arkadaşların, dostların ve ailen (anne-baba). Sırasıyla hepsi gidiyor. Sen yine kendine kalıyorsun bir de kardeşine. Rakamda vereyim haha biz daltonlarız. Ben Joe bu arada. ''Sen böyleysen kimbilir Avarel nasıl'' diye espri yapanı ıslak odunla öperim. Ay yüzlümüz erken gitmiş, kader. Ayrıca ben ya da dalyaço amortiyiz. Hesapta yokmuşuz. Bu da apayrı komik bir hikayedir, babamdan dinlersen.

Ne diyordum, bir insanın kardeşi olması en güzel şeylerden birisi bu hayatta, farkına varabilirsen. Değerini kaybetmeden önce anlayabilirsen. Dedim ya herkes gidiyor birer birer, bir tek o kalıyor yanında.  Bir manzara gelir uzun zamandan beri gözlerimin önüne: dalyaço beni hiç görmediği bir halde gördü ve şoka girdi, ahah yok yok banyoda falan basmadı. Daha kötü bir durum, banyoda yakalanmayı tercih eder insan. Beni o halde görünce 46 yıldır duymadığım bir şekilde seslendi; palyaço. Ama nasıl söyledi, nasıl çıktı ağzından palyaço bilemezsin. Yıllarca, binlerce kez söylediğinden farklıydı. Ben, 'iyiyim' dediğimde ancak  kendine gelebilmişti.

Kardeş olmak güzel çok güzel. Benim dalyaço ile aramdaki ilişki bambaşka. Konuşmadan anlaşabilirim. Gerçekten tek kelime etmeden söylediğimi anlatabilirim, anlar, anlarım. Ya da farklı bir kelime, cümle söyleyerek her şeyi anlatırız birbirimize. Çok değişik bir bağ. Demek istediğim kardeşten bile öte. Yıllarca beraber olmanın verdiği etkinin yansıması da olabilir.

Nereden geldim. En sevdiklerimden bir tanesi yapayalnız kaldı hayatta. Tutunacağı tek dal kardeşi kaldı. O da olmasaydı, kimbilir ne kadar yalnız kalacaktı. Yalnızlığı ay kadar büyük ve ihtişamlı, etrafı ne kadar kalabalık olursa olsun. Bazı insanların, kalbinde insan kalabalıkları vardır ve hepsi anlıktır. İşte böyle bir kalabalık onunkisi, bir yere yetişme telaşı içinde başını kaldırıp gören bir kaç kişinin selamladığı bir insan. O çoktan başını öne eğmiş, kaybettiği kendini arıyor kaldırımlarda.  Her şeye rağmen iyi ki kardeşi var dedim şu an. Ya o da olmasaydı?

1 Temmuz 2011 Cuma

Dilediğini Yaşa

Güzel bir söz, anlamlı. Anlamını yerine getirirsen eğer. Zor ama çok zor anlamını yerine getirmek. Onlarca burun var hayatında. Her biri siper almış mevzinde tetikte bekliyor o koca koca burunlarını sokmak için dileklerinin içine. Senin dileklerinin, isteklerinin bir önemi yok. Varsa yoksa onların düşünceleri. Kendilerine göre haklılar. Çok haklılar, en haklılar. Hak, onların dudaklarından çıkacak tek kelime ''hayır''. Yapmak istediklerin, yapmayı istediklerinin önündeki en küçük ama en büyük engel o burunlar. Ve sana, hayatına sokmaktan asla vazgeçmeyecekler, dilediğin gibi yaşamaman için.

Musalla taşı çok uzak gibi görünüyor insana. Yanına varmaya korkuyor insan ne kadar cesaretli olursa olsun. İnsanın en savunmasız, en aciz ve çaresiz kaldığı an o taşın önünde. Dağ gibi adam parçalanmış bir taş parçasına dönüşüyor.

Dilediği gibi yaşayanlara gıpta eder insanlar, dilediği gibi yaşayamadıklar için. Uzaktan seyrederler, şaşırırlar. Neden benim böyle bir hayatım yok diye yakınılar. Yakınmak yerine bir kez olsun herkesin delilik diye addettiği şeyleri yapmayı akıl etmezler. Çünkü bütün vakitlerini yakınarak geçirdiklerinin farkına varmazlar. Hayat kısa, tabutlar dolmak için bekliyor musalla taşında.

Nereden geldim buraya. Aklımda bu soru vardı sadece. Acaba dilediği gibi yaşamış mıydı hayatını? Sormak için bile geç kalıyorsun biliyor musun? Geç kalmamalı insan. Zaman bıraktığın yerde durmuyor. Akrep yelkovanı her an kovalıyor. Geçen dört mevsimin baharları değil, ömrünün baharları. Geç kalma, gittiğin yerde bulamayabilirsin beklediğini, bulmayı umduğunu.  Umma, gitmeyi dene bir kez olsun hayatın bekliyordur seni.

30 Haziran 2011 Perşembe

Kaç Kilosun

7 ..... (burada küfür var) 7.

Arkadaş bir adam ya da kadın: görüşmeyi düşündüğü, bir şekilde tanıştığı hatta ilerisi için evlenmeyi düşündüğü insana ilk konuşmada bunu sorar mı ya? Hani görmesen karşındaki insanı belli bir süre bütün konuşmalardan sonra konu oraya kadar ilerler ve sorarsın. Fakat iki kişi de birbirini görüyor ve ilk karşılaşmada sordukları, anlattıkları konu kiloları. Sanki pazardan karpuz seçiyor. He anam kesmece adana. Bak karpuz dedim, son dilimi yemiştim, canım karpuz çekti ahah.

Daha önce yazmıştım, insanlar kendinden bahsetmiyor. Bahsettikleri tek şey dış görünüşleri. Saçı, kaşı, gözü, boyu posu, kilosu. Hangi teknolojik aleti kullandıkları, nerelerde gezdikleri, ne giydikleri. Kendimden bahsediyorum diye dışlarından bahsediyor. İçini anlatan, merak edip sormayı akıl eden kimse yok.
Galiba insanların bitmek tükenmek bilmeyen yalnızlıklarının sebebi bu, bu olsa gerek. Şekline, şemaline aldırmadan, önemsemeden seni sevecek bir insanı bulamadıklarından. Herhangi bir uzuv. İnsanlar hep bunu kriter olarak seçip buna takılıyor. Aklı ve düşünceleri, kalbi dururken. Zaten bu yüzden insanların asla anlam veremedikleri şeylerin başında geliyor. Güzel kadın-çirkin adam ya da yakışıklı adam-çirkin kadın aşkı, evliliği. (işin içinde maddiyat olanları es geçiyorum.) Aşkı, evliliği çirkinlik ya da güzellik denen düz hesapla 7 milyar farklı görüşün olduğu olguya yüklemek, ne kadar saçma ne kadar basitçe.

Bir de yaş meselesi var. İnsanlar bu yaş olayını kabullenemiyor. Sanki onlar evleniyor arkadaş. İki insan bekarsa ve seviyoruz diyorsa millete girip çıkmayan ne anlamıyorum. Bu yaş farkı olarak adlandırılan evliliklerinin bir çoğunda işin içinde maddiyat olsa bile gerçek olanlara bu yüzden kimse inanamıyor.
Zıt kutuplar birbirini çeker klişesi kimse kabul etmese bile gerçeğin ta kendisi.

Bu yüzden pazardan karpuz seçer gibi insan seçmeye çalışanlar hep keleklere denk gelecekler, geliyorlar. İçine bakmayı akıl edemediklerinden. Çünkü gözlerini dışlarından alamıyorlar. Umduğum gibi çıkmadı diyorlar. Umduğun bir şey yoktu ki senin? var mıydı? Umsaydın bir şeyler uzun uzun konuşurdun, anlatırdın, anlardın, anlamasını beklerdin. Hepsini geçtim, gerçekten severdin ve sevilirdin.

Bir de aklımda üstüne uzun uzun yazmak istediğim ama buraya ilişsin ve kalsın istediğim bir konu var. İnsanların hazımsızlığı ile ilgili. Ne kadar insan olamayışları ile ilgili. Şu cümleleri söyleyen ne Türk ne de müslüman. Büyük ihtimalle başka bir dine mensup, inancı bambaşka. Türkiye'ye gelen yabancıların beğenilerini söyledikleri şeyler arasında sıralamada ilk üçe girer istatistiği çıkarılsa. Acayip hoşuma gitti. Saygı, saygı duymak dedikleri olay bu işte.

''Türkiye'de yaşadığım en güzel şey ezan vakitleriydi. Büyüleyici bir olay. Birkaç saatte bir tüm şehir dua ediyor. Kendimi korunmuş hissettim.''

27 Haziran 2011 Pazartesi

Su Gibi

Galiba televizyonda izleyip zevk aldığım, güldüğüm, düşündüğüm, hayret edip şaşırdığım tek program bu. Her bir karesinde farklı ve güzel belki de acı bir detay var. Neresinden baktığınla ilgili bir durum. Bana göre en acı detayı felaket yalnız insanlar. Bildiğin gibi değil. Hepsinin gülüşleri acı. Bir çoğunun derdi evlenmek falan değil. Mesele onları öldüren yalnızlıklarını öldürmek. Birisinin ona sahip çıkması, dinlemesi, gülmesi, konuşabilmesi. Paylaşmak, yaşamak, mutlu olmak, mutlu etmek. En önemlisi sevmek ve sevilmek. Katılanların hepsi aç. Fakat sevgi ve ilgi açı. Ha evet şu nefret ettiğim sarışın kadın gibi para peşinde koşanlar var, yok değil. Bildiğin magazin dergilerinde, burç yorumlarında, ünlülerin magazin haberleri ve ilişkilerine göre yaşayan bir kadın. O değil bir sürü talip geliyor bu kadına. Bu duruma çok şaşırıyorum mesela. Bir gün kesin katılacağım ahahah. İlginç bir deneyim olur. Biraz önce anneme dedim ki;

- Su gibi başladı fox'u açın.

nasıl gülüyor, 'bizden daha çok izliyorsun' diyor.

''Ev yok, araba yok, bankada para yok, emekli değilim. İş yok, güç yok. Beni taşıyabilecek bir kadın arıyorum'' tadında, tatsızlığında ya da ciddiyetinde bir konuşma yapsam kaç kişi talip olur diye merak etmekteyim.

Bu programda en çok Devrim'i seviyorum. Devrim kim ve niye seviyorum sormayın ahaha izleyin ve öğrenin. Yok yok ona aşık falan değilim. Bir de şu mesele var ki katılanların hepsi olduğu gibi. Elbiseleri ve makyajı onu bunu çıkardın mı hepsi olduğu gibi. Yalan söyleseler bile, olmadıkları biri gibi davransalar bile anında belli oluyor bu. Durmuyor kendilerinden bir başkası gibi davranmak üzerlerinde, bir boy büyük geliyor çoğuna.

Geçen gün bir kadın katıldı programa. Şu güzellik denilen nanenin kriterlerini baz aldığında bir çok insana göre güzel değil. Yani ne mini etek, ne dekolte, ne gözleri, ne de uzun boyu. Hiçbir fiziki özelliği yok. Fakat bütün herkes bu kadına hayran oldu biliyor musun? Ben zaten konuşmalarını dinler dinlemez hayran oldum hahah. Çünkü ağzından çıkan tek kelime 'seviyorum' oldu. Adamın işini, evini, emeklilik durumunu, parasını, yazlığını, aylık maaşını hiçbir şeyini sormadı. Yani maddi olarak beklenti içinde değildi. Herkesin hayran olmasının tek sebebi ise; ''seviyorum, aşığım' diye açık açık dile getirmesiydi.

Su gibi'yi izliyorum, en azından gerçek. Gözyaşları, yalnızlıkları, terk edilişleri, aldatılışları, çektikleri acılar gerçek. Dizilerde yaşananlardan daha gerçek, en gerçek. Cuma günü sezon finali varmış ahaha. İçime bir hüzün çöktü şimdi. İzleyin, kaybettiklerinizin yanında bu programı izlerken kaybedeceğiniz vakit hiç kalır bence.

25 Haziran 2011 Cumartesi

İyi Oldu

Beter ol beter velet seni.  Hiç bu kadar ohhh iyi oldu dememiştim, içimin yağları eridi. :)

İletişim Çağında İnsanın Yalnızlığı

Vardır, dersem yalanın en büyüğü olur.
Yoktur, dersem bir ihtimal doğru olur. Neden yoktur? kendin istedin, kendimiz istedik. Belki sonucunu bilerek belki de bilmeyerek.

ıcq denilen zımbırtı ile başladı, sonra cep telefonu ile devam etti. msn ile gelişti, facebook ile ilerledi ve twitter ile büyüdü. İletişimden anladığımız bilgisayar olup çıktı. Aslında iletişim değil, iletişimsizlik oldu. Ne kadar çok kullanırsan o kadar çok ulaşılmaz ve yalnız oldun, yalnız kaldın. Ne kadar çok ortalarda gözükürsen o kadar çok görünmez oldun. Seni göremez oldu herkes. Yazdıklarını beğenmekten, yorum yapmaktan, ileri geri konuşmaktan, yazdıklarından anlam çıkarmaya çalışmaktan, sen bir detaydan ibaret kaldın yani yalnız.

O kadar çoktu ki yazdığın, o kadar çok düşünüldü ki yazdıkların üzerine. bunun arkasındaki insan yani sen es geçildi. Nasılsın? sorusu gerçek anlamını kaybetti. nasıl olduğun önemli değil çünkü. önemli olan ne yazdığın, ne yaptığın, kimlerle olduğun. hangi filmi izlediğin, hangi dizide hangi özlü sözü duyup onu hatırladığın. Onun sana söylediği bir tane sözü, özlü yapamayışın önemli değil, onun sana bir tane özlü sözü söylemeyişi önemli oldu. O yüzden ya bu ah'ların bi tane sevgilim şöyle bir cümle söylemedi. Öyle bir cümle söyleyeni göremedin ki sen iletişime geçmekten. aptal kutusundan kafanı kaldıramadın. Online bir hayat yaşadın ofline olarak.

En son ne zaman, 'canım yanındayız her zaman' diyenler yanında oldu, hangisi seninle beraber ağladı. Bak unutuldun gördün mü? En büyük ya da en küçük acında kimse yok yanında. Tek sebebi iletişim halinde değilsin onlarla. Çünkü bu söz beni çok şeyden kurtarmıştır; ''iletişim uğruna var olan iletişimlerini sekteye uğrattın'' çoktan. Azar azar farkına varamadan, gerçek olanı sanalla değiştirdin. En mutlu anların facebook'taki fotoğraflardan ibaret, bir zaman sonra onları da sileceksin. Gezdiğin şehirler gibi gülüşlerin, güzel ama ihtişamı yalnızlığın. Hiç kimse gerçeği göremiyor. ''aa ne güzel şehir''  gerçek ortada işte tek başına ve yalnızsın. Şehir güzel olsa ne yazar. Arkadaş sayın yükseldikçe yalnızlığın arttı. Her gün profil fotoğraflarına bir yenisini ekledin. Ne kadar da mutlusun değil mi? kırmızı burnuma anlat. Filozofların özlü sözlerinden belli mutluyuz biz diyorsun, mutsuzluğun öyle katıksız ki, öyle yalnızsın ki, yalnızlığından sen suçlusun.

Bir çıkarmayı denesene şu iletişim çağında herkesin kullandığı şeyleri hayatından, bir uzaklaştır bakalım. kaç tane dostun varmış etrafında görmeyi dene. Kaç kişi seni gerçekten arayıp soracak, nasıl olduğunu merak edecek. Kaç tanesi seni aklına getirecek? kasadaki kız * olmaktan vazgeç artık iletişime geçmek uğruna görünür olmaktan vazgeç. Görünmez ol, işte o zaman görünür olacak sana gerçekler.

Arkadaşların, dostların ve yalnızlığın o zaman gerçek olacak.

Çok büyük, değil çok küçüldü, küçülttük bu yalnızlığı hak ettik.

24 Haziran 2011 Cuma

Sarılmak

''Şiir değil bu içimden geldi
ne fark eder nasıl olsa
şiirlerden aynı yerden geliyor değil mi
bazen sana sarılmak istiyorum
yok fesatlık yok bir gram
bildiğin sarılmak işte
ama bilmediğin kadar uzun
bilmediğin kadar masum
bilmediğin kadar içten
bilmediğin kadar içimden
ağlayan bir çocuğa sarılmak gibi
sussun diye değil
yalnız olmadığını bilsin diye
yaşlı bir insana sarılmak gibi
rikkat göstergesi değil
sevildiğini bilsin diye
bir hayvana hahah kedi olur köpek olur
hayvan dediğime aldırma sarılmak gibi
yalnızlığını gidermek için değil
değer verdiğini bilsin diye
soğuk kış günlerinde
bir bardak ince belliye sarılmak gibi
soğuktan kurtulmak için değil
sıcaklığımı hisset diye
gece üstüne örttüğün
battaniye sarılmak gibi
katlanılmaz yalnızlığına
beraber sarılarak birbirimize katlanalım diye
Sanki sen makara
ben kördüğüm olmuş ip
gel çöz beni
gel sar beni
sar sana beni
sarsana
sarıl sana
aslında sarıl bana.''

Yaşayıp da Yazmadım Yazdım da Yaşadım

Hani bazı kelimeler, cümleler, başlıklar vardır. Okuduğun an her şey değişir. Zaman durur, sen durursun, dünya durur. Tutulur kalırsın, ne kadar anlatırsan anlat, ne kadar farklı dile getirmeye çalışırsan çalış  başka bir şekilde ifade edemezsin, anlatamazsın. Herkes sorar sana, anlat der. İnanamaz, gerçek mi? doğru mu? yoksa uyanıkken gördüğün bir rüya mı? soru üstüne soru, suskunluk üstüne suskunluk. Susmayı cevap vermeyi reddetmek olarak algılarlar. Aslında en uzun cevabını veriyorsundur susarak ve  tek kelime cevap vermezsin konuşarak . Vermediğinden değil, veremediğinden. Bilmezler zaten bunun ne demek olduğunu, ne dememek olduğunu.

Anlatmaz, anlatılmaz sanılır. Ketum derler bir de üstüne. Belki de bir dua etti, en güzel beddua. Anlatamayasın. Anlatırsa büyü bozulur, sihir kaçar. Herkes bu muymuş der? Yo yo bu değil. İşte bu yüzden anlatmıyor. Anlatsana denilir ya, anlatmaya karar verdim iyi dinleyin. Belki de vereceğim en uzun cevap bu olacak. Bu olsa gerek yazarken yaşamak, yaşarken yazmak. Derler ki yaşarken yazamazsın, yazarken yaşayamazsın. Yaşamadıklarından olsa gerek, yazamadıklarından olsa gerek. Ben;

Yaşayıp da Yazmadım, Yazdım da Yaşadım.

23 Haziran 2011 Perşembe

Saçmalama

Gelmeyin üstüme sabah sabah 1,5 kilo fasulye kırdım. Kılıbık diyeni ıslak odunla kizil sakal kovalasın. En azından ondan yarım kilo az kırdım. Ben zaten şu hayatta bi tek fasulyeleri kırabildim. ahahah kaç kaç yine şiyire başladı. Hiç unutmam bir arkadaşım 'insan kocası' için aynen şunu demişti. Hatce okursan yandım; ''Benim kocam niye böyle romantik değil.'' O değil de en sevdiğim arkadaşlarım içinde ilk üçe oynar ama insanın tekidir. Böyle bir insanın defno gibi dünya güzeli bir varlığa sahip olması ilginç. Defno'nun hatrına katlanıyorum n'aparsın.

Gelelim konumuza yazmayacaktım ama yazayım, kenarda duruyordu vitrine alayım misafir geldiğinde çıkan yemek takımı gibi.

Evet konumuz  ekşi sözlük yazarlarının bir kısmı yaklaşık 50-100 kişinin ifadelerine başvurulması. Malum herkes bir şeylerin peşinde. Kimisi para, kimisi buddy, kimisi bilgi, kimisi dost, kimisi düşman. Yazarak istediğini kazanabilirsin. Öncedenmiş ne yazdığının öneminin olmaması. Öncedenmiş ''çok iyi bir kadın, kim istese veriyor'' diye yazabilmek bir ünlünün başlığının altına(Evet, halen duruyor mudur bilmem ama böyle entryler yazılıyormuş zamanında). Kimsenin umurunda değilmiş o zamanlar. Öncedenmiş 'yaran diyaloglar' (saatlerce okuduğumu bilirim) ne bileyim herhangi bir ülke hakkında bilgi almak, bir şeyler öğrenmek. Farklı bir tat yakalamak, merak edilen şey hakkında ilginç bir bilgi öğrenmek.

 Savcılık yazarların ifadesine başvurmuş, yazarların bilgilerini almış. Ekşi sözlük her zamanki gibi bu bilgileri paşa paşa vermiş. Ya ne yapacaktı? Ne yapmalıydı. Şunu yapmalıymış, yazarlara tek tek haber vermeliymiş, yazarlarının arkasında olmalıymış. Anlamadığım nokta şu. Sen yazdığın entrynin ne anlama geldiğini, geleceğini ucu ve yaptırımının kime dokunacağını bilmiyor muydun? Siz ne yazdığınızın farkında değil miydiniz? Ona buna, hakaret ederken sizin deyiminizle özgür düşüncenizi yazarken başınıza neler gelebileceğini tahmin etmiyor muydunuz? En önemlisi her yazdığın entrynin altında şu cümle at nalı gibi duruyor. Hiç mi okumadınız?
Yazılardan yazarları sorumludur.

Ne bileyim arkadaş, ben yazdığım şu abuk sabuk şiyirleri bile bir yakınıma okutturmuyorum, es kaza okuyan olursa ben yazmadım diyorum. Sen binlerce, milyonlarca insanın okuduğu okuyabileceği bir yerde alenen dalga geçiyorum, inanmıyorum, inanmadığım için istediğimi yazabilirim mantığıyla yazıyorsun ve sonra ağlıyorsun. ühü ühü ssg bizim bilgilerimiz savcılığa verdi, bizim yanımızda olmalıydı.

Arkadaş ekşi sözlük ticaret odasına kayıtlı, vergisini veren bir şirket. Bu ne demek, yani kâr gütmek amacıyla kurulmayan ama sonucunda napolyon gibi paraya yenik düşüp kâr amacı güden bir işyeri halinde geldi demek. Halen bunu anlamıyor insanlar. ssg'ye kanzuk'a bir dünya laflar hazırladılar. Greve gidenler oldu. Yazarlıklarını iptal edenler oldu (yazarlıklarını iptal edenler tek kelime bir şey demem) fakat ssg bir entry girdi ve herkes yine sus pus. Bak bu tarih önce, önümüzdeki pazartesi o entry en beğenilenlere girmezse ben de kırmızı burunlu palyaço'yum. Başka da bir şey bilmiyorum. ahah eğer ki girmezse en fazla mor burunlu palyaço olurum.

Ben buraya şimdi gerçek hayatta ya da kişi ve kurumlara söyleyemeyeceğim cümleleri yazarsam, ne olur? Derdim başa girer ya da başım derde girer, sonra yazdıklarım bir yerlere girer. Di mi bunun bilincinde olma, ondan sonra habire yaz. O değil en çok takıldığım nokta haha bak ateistlerden nefret ediyorum değil kesinlikle. Gelsin, istediği kadar konuşsun, istediğini söylesin, ateist olduğunu vs. bir dünya şey anlatsın. Kızmam, saygı duyar mıyım? Duymam, şarkı mı bu arkadaş. haha şaka bir yana umursamam yani. Demek istediğim benim uzaylı arkadaşlarım var değil. Herkesin kendi bileceği iş, kendi düşüncesi kendini bağlar. Kendi hür iradesi, aklı ve kalbi. İnan böyle düşünüyorum. Fakat bu Türk ateist arkadaşları anlamıyorum ben. Sadece müslümanlık, islamiyet ve Hz. Muhammed üçgeninde sürdürüyorlar ateistliklerini. Hristiyanlık, musevilik, budizm, hinduizm diğer dinler ile hiç ilgilenmiyorlar. Ne ayetleri bilirler, ne duaları bilirler, ne dalga geçecek ne de dalga geçerken hakaret edecek kadar bilgiye sahiptirler. En çok merak ettiğim budur.

Neyse ben aslında şu muhteşem şiirimle sizi başbaşa bırakıp fırına sıcacık ekmek almaya gideceğim. Daha kahvaltı edeceğim. Bugün hava güzel, İstanbul güzel. Günüme güzel başlattı bir güzel. ahahah.

Haydi güzel günler. :)

Söyleyemediklerimi sana biriktirdim
renk renk seni seviyorumlar
boy boy tebessümler
irili ufaklı kahkahalar
hepsinde bir sen var
sen birikiyorsun gün ve gün
her gün kalbime seni atıyorum
sana yüzümde gülüş diye
sakladığım bozuklukları biriktiriyorum
kocaman gülmek için sana
pek fazla sarılmıyorum sevdiklerime
sarılmayı bile özlemek için
sana özlemle sarılmak için
sarılmalar biriktiriyorum sana
kocaman sarılmak için
bahçeye tohumlar ekiyorum
rengarenk en sevdiğin renklerden
gül bahçesi güller biriktiriyorum sana
gül diye
anıları hep es geçiriyorum
sensiz bir tane bile anım olmamalı
sana şiirler biriktiriyorum
en sevdiğimiz şairden
daha önce hiç okumadığın
baskısı olmayan kitaplarından
okuduğun zaman şaşıp kalacağın
söyleyemediklerimi sana biriktiriyorum
onun içindir sana
ben seni özledim
çok az diyebiliyorum
halbuki seni çok özledim
gülüşlerini de özlemedim
tutuşamadığım elleriniyse hiç mi hiç
saçlarını unut gitsin
rüzgar tarıyordur ellerim yerine
kokusunu bile özlemedim
bütün özlemlerimi sana biriktirdim
söyleyemediklerimi sana biriktirdim
içimde her şey sen diye birikiyor
tek korkum
bir gün gözlerimden taşacak.

19 Haziran 2011 Pazar

17 Haziran 2011 Cuma

Ekmek





Hayat devam ediyor. Ne kadar kötü ve acı devam etmesi bu şekilde. Kaç gündür aklımda bu video genç kızın haykırışı, gözyaşları, çocukların ağlaması. Yaşananların siyasi tarafını, onu bunu geçtim.

İnsanlar yani bizler görmezden gelmeyi alışkanlık haline getirdik. En büyük alışkanlığımız; görmezden gelmek. Yine unutulup gidecek.

16 Haziran 2011 Perşembe

Tek Bedende Binlerce Ruhun Acısı

''Dünyanın en derin noktasından çıktım
hayatımı geri almak için
tırnaklarımdaki kanla
tek bedendeki
binlerce ruh acısıyla.''

Bir cafede oturuyorduk, elinde bir kalem ve kağıt. Önce beni çizdi kağıda, sonra yanına bu satırları yazdı. Gözlerime bak dedi, baktım gözlerine. Anlat dedi. Ağlarsın dedim, olsun anlat dedi. O gözler ağlasın istemem dedim. Bakışları çok acı o gözlerin, gülüşlerin gerçek ama anlık dedim. Anladığımı anladı ve sustu.

Tek bedende binlerce ruhun acısı. Anlamak bile zor, zaten anlamak diye bir şey yok. Anladım; anlattığının anlamsızlığının anlaşıldığının ya da anlamlılığının anlaşılmadığının ibaresinden başka bir şey değil.

Çok az insan var tek bedende binlerce ruhun acısını yaşayan. Dışarıdan bakınca mutluymuş, huzurluymuş, rahatı yerindeymiş gibi gözüken. Maddeye yüklenen mutlulukların hepsi onlarda mevcut ve bu yeterliymiş gibi görünüyor, onun dünyasının dışında olunca. Zaten sorunda bu ya, onun dünyasının dışında olduğun için bütün anladım'ların anlamadım'a dönüşüyor sen bilmeden, anladım derken aslında anlamadığını söylerken.

O yük omuzlarına ağır geliyor, gün geçtikçe yeni acılar ekleniyor ruhuna. O da biliyor taşıyamayacağını ama yine de yükleneceğini ve yükleniyor tüm güçsüzlüğüne rağmen, altında ezileceğini bile bile.

Ağır gelir, taşıyamaz bir gün boşluktan aşağı bırakır.

Kime ağır gelir bilemezsin.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Körü Körüne İnanmak

Körü körüne inanmak. İnanma ihtiyacı mı, boşluk mu, aptallık mı, yoksa kendine bir kahraman edinme ihtiyacı mı ya da bununla gurur duymayı istemek mi? Hangisi bilmiyorum ama insanlar körü körüne inanıyor. Dile getirmek istediğim inanmak meselesi; dini açıdan değil. Bu konuda herkese aynı şeyi yemek düşer, insanın içi insanı ilgilendirir, kimseyi bağlamaz. Biraz önce aşağıdaki satırları okudum. Ne olduğunu bilmedikleri fikirler, neye hizmet ettiğini, edeceğini bilmedikleri fikirler, düşünceler için insanlar o uğurda ölümü bile göze alıyor ve ölüyor da, (ki bildiklerini iddia ederek, aynı yolda ilerledikleri ve bu uğurda asla ölmeyen, ölmeyecek olanlar tarafından ölüme sürüklenerek) arkasından sadece anasını ağlatarak. Delicesine bir hiçliği onlara göre çokluğu savunuyorlar. Öyle bir sahiplenmek ki her şeyi bir kenara bırakıp gözlerini kör edercesine etrafındaki her şeyi görmezden gelip sahiplenmek.

Sahiplenmek isteyen insan paylaşmayı istemez. Zaten paylaşmak istemediği için karınca vari bir hırsla sonuna kadar savaşır bu şey için. Kendini bitirip tüketene kadar.

İnanırken, insanlar bütün algılarını kapatıyorlar; gözlerini, kulaklarını, kalbini, vicdanını ve aklını her şeyi devre dışı bırakıyor. Sadece inandıkları şeyin sesini duyuyorlar. Ne dediği önemsiz duymuyor bile. Büyülenmiş gözlerle sadece izliyorlar. Dün sadece 200 tane insanın gözlerine ve surat ifadelerine baktım. 200 tanesine ancak bakabildim. Nefret uyandıran bir bakışı vardı hemen hemen hepsinin. Yoksa 550'sine de bakacaktım. Öyle mutlu bir ifade vardı ki yüzlerinde hepsi gülüyordu. Zafer kazanmış komutan edasıyla. Bir tanesinin yüzünde üzgün bir ifade yoktu. Çünkü tek istedikleri kazanmaktı ve kazandılarda, bu uğurda her şeylerini kaybetmeyi göze alarak kazandılar. Dikkat et kazanan onlar, kazandılar. Kaybedenler belli.

Bilmemek ve inanmamak en iyisi. En azından bir şeyin farkındasın, bilmediğinin ve bunun sonucunda da inanmadığının. Vicdan meselesi bu bana göre. Belki sana göre de sorumsuzluk olacak, mühim değil. Bazen şıklardan şık seçmemek en iyisi gibi gelir bana. Çünkü şıklardan birini seçsen bile kendi istediğin şıkkı değil, onların istediği şıklardan birini seçiyorsun. Yani senin istediğin gerçekleşmiyor sonuçta, onların istediği oluyor.

''Öyle köylüler biliyorum ki ayaklarının altını yakmışlar, bir tüfeğin tetiği altında parmaklarının ucunu ezmişler, başlarını cendereye sokup gözlerini kan içinde dışarı fırlatmışlar, yine de ağızlarından söz alamamışlar.

Bir tanesini gözümle gördüm: Ölmüş sanarak bir çukura atmışlardı; boynundaki ip hâlâ duruyordu; bu iple onu bütün gece bir atın kuyruğuna bağlayıp sürüklemişlerdi. Öldürmek için değil, salt eziyet etmek için, yüz yerine hançer saplamışlardı. Kendisiyle konuştum; bütün bunlara katlanmış, sonunda da kendini kaybetmiş; istedikleri sözü söylemektense, bin kez ölmeyi göze almış. Çektiği acılar yanında ölüm hiç kalırdı. Hem de bu adam o semtin en zengin çiftçilerinden biriydi.


Nice insanlar kendilerinin olmayan inanışlar için, başkalarından aldıkları, ne olduğunu bilmedikleri fikirler için ses çıkarmadan diri diri yanmışlardır.''

Kısaca

Fotoğrafım
Email: sivilpalyanco@gmail.com