İnsan narsist olmaya görsün. Bazen eski yazdıklarımı okuyorum ve kendime ne güzel saçmalamışsın palyaço diyorum, aferin diyorum, gülüyorum falan. haha.
''oltalara balık atıyorum bazen. akbile otobüs basıyorum, ekmekten fırın alıyorum
sigaradan bakkal, jetonlara gemi atıyorum, simitlere martı, şekere çay
nescafeye bardak, taşlara cam atıyorum, kırıyorum sensiz gördüğüm benleri
dayanamıyorum bensiz senlere
iplere ağaç asıyorum dallar neşe içinde sallanıyor
fakat bir gülü asla boynundan koparamıyorum
kırmızıyı dalında seviyorum, siyahı sadece gözlerinde sevdiğim gibi
aklımın karasularında acılar geziyor dalga dalga an geliyor beni öldürecek kadar kıyılarımdalar
birden unutuyorum acıları gülüşün acılarıma baskın geliyor
gülüşün dev gibi bir şey, sen gülünce bütün mutluluğum devleşiyor
neden takıldın balıklara olta attığıma ya da sigaradan bakkal aldığıma
ters adamım ben demiştim çok kereler
acırken gülüyorum mesela hele acımın dumanı tüterken atıyorum kahkahaları
kimse farkına varamıyor dökülen yaşları
şimdi bilmezsin sen ne kadar neşeliyim? iç sesim cevaplıyor bu soruyu
''hiç kadar'' yalan çok neşeliyim, uyma sen iç sesime hatta duyma
ben duydum pişman oldum. aramızda kalsın neşe göbek adım benim
ne kadar erkek olursam olayım kadın yüzümsün sen benim
belki de ruh eşi dedikleri bu olsa gerek biliyorum ben de senin erkek yüzünüm
ne diyordum ters adamım ben
sayfa 88-89 desem hiçbir şey anlamayacaksın, bir şiir ucu vereyim belki anlarsın
attilla ilhan'ın bir kitabı adını sorma merak edersen bakarsın, ben olsam bakardım.
öyle çok merak ediyorum ki dunakların acıyor mu? boşluğa dalıp aklına ben düşünce
biri seni heyy diye kendine getiriyor mu tam vurgunu yiyecekken durup dururken bana dalıyor musun
ben mi? beni hiç sorma o günden beri dalgınım ben sana. tebessümlerin hiç acıyor mu
benim aklıma düşünce sen bütün tebessümlerim acı
buruk, buruğum sana karşı hiç belli etmesem de biraz kırgın, biraz suskun, biraz az biraz öfkeli
ama inan sesimi yükseltmem en fazla seni seviyorum derken bağırırım ben.
pardon beklettim kusura bakma
bak istersen bir okuyucuyu bekletmek ayıp şey
15 dakika olmuş
resimlere dalmışım
ne güzel gülüyorum bir bilsen
ölümden dönünce insan, gülüşleri daha bir içten oluyormuş onu fark ettim
burnum dikkat çekiyor fotoğraflarda çok burunlu çıkıyorum bilmem neden
en sevdiğim yerim burnum galiba
kocaman ve halen kırık sol yanım gibi.
ben ölümden bile döndüm
ben aslında sensizlikten döndüm
ben sana pır pır döndüm
ben asıl gittin ya
o gün öldüm
herkes, ben bile sanıyoruz ki
ölümden döndüm
yine sabahı ettik gördün mü şiir diye diye
saat üçü yirmi altı geçiyor
haber bile vermiyor
şu akrep çok hain bir şey
sinsi sinsi ilerliyor
dakikalar su gibi geçiyor
saatler akarsu
günler nehir
aylar deniz
yıllar okyanus
ve bu kadar suya rağmen
birbirinde usumuz
usumdasın
Sonsuza dek bilmesen de.''
11 Haziran 2011 Cumartesi
Yalnızlık Oyunu
Tek başına oynanır.
Saklambaç gibidir. ebe de sensin, saklanan da. Duvarların arkasına sığınırsın, sırtını yaslarsın. Buz gibidir ama hiç, hiç mi hiç hissetmezsin soğukluğunu. Öyle bir ateş ki yılların yalnızlığı yanar durur içinde, ne söndürmeye gücün vardır ne de birinin söndürmesine izin verirsin. İstersin ki küle dönsün bir gün korken.
Yenilirsin, yaralanırsın.
Ne kimse elini uzatır kalk diye, ne de yaralarını sarar iyileş diye. Acıdan kıvransan bile sesin çıkmaz. susmayı öğretmiştir sana. Hiçbir zaman istemezsin o kara tahtaya adın yazılsın ve susarsın. Kalabalıkta seni kimse fark etmesin diye, kasadaki kız gibi. gülümsetti yine. Bilmiyorsan öğren kasadaki kızı. Zordur ama güzeldir kasadaki kız olmak.
Kaybedersin.
Galibi yoktur, bilirsin baştan kaybedeceğini ve bile bile bu oyunu oynarsın, sonradan korkmadan o şarkıdaki gibi. Çünkü sonrası yoktur. Tabelada hep senin hanende yazılı durur kocaman bir leke gibi sıfır.
Ağlarsın.
Bak en güzeli budur. kimse ağlama demez sana. Ağlıyorsan vardır bir sebebi ve bilirsin bir insan boş yere harcamaz gözyaşlarını. En güzeli de kimse bilmese de bomboş ellerin çoktan olmuş kağıt mendil. Ağlaya ağlaya yanaklarından yalnızlığını silersin.
Ararsın, dalarsın, yanarsın.
Ona, boşlukta, onsuzluğa.
Bulamazsın, vazgeçersin. vazgeçtiğin an içindeki o susmak bilmeyen ses der ki; vazgeçmezsin.
Sonra yine oyuncaklarınla başbaşa kalırsın. kitaplar, filmler, dergiler, elbiseler, eski resimler, şarkılar.
Bir sigara bir kaç kadeh eşliğinde çocukluğuna geri dönüp bahçede tek başına oynadığın günlere dönersin. çocukluktan miras bu oyun sana. Acaba tek kişilik diye söyleselerdi oynar mıydın?
- boş yer var mı bu oyunda.
+ tabi, neresi olsun?
- yalnızlık yanı.
+ pardon, anlamadım.
- cam kenarı, cam.
Oynamaya devam.
Saklambaç gibidir. ebe de sensin, saklanan da. Duvarların arkasına sığınırsın, sırtını yaslarsın. Buz gibidir ama hiç, hiç mi hiç hissetmezsin soğukluğunu. Öyle bir ateş ki yılların yalnızlığı yanar durur içinde, ne söndürmeye gücün vardır ne de birinin söndürmesine izin verirsin. İstersin ki küle dönsün bir gün korken.
Yenilirsin, yaralanırsın.
Ne kimse elini uzatır kalk diye, ne de yaralarını sarar iyileş diye. Acıdan kıvransan bile sesin çıkmaz. susmayı öğretmiştir sana. Hiçbir zaman istemezsin o kara tahtaya adın yazılsın ve susarsın. Kalabalıkta seni kimse fark etmesin diye, kasadaki kız gibi. gülümsetti yine. Bilmiyorsan öğren kasadaki kızı. Zordur ama güzeldir kasadaki kız olmak.
Kaybedersin.
Galibi yoktur, bilirsin baştan kaybedeceğini ve bile bile bu oyunu oynarsın, sonradan korkmadan o şarkıdaki gibi. Çünkü sonrası yoktur. Tabelada hep senin hanende yazılı durur kocaman bir leke gibi sıfır.
Ağlarsın.
Bak en güzeli budur. kimse ağlama demez sana. Ağlıyorsan vardır bir sebebi ve bilirsin bir insan boş yere harcamaz gözyaşlarını. En güzeli de kimse bilmese de bomboş ellerin çoktan olmuş kağıt mendil. Ağlaya ağlaya yanaklarından yalnızlığını silersin.
Ararsın, dalarsın, yanarsın.
Ona, boşlukta, onsuzluğa.
Bulamazsın, vazgeçersin. vazgeçtiğin an içindeki o susmak bilmeyen ses der ki; vazgeçmezsin.
Sonra yine oyuncaklarınla başbaşa kalırsın. kitaplar, filmler, dergiler, elbiseler, eski resimler, şarkılar.
Bir sigara bir kaç kadeh eşliğinde çocukluğuna geri dönüp bahçede tek başına oynadığın günlere dönersin. çocukluktan miras bu oyun sana. Acaba tek kişilik diye söyleselerdi oynar mıydın?
- boş yer var mı bu oyunda.
+ tabi, neresi olsun?
- yalnızlık yanı.
+ pardon, anlamadım.
- cam kenarı, cam.
Oynamaya devam.
7 Haziran 2011 Salı
Aklını Okumak
Ne kadar mecazi bir deyimdir. Hep insanların aklını okumak isteriz değil mi? Aklından geçenleri, ne düşündüğünü bilmek isteriz. Söylesin, anlatsın diye ısrar ederiz ve karşılığında tek kelime duyamayız. Elimizde bakışlarından elde ettiğimiz ön yargılarımızdan başka bir sonuç yoktur. Genelde de yanlış olur bunlar. Asla düşündüklerimiz değildir.
Diğer bir taraftan aklını okutan insana, 'alın, okuyun' diyen insana da delirmiş gözüyle bakarız. Delirmiş gözlerle baktığımızı hiç bilmeden. Olduğunca yalın ve sade bir biçimde aklını döküyordur parça parça. Anlatıyordur, aklından geçenleri, yapmak istediklerini, düşüncelerini, hayallerini hayal bile olsa. Ne kadar ulaşılmaz olsa da. İnanamayız; 'ciddi misin, bunlar gerçek mi?' diye soru üstüne sorular sorarız. Çünkü hayat boyunca ender rastlarız aklını okutan insanlara. Senin ne düşündüğünü, düşüneceğini önemsese bile çok fazla yer kaplamaz bu beyninde. Kendi doğruları vardır. Bildiği, sevdiği, değer verdiği değerleri vardır, yıllardır şekillenmiştir beyninde. Asla değiştiremezsin, sadece düşünmesini sağlarsın, bir bakış açısı daha eklersin bakışlarına, sana değer veriyorsa.
Etrafına bir baksana, dolu dolu bak etrafındaki resime. O tanıyorum dediğin insanlara, ruhunu biliyorum dediğin insanlara. Hangisi sana aklını okutmuş. Seni, alıp karşısına aklından geçenleri anlatmış. Ne kadar acı değil mi?
Bilinmeyen denkleme bakar mısın? Bir tarafta aklını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren insanlar var, kimsenin görmek ve bakmak istemediği. Diğer tarafta aklını okumak istediğimiz bir sürü insan var, hiçbir zaman okuyamayacağımız.
Ve canım acaaayip sıkkın. Bir Delinin Sayıklamaları modundayım ama susmak ve beklemek en iyisi galiba.
Diğer bir taraftan aklını okutan insana, 'alın, okuyun' diyen insana da delirmiş gözüyle bakarız. Delirmiş gözlerle baktığımızı hiç bilmeden. Olduğunca yalın ve sade bir biçimde aklını döküyordur parça parça. Anlatıyordur, aklından geçenleri, yapmak istediklerini, düşüncelerini, hayallerini hayal bile olsa. Ne kadar ulaşılmaz olsa da. İnanamayız; 'ciddi misin, bunlar gerçek mi?' diye soru üstüne sorular sorarız. Çünkü hayat boyunca ender rastlarız aklını okutan insanlara. Senin ne düşündüğünü, düşüneceğini önemsese bile çok fazla yer kaplamaz bu beyninde. Kendi doğruları vardır. Bildiği, sevdiği, değer verdiği değerleri vardır, yıllardır şekillenmiştir beyninde. Asla değiştiremezsin, sadece düşünmesini sağlarsın, bir bakış açısı daha eklersin bakışlarına, sana değer veriyorsa.
Etrafına bir baksana, dolu dolu bak etrafındaki resime. O tanıyorum dediğin insanlara, ruhunu biliyorum dediğin insanlara. Hangisi sana aklını okutmuş. Seni, alıp karşısına aklından geçenleri anlatmış. Ne kadar acı değil mi?
Bilinmeyen denkleme bakar mısın? Bir tarafta aklını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren insanlar var, kimsenin görmek ve bakmak istemediği. Diğer tarafta aklını okumak istediğimiz bir sürü insan var, hiçbir zaman okuyamayacağımız.
Ve canım acaaayip sıkkın. Bir Delinin Sayıklamaları modundayım ama susmak ve beklemek en iyisi galiba.
5 Haziran 2011 Pazar
Gerçek Acı
Bugün yani dün Haşmet Babaoğlu'nun yazısını okudum. Gerçek Acı adında bir yazı kaleme almış. İzlemediğim için bilmiyordum, geçen hafta Türk insanı ya da kendini ekrana kilitleyen Türk seyircisi salya sümük ağlamış Abartı da değil baya baya ağlamış.
Acımalı mı yoksa düşünmeli mi bu durumda bilmiyorum, belki siz de ya da sen de izliyorsundur. Eğer ağladıysan sordun mu kendine 'ben niye ağlıyorum' diye. Ben kendime soruyorum niye ağlıyorlar diye bulamıyorum cevabı. Daha doğrusu cevap veremiyorum. Yolda gözlerinin önünde bir insan can çekişirken kafasını çevirip bakmayan insanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Yardım eli uzatmayan, film seyreder gibi seyredenlerin içinde. Orada burada ucuz etiketli ürünler arıyoruz. Saçma sapan şeylere bir dünya para harcıyoruz. Gözümüzün önünde paraya ihtiyacı her halinden belli olan insanları görmezden geliyoruz.
Ve bu ülkenin insanı ekrana kilitlenip iki saat gözünü kırpmadan bir dizi izliyor ve salya sümük ağlıyor, kendinden geçiyor, yetmiyor günlerce konuşuyor Televizyonda, gazetelerde, internette çeşitli haberler ile daha fazla göz önüne getiriliyor. Gözyaşlarınız bu kadar değersiz mi? Kendi hayatınız için ya da başka hayatlar için bu kadar ağladınız mı diye sormak isterdim o ağlayanlara. Ya da ne bileyim, dünyanın bir ucunda ölen; masum insanlar, garip insanlar, kimsesiz insanlar için bir damla gözyaşı döktünüz mü?
Gözyaşlarınız gerçek mi sizin? Yoksa kafanız dağılsın diye arada bir izleyip, eski bir anı/nızı hatırlayıp mı ağlıyorsunuz? Dalga geçmek için değil ciddi ciddi soruyorum bu soruyu. Bu kadar çok mu gözyaşınız ve değersiz. Yıllar sonra hatırlamayacağınız bir dizi, dizi lan adı üstünde dizi ne kadar gerçekçi olursa olsun dizi işte. Bitecek nihayetinde ve unutulacak.
Burada 'sanane palyaço' diyebilirsiniz deyin sorun değil, sadece bu saçmalığı kabullenemedim. Türk insanı duygusalmış(evet istisnai insanlar ve durumlar var sayıca fazla). Fakat ben milyonların bu şekilde ağladığını okuyunca bu duygusallığa inanamadım. Çünkü acıları gerçek değil. Saçma sapan bir dizi reyting rekorları kırıyorsa ve insanlar bu dizi için ağlıyorsa duygusal falan değildir bu insanlar. Duyarlı insan duygusal olur, etrafında olup biten kötü şeylere haksızlığa içi acır, ne bileyim değiştirmeye çalışır, kafa yorar. Ellerini uzatamıyorsa elini uzatır. Hiçbir şey yapamadığı noktada oturup ağlar çaresizliğine ve yardım edemeyişine. Bakıyorum her şey tam tersi. İnsanlar ekranlara kilitleyip kendini bütün duygusallığını, duyarlılığını dizilerde yaşıyor. Ağlamaktan gözlerini şişiriyorlar. Buradan bakınca görünen resim aynen şu; timsah duygusallığı.
Acılarınız ve gözyaşlarınız gerçek değil, diziler gibi.
Acımalı mı yoksa düşünmeli mi bu durumda bilmiyorum, belki siz de ya da sen de izliyorsundur. Eğer ağladıysan sordun mu kendine 'ben niye ağlıyorum' diye. Ben kendime soruyorum niye ağlıyorlar diye bulamıyorum cevabı. Daha doğrusu cevap veremiyorum. Yolda gözlerinin önünde bir insan can çekişirken kafasını çevirip bakmayan insanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Yardım eli uzatmayan, film seyreder gibi seyredenlerin içinde. Orada burada ucuz etiketli ürünler arıyoruz. Saçma sapan şeylere bir dünya para harcıyoruz. Gözümüzün önünde paraya ihtiyacı her halinden belli olan insanları görmezden geliyoruz.
Ve bu ülkenin insanı ekrana kilitlenip iki saat gözünü kırpmadan bir dizi izliyor ve salya sümük ağlıyor, kendinden geçiyor, yetmiyor günlerce konuşuyor Televizyonda, gazetelerde, internette çeşitli haberler ile daha fazla göz önüne getiriliyor. Gözyaşlarınız bu kadar değersiz mi? Kendi hayatınız için ya da başka hayatlar için bu kadar ağladınız mı diye sormak isterdim o ağlayanlara. Ya da ne bileyim, dünyanın bir ucunda ölen; masum insanlar, garip insanlar, kimsesiz insanlar için bir damla gözyaşı döktünüz mü?
Gözyaşlarınız gerçek mi sizin? Yoksa kafanız dağılsın diye arada bir izleyip, eski bir anı/nızı hatırlayıp mı ağlıyorsunuz? Dalga geçmek için değil ciddi ciddi soruyorum bu soruyu. Bu kadar çok mu gözyaşınız ve değersiz. Yıllar sonra hatırlamayacağınız bir dizi, dizi lan adı üstünde dizi ne kadar gerçekçi olursa olsun dizi işte. Bitecek nihayetinde ve unutulacak.
Burada 'sanane palyaço' diyebilirsiniz deyin sorun değil, sadece bu saçmalığı kabullenemedim. Türk insanı duygusalmış(evet istisnai insanlar ve durumlar var sayıca fazla). Fakat ben milyonların bu şekilde ağladığını okuyunca bu duygusallığa inanamadım. Çünkü acıları gerçek değil. Saçma sapan bir dizi reyting rekorları kırıyorsa ve insanlar bu dizi için ağlıyorsa duygusal falan değildir bu insanlar. Duyarlı insan duygusal olur, etrafında olup biten kötü şeylere haksızlığa içi acır, ne bileyim değiştirmeye çalışır, kafa yorar. Ellerini uzatamıyorsa elini uzatır. Hiçbir şey yapamadığı noktada oturup ağlar çaresizliğine ve yardım edemeyişine. Bakıyorum her şey tam tersi. İnsanlar ekranlara kilitleyip kendini bütün duygusallığını, duyarlılığını dizilerde yaşıyor. Ağlamaktan gözlerini şişiriyorlar. Buradan bakınca görünen resim aynen şu; timsah duygusallığı.
Acılarınız ve gözyaşlarınız gerçek değil, diziler gibi.
1 Haziran 2011 Çarşamba
Seyirci
Bir resme bakıp kendini görmek. Kendine rastlamak ne gariptir. Garip olan bunu senden başkası bilmez. Yaslayıp sırtını duvara saatlerce bakarsın. O resimdeki sensin ve öylece kendini izlersin. Yoksa uzaktan izlediğin, seslenemediğin o mu? Baksana sence hangisi. Dokunacak kadar yakın, dokunsan ah bir dokunsan. Ellerin halen cebinde, üşüyorsun. Ama dokunsan tutuşacaksınız, elele. Tıpkı yıldızlar gibi, ellerini uzatsan tutacak gibisin. Gibisi fazla uzatsan tutacaksın işte. Ama tutamıyorsun. Tutmayı mı bilmiyorsun yoksa izlemeyi mi seviyorsun. İzlemek sana mutluluk veriyor belki de. Bir konuşsan neler dökülecek ''belki de'' lerinin yerine belki de. Bilemezsin belki de yine susup izlemeyi tercih edeceksin.
Ne kadar zaman oldu izleyeli? Kaç dakika, kaç saat, kaç gün, kaç ay geçti. Sen izlemekle, o izlenmekle ve bunu bilmemekle geçiriyor vaktini. Manzara mı güzel, yoksa manzarayı güzelleştiren o mu? Yoksa o var diye mi güzel geliyor manzara. Sus, peki sus. Bana sorarsan hiç zaman geçti. 'Hiç, hiçti geçen zamanın ölçülebilir kısmı.'' Hiç mi geçti, Yoksa koca bir hiç miydi. Hangisi, baktığın her şey tıpkı daldığın gibi boşluktan mı ibaret.
Öylece izliyorsun ve susuyorsun. Beraber izlemek varken; o mutluluğu tek başına, sen mutluluğunu tek başına seyirci bırakıyorsun hayata. Yıllar sonra tıpkı o şiirdeki gibi; 'bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz ya da olanlar olması gerekenler değildir.''
Bunu hiç hesaba katıyor musun?
Franz Kafka İle Söyleştim
Franz Kafka'nın kendi kitapları arasında bulamayacağınız aforizmalar. Okurken takıldıklarım, düşündüren cümleler. Hepsi ayrı ayrı ele alınacak kadar derin geldi.
''Çokluk pek uzun yıllar geçer de ancak o zaman insanın kulağı belli bir öyküyü algılayacak olgunluğa erişir. Ne var ki, insanları doğru dürüst anlayabilmemiz için onların -anne ve babalarımız gibi tıpkı, kısaca sevip korktuğumuz her şey gibi- önce ölüp gitmesi gerekir.''
''Büroda daha yüce, daha üstün biridir insan; ama sadece bir görünüş bu. Gerçekten her zamankinden daha yalnız, dolayısıyla daha mutsuzdur, o kadar. Kafayla çalışması toplumdan koparıp alıyor kişiyi. Elle çalışmak ise onu insanlara yaklaştırıyor.''
''Ağzından çıkan ezgiler, kendisi için birer çığlıktır yalnız. Sanat, sanatçı için bir derttir, yeni bir derde tutulmak için bu dertten kurtarmaya bakar kendini. Sanatçı bir dev değildir, varlığının kafesine kapatılmış az ya da çok renkli bir kuştur sadece.''
''Yazıya geçen, yaşantının yalnızca posasıdır.''
Yalnızlığı; ''Benim yalnızlığım, Franz Kafka'nın yalnızlığıdır.''
''Uyanık durumda bir düş içinden yürüyüp gidiyoruz, kendimiz de geçmiş zamanlardan hortlayıp çıkmış kişileriz.''
''Ne var ki, kafadan kaleme giden yol, kafadan dile giden yoldan çok daha uzun ve çetindir, kimi şeyler yitip gider bu arada.''
''Kalem yazarın elinde bir araç değil, onun organlarından biridir.''
''Bir toplumun düzeyi, tek tek bireylerin bilinç düzeyine bağlıdır.''
''Bırakın bir işareti, en küçük bir devinim bile kutsaldır, yeter ki inanç dolu olsun.''
''Güç elde edilebilir görünen ahlaksal bir değer dururken yakında bulunan cezbedici değersiz bir nesneyi seçmesi, insanoğlunun tüm suçluluğunun kökenini oluşturuyor.''
''İnsan hemcinsini tanımadı mı onu daha iyi boyunduruk altına alabilir. Vicdan azabı diye bir şey hissetmez o zaman.''
''Çocuklar henüz doğru dürüst konuşamadığı süre bir baba onların yanında yer alır hep.''
''Bir taşkın ne kadar geniş bir alana yayılırsa, o kadar sığlaşır, o kadar bulanır suyu. DEvrim buhar olup uçar, kala kala geriye yeni bir bürokrasinin batağı kalır. Acı içinde kıvranan insanların zincirleri, bürolarda harcanan kâğıttan yapılır.''
''Yaşamı tümüyle anlayıp kavrayan kimse ölümden korkmaz. Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca. Vefasızlığın bir dışavurumudur.''
''Dinsel duyguları çok güçlü biri olmalı, yoksa dünyanın görünürde alabildiğine yalın nesnelere bu kadar yaklaşabilmesi düşünülemezdi.''
''Gerçek dediğimiz şey, her insanın yaşamak için onsuz olamayacağı, ne var ki kimsenin kendisine buyur edip veremeyeceği ya da kimseden satın alamayacağı bir nesnedir. Her insan onu kendi içinde sürekli yeniden üretmek zorundadır, yoksa solup gider. Gerçek'ten yoksun bir yaşama düşünülemez. Kim bilir, belki de yaşamın kendisidir gerçek.''
Sevgi nedir? Sevgi yaşamımızı yücelten, ona bir genişlik ve zenginlik kazandıran, onu tüm derinlik ve yüksekliklere taşıyıp götüren her şeydir. Sevgi bir taşıt aracı gibi her türlü sorunsallıktan uzaktır. Sorunlu olan sürücümüz, taşıttaki müşteriler ve yoldur.
''Serinkanlı olun! Serinkanlı bir sessizlik insanı özgür kılar, hatta idam sehpası önünde bile gösterir bu gücünü.''
''Çokluk pek uzun yıllar geçer de ancak o zaman insanın kulağı belli bir öyküyü algılayacak olgunluğa erişir. Ne var ki, insanları doğru dürüst anlayabilmemiz için onların -anne ve babalarımız gibi tıpkı, kısaca sevip korktuğumuz her şey gibi- önce ölüp gitmesi gerekir.''
''Büroda daha yüce, daha üstün biridir insan; ama sadece bir görünüş bu. Gerçekten her zamankinden daha yalnız, dolayısıyla daha mutsuzdur, o kadar. Kafayla çalışması toplumdan koparıp alıyor kişiyi. Elle çalışmak ise onu insanlara yaklaştırıyor.''
''Ağzından çıkan ezgiler, kendisi için birer çığlıktır yalnız. Sanat, sanatçı için bir derttir, yeni bir derde tutulmak için bu dertten kurtarmaya bakar kendini. Sanatçı bir dev değildir, varlığının kafesine kapatılmış az ya da çok renkli bir kuştur sadece.''
''Yazıya geçen, yaşantının yalnızca posasıdır.''
Yalnızlığı; ''Benim yalnızlığım, Franz Kafka'nın yalnızlığıdır.''
''Uyanık durumda bir düş içinden yürüyüp gidiyoruz, kendimiz de geçmiş zamanlardan hortlayıp çıkmış kişileriz.''
''Ne var ki, kafadan kaleme giden yol, kafadan dile giden yoldan çok daha uzun ve çetindir, kimi şeyler yitip gider bu arada.''
''Kalem yazarın elinde bir araç değil, onun organlarından biridir.''
''Bir toplumun düzeyi, tek tek bireylerin bilinç düzeyine bağlıdır.''
''Bırakın bir işareti, en küçük bir devinim bile kutsaldır, yeter ki inanç dolu olsun.''
''Güç elde edilebilir görünen ahlaksal bir değer dururken yakında bulunan cezbedici değersiz bir nesneyi seçmesi, insanoğlunun tüm suçluluğunun kökenini oluşturuyor.''
''İnsan hemcinsini tanımadı mı onu daha iyi boyunduruk altına alabilir. Vicdan azabı diye bir şey hissetmez o zaman.''
''Çocuklar henüz doğru dürüst konuşamadığı süre bir baba onların yanında yer alır hep.''
''Bir taşkın ne kadar geniş bir alana yayılırsa, o kadar sığlaşır, o kadar bulanır suyu. DEvrim buhar olup uçar, kala kala geriye yeni bir bürokrasinin batağı kalır. Acı içinde kıvranan insanların zincirleri, bürolarda harcanan kâğıttan yapılır.''
''Yaşamı tümüyle anlayıp kavrayan kimse ölümden korkmaz. Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca. Vefasızlığın bir dışavurumudur.''
''Dinsel duyguları çok güçlü biri olmalı, yoksa dünyanın görünürde alabildiğine yalın nesnelere bu kadar yaklaşabilmesi düşünülemezdi.''
''Gerçek dediğimiz şey, her insanın yaşamak için onsuz olamayacağı, ne var ki kimsenin kendisine buyur edip veremeyeceği ya da kimseden satın alamayacağı bir nesnedir. Her insan onu kendi içinde sürekli yeniden üretmek zorundadır, yoksa solup gider. Gerçek'ten yoksun bir yaşama düşünülemez. Kim bilir, belki de yaşamın kendisidir gerçek.''
Sevgi nedir? Sevgi yaşamımızı yücelten, ona bir genişlik ve zenginlik kazandıran, onu tüm derinlik ve yüksekliklere taşıyıp götüren her şeydir. Sevgi bir taşıt aracı gibi her türlü sorunsallıktan uzaktır. Sorunlu olan sürücümüz, taşıttaki müşteriler ve yoldur.
''Serinkanlı olun! Serinkanlı bir sessizlik insanı özgür kılar, hatta idam sehpası önünde bile gösterir bu gücünü.''
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Korku
Korku ile ilgili bir kaç tanıma baktım, en mantıklısı şu geldi:
Korku, ya'dır.
Her korkunun önüne bir ''ya'' ekliyoruz. Dile getiremesek bile içimizdeki ses kendi kendine konuşuyor ve seni her seferinde bastırıyor, susturyor ve sen kendi sesini duymak yerine her zaman olduğu gibi içindeki sese kulak veriyorsun ve evet yine aynı şey pişman olduğunla kalıyorsun. İnsanı en çok pişman eden şeylerden birisi galiba korkuları. Belki de hayatını istediği gibi yaşamasına bile engel hatta tek sebebi.
Ve bu korkuyu yaşarken en çok düşündüğü şey şu. ''Başkaları ne der acaba.'' Sürekli bu soru kafasında dönüp duruyor, bocalıyor. Tekrar tekrar bu soruyu kendine soruyor ve korkuları ağır geliyor, yine pes ediyor. Daha geçen gün karşılaştım bu manzarayla, başkalarının ne düşündüğünü merak ediyordu. Halbuki hayat onun, daha doğrusu hayat senin. Hayatına burnunu sokanları değil de o burunların sahiplerini tümden çıkarman en mantıklısı. İnsan geç bile olsa anlıyor bunu bir zaman sonra. Ama geç kalabiliyorsun işte. Başkalarının ne düşündüğüne kafa yorarken, başkalarının düşündüğü şey yanında olamayabiliyor.
''Korku bir kilittir, gerçeğe açılır.'' demiş bir başkası.
Belki de gerçeğin ta kendisi bu. Bir anahtar, çevirmekten korkuyoruz. Çünkü kapının arkasında neyle karşılacağımızı düşünmekten öyle yorulmuşuz ki, ön yargı denilen şey öylece duruyor içimizde. Ne atabiliyoruz ne de kapının arkasında ne var diye düşünmeden açmayı deneyebiliyoruz. Bekliyoruz ki kapı kendiliğinden açılsın. Görmek istediğimiz manzara kendi kendine gözümüzün önünde belirsin, biz de mesut olalım.
Kırılmaktan bile korkuyoruz. Oysa yıllardır kırıla kırıla, kendini kıra kıra, insanların seni kırmasına izin vere vere kırılacak bir parçanın kalmadığının dahi farkında değilsin. Hiç kırılmamış gibi davranıyorsun, yaşıyorsun. Bir kez olsun kendini kırmaya çalışmıyorsun. Yıllardır yaptığın şey insanların seni kırmasına izin vermek. Klişe geliyor, korkunun kırılmaya faydası yok. Biliyorsun içindekinin sesini yalnızca sen duyacaksın, bundan öylesine eminsin ki o ses şu ''çıt'' ve bir daha kıran olmayacak yanında, kalacaksın duyduğunla ve acısıyla.
Korku, bence de binlerce ''ya'' başka bir şey değil.
Ya ölürsem, (ölmeyeceğinin garantisi var)
Ya biterse, (başlayacağının garantisi var)
Ya giderse, (kalacağının garantisi var)
Ya sevmezse (seveceğinin garantisi var)
Bak mesela, ölmekten, ölümle yaşam arasında ince çizgi denilen yerden korkmuyorum. Yaşadım çünkü, hiç öyle korkulacak bir yanı yok ahah takmayın kafanıza. O an sadece, ''ölüyorum'' dedim başka da bir şey demedim. Bilincim de fazlasıyla yerindeydi. Demek ki ölüm korkusu, ölmekten korkmak dedikleri şey ya yalan ya da benimki bambaşka bir şeydi.
Binlerce 'ya' ile yaşıyorsun ve hiçbiri bitmeyecek ömrünün sonuna dek. Buralara nereden geldim? korkumdan geldim nereden geleceğim hahah. Palyaçoluk bir yana şu satırlardan geldim. '''Yüreğimi dinleyecek yerde korkunun sesine kulak vermişim.''
Bu satırları yani yazının genelini yazan korkağın teki, bunu da açıkça söyleyeyim. ahaha sonunu düşünmeyen palyaço olamaz. Bahsettiğim korkular: köpek kovalaması, birisinin kafana silah dayaması değil, anladın sen korkakdaşım. Bak şu ne derin bir sözdür aslında. '3 günlük dünya'' gerçekten de bunu idrak ettiğin an bütün korkularını bir ihtimal mutluluğa dönüştürebilirsin.
Ben uzun zamandır korkunun sesini susturmaya çalışıyorum ve göreceğiz, susturup susturamadığımı. :)
Korku, ya'dır.
Her korkunun önüne bir ''ya'' ekliyoruz. Dile getiremesek bile içimizdeki ses kendi kendine konuşuyor ve seni her seferinde bastırıyor, susturyor ve sen kendi sesini duymak yerine her zaman olduğu gibi içindeki sese kulak veriyorsun ve evet yine aynı şey pişman olduğunla kalıyorsun. İnsanı en çok pişman eden şeylerden birisi galiba korkuları. Belki de hayatını istediği gibi yaşamasına bile engel hatta tek sebebi.
Ve bu korkuyu yaşarken en çok düşündüğü şey şu. ''Başkaları ne der acaba.'' Sürekli bu soru kafasında dönüp duruyor, bocalıyor. Tekrar tekrar bu soruyu kendine soruyor ve korkuları ağır geliyor, yine pes ediyor. Daha geçen gün karşılaştım bu manzarayla, başkalarının ne düşündüğünü merak ediyordu. Halbuki hayat onun, daha doğrusu hayat senin. Hayatına burnunu sokanları değil de o burunların sahiplerini tümden çıkarman en mantıklısı. İnsan geç bile olsa anlıyor bunu bir zaman sonra. Ama geç kalabiliyorsun işte. Başkalarının ne düşündüğüne kafa yorarken, başkalarının düşündüğü şey yanında olamayabiliyor.
''Korku bir kilittir, gerçeğe açılır.'' demiş bir başkası.
Belki de gerçeğin ta kendisi bu. Bir anahtar, çevirmekten korkuyoruz. Çünkü kapının arkasında neyle karşılacağımızı düşünmekten öyle yorulmuşuz ki, ön yargı denilen şey öylece duruyor içimizde. Ne atabiliyoruz ne de kapının arkasında ne var diye düşünmeden açmayı deneyebiliyoruz. Bekliyoruz ki kapı kendiliğinden açılsın. Görmek istediğimiz manzara kendi kendine gözümüzün önünde belirsin, biz de mesut olalım.
Kırılmaktan bile korkuyoruz. Oysa yıllardır kırıla kırıla, kendini kıra kıra, insanların seni kırmasına izin vere vere kırılacak bir parçanın kalmadığının dahi farkında değilsin. Hiç kırılmamış gibi davranıyorsun, yaşıyorsun. Bir kez olsun kendini kırmaya çalışmıyorsun. Yıllardır yaptığın şey insanların seni kırmasına izin vermek. Klişe geliyor, korkunun kırılmaya faydası yok. Biliyorsun içindekinin sesini yalnızca sen duyacaksın, bundan öylesine eminsin ki o ses şu ''çıt'' ve bir daha kıran olmayacak yanında, kalacaksın duyduğunla ve acısıyla.
Korku, bence de binlerce ''ya'' başka bir şey değil.
Ya ölürsem, (ölmeyeceğinin garantisi var)
Ya biterse, (başlayacağının garantisi var)
Ya giderse, (kalacağının garantisi var)
Ya sevmezse (seveceğinin garantisi var)
Bak mesela, ölmekten, ölümle yaşam arasında ince çizgi denilen yerden korkmuyorum. Yaşadım çünkü, hiç öyle korkulacak bir yanı yok ahah takmayın kafanıza. O an sadece, ''ölüyorum'' dedim başka da bir şey demedim. Bilincim de fazlasıyla yerindeydi. Demek ki ölüm korkusu, ölmekten korkmak dedikleri şey ya yalan ya da benimki bambaşka bir şeydi.
Binlerce 'ya' ile yaşıyorsun ve hiçbiri bitmeyecek ömrünün sonuna dek. Buralara nereden geldim? korkumdan geldim nereden geleceğim hahah. Palyaçoluk bir yana şu satırlardan geldim. '''Yüreğimi dinleyecek yerde korkunun sesine kulak vermişim.''
Bu satırları yani yazının genelini yazan korkağın teki, bunu da açıkça söyleyeyim. ahaha sonunu düşünmeyen palyaço olamaz. Bahsettiğim korkular: köpek kovalaması, birisinin kafana silah dayaması değil, anladın sen korkakdaşım. Bak şu ne derin bir sözdür aslında. '3 günlük dünya'' gerçekten de bunu idrak ettiğin an bütün korkularını bir ihtimal mutluluğa dönüştürebilirsin.
Ben uzun zamandır korkunun sesini susturmaya çalışıyorum ve göreceğiz, susturup susturamadığımı. :)
28 Mayıs 2011 Cumartesi
Konuşmasını Unuttum
Yazıyoruz, dur durak bilmeden yazıyoruz. Kelimelerin ne ifade ettiğinin, nereye vardığının pek önemi olmadan ya da bilinçli olarak nereye varacağını bildiğimizden acıtıp yazıyoruz.. Yazarken rahatız, umursamıyoruz. Kimin okuduğunun ve ne anlam çıkaracağının önemi yok. Sadece yazmak ve yazarak anlatmaya çalışmak. Aynı anlamı veremeyeceklerini bile bile. Konuşmaktan daha mı etkili yazmak? Yoksa dinlenmediğini fark ettiğinden mi? hangisi sence ya da bunu düşündün mü? Mektuplar neden bu kadar değerli acaba. Ne yazarsa yazsın, asla unutulmayan mektuplar. Geçenlerde bir mektup almıştım mesela: üç satırlık bir cümle yazıyordu ve halen aklımda. Yüzüm değişir o üç satırı düşündüğümde , yok yok aşk itirafı falan değil. Çok güzel ve çok kısa satırlar işte. Yüz yüze söylense unutulup gidecekti.
Yazmak imza belki de. Kelimelerle, cümlelerle hayata attığımız bir imza silinmesini asla istemediğimiz. Seçenek çok, sen hangisini yakıştırıyorsun kendine. Rahatlamak mı dersin, boşalmak mı dersin. Aklını boşaltmak. Bir ihtimal bu seçenek çoğu insana uyuyor. Düşündükçe seni mahvedenleri, beyninde kurgulamaktansa yazıya döküp aklının raflarından çıkarıp gözler önüne sermek. Bakın bunlar benim demek. Ya da bakmalarının önemi bile yok. Sadece aklından silmek için dışa vurmak. Dışa mı vurmak bu da bir diğer ihtimal.
Bir diğeri yazmayı seviyoruz. Yazdığımızın ne olduğunun önemi yok belki de çok önemli. Bunun için yazıyoruz. Binlerce sebep bulabilirsin. Geçenlerde bir sebep daha buldum bir kitabın sayfaları arasında. Bu da onlardan birisi olabilir dedim.
'' İki sayfa yazı yerine, iki saat yaşamak daha iyi demeyin, yazı daha yoksul, ama daha açık.''
Yazı daha yoksul ama daha açık. Daha net, daha anlaşılır olduğu için mi acaba. Bizi bu kadar çok yazmaya iten neden bu mu? İfadeler, anlatılmak istenenler yüz yüze daha zor ve anlaşılmaz olduğu için mi?
Ben kendime soruyorum bu soruyu ve cevabı başlıkta buluyorum. Bu iki kelimenin bu kadar büyük bir anlama dönüşeceğini tahmin etmezdim ama öyle oldu. Dinlenmediğimden, anlaşılmadığımdan ya da anlatamadığımdan değil, bazı insanlar konuşmasını unutuyor.
Hayatlarına ördükleri ağlarla öyle bir sosyalleştiler ki insanlar, onlar yazmasını biz konuşmasını unutan bir nesile dönüşüyoruz, dönüştük.
Yoksuluz, yoksunuz. Konuşmaktan ve yazmaktan.
Yazmak imza belki de. Kelimelerle, cümlelerle hayata attığımız bir imza silinmesini asla istemediğimiz. Seçenek çok, sen hangisini yakıştırıyorsun kendine. Rahatlamak mı dersin, boşalmak mı dersin. Aklını boşaltmak. Bir ihtimal bu seçenek çoğu insana uyuyor. Düşündükçe seni mahvedenleri, beyninde kurgulamaktansa yazıya döküp aklının raflarından çıkarıp gözler önüne sermek. Bakın bunlar benim demek. Ya da bakmalarının önemi bile yok. Sadece aklından silmek için dışa vurmak. Dışa mı vurmak bu da bir diğer ihtimal.
Bir diğeri yazmayı seviyoruz. Yazdığımızın ne olduğunun önemi yok belki de çok önemli. Bunun için yazıyoruz. Binlerce sebep bulabilirsin. Geçenlerde bir sebep daha buldum bir kitabın sayfaları arasında. Bu da onlardan birisi olabilir dedim.
'' İki sayfa yazı yerine, iki saat yaşamak daha iyi demeyin, yazı daha yoksul, ama daha açık.''
Yazı daha yoksul ama daha açık. Daha net, daha anlaşılır olduğu için mi acaba. Bizi bu kadar çok yazmaya iten neden bu mu? İfadeler, anlatılmak istenenler yüz yüze daha zor ve anlaşılmaz olduğu için mi?
Ben kendime soruyorum bu soruyu ve cevabı başlıkta buluyorum. Bu iki kelimenin bu kadar büyük bir anlama dönüşeceğini tahmin etmezdim ama öyle oldu. Dinlenmediğimden, anlaşılmadığımdan ya da anlatamadığımdan değil, bazı insanlar konuşmasını unutuyor.
Hayatlarına ördükleri ağlarla öyle bir sosyalleştiler ki insanlar, onlar yazmasını biz konuşmasını unutan bir nesile dönüşüyoruz, dönüştük.
Yoksuluz, yoksunuz. Konuşmaktan ve yazmaktan.
27 Mayıs 2011 Cuma
Çıplak
Kimin karşısında çıplak kalabiliyorsun ya da çırılçıplak kalabilirsin. Bahsettiğim teninin çıplaklığı değil, tininin çıplaklığı. Hiç aldırış etmeden kafanın içinden bir bir çıkarabildin mi düşünceleri. Serdin mi önlerine ya da önüne işte bunlar içimdekiler, aklımdakiler, kalbimdekiler diyebildin mi? Onun ne söyleyeceğinin ya da düşüneceğinin önemi olmadan, sınırsızca sınır koymadan anlatabildin mi? Ne geçmişi, ne de geçmemişi düşünmeden.
İnsan örtüyor, insan örtünüyor. İnsan saklanmaya, saklamaya ihtiyaç duyuyor. İyi bile olsa iyiliği saklıyor. Kötü zaten kötü, saklamadan yapılıyor, yerine getiriliyor zamanı gelince. Kötü olanı tüm çıplaklığı ile her yerde görebiliyorsun, görmek istedikten sonra, zaten bir süre sonra gözünün önünden gitmiyor kötüler tüm çıplaklığı ile. Fakat, iyiler, güzeller sana hep uzaklar, hep saklı hep örtülü.
Neden kaçıyorsun, neden örtüyorsun bir bir üzerini senin. Kat üstüne kat. Kattıkça üstüne katıyorsun bir parçası dahi görünmesin diye, uzaklaşıyorsun, kaçıyorsun. Utanıyor musun acaba bu çıplaklıktan? yoksa, yoksa, yoksa ne? Ben cevabı biliyorum galiba. Benim bütün cevaplarım bu kapıya çıkıyor. Öyle bir kapı ki ne zaman zile bassam üzerime kapanıyor ve ben çalmaktan yoruluyorum. Son bir gayretle o kapıyı çalmaya çalışıyorum, yine aynısı oluyor. Bu sefer kapının ardında kimse yok, kapının ardında sadece ben, çalmaya bile değil çalmaya çalıştığımla kalıyorum. Bir de üstüne o cevap ekleniyor. Ya kapı açılmazsa.
Ahaha annem biraz önce dedi ki; adresi yanlış almışsın sen.
Yok yok, adres doğru.
Ne yazıcaktım nereye kaydı konu bilmiyorum. İkbal'le diyar diyar izleyin, orada çıplak insan çok ahah.
İnsan örtüyor, insan örtünüyor. İnsan saklanmaya, saklamaya ihtiyaç duyuyor. İyi bile olsa iyiliği saklıyor. Kötü zaten kötü, saklamadan yapılıyor, yerine getiriliyor zamanı gelince. Kötü olanı tüm çıplaklığı ile her yerde görebiliyorsun, görmek istedikten sonra, zaten bir süre sonra gözünün önünden gitmiyor kötüler tüm çıplaklığı ile. Fakat, iyiler, güzeller sana hep uzaklar, hep saklı hep örtülü.
Neden kaçıyorsun, neden örtüyorsun bir bir üzerini senin. Kat üstüne kat. Kattıkça üstüne katıyorsun bir parçası dahi görünmesin diye, uzaklaşıyorsun, kaçıyorsun. Utanıyor musun acaba bu çıplaklıktan? yoksa, yoksa, yoksa ne? Ben cevabı biliyorum galiba. Benim bütün cevaplarım bu kapıya çıkıyor. Öyle bir kapı ki ne zaman zile bassam üzerime kapanıyor ve ben çalmaktan yoruluyorum. Son bir gayretle o kapıyı çalmaya çalışıyorum, yine aynısı oluyor. Bu sefer kapının ardında kimse yok, kapının ardında sadece ben, çalmaya bile değil çalmaya çalıştığımla kalıyorum. Bir de üstüne o cevap ekleniyor. Ya kapı açılmazsa.
Ahaha annem biraz önce dedi ki; adresi yanlış almışsın sen.
Yok yok, adres doğru.
Ne yazıcaktım nereye kaydı konu bilmiyorum. İkbal'le diyar diyar izleyin, orada çıplak insan çok ahah.
26 Mayıs 2011 Perşembe
Haberler
En nefret ettiğim konuların başında bu geliyor. Gerçekten, öyle böyle değil nefret ediyorum.
Daha dün, bir kadın kocasıyla kavga ettikten sonra kendini bıçaklamış. Kötü bir olay, kötü bir durum. Fakat gazetelerin internet sitesinde bir fotoğraf var. Kadın sedyenin üzerinde yatıyor. Yarı baygın bir halde. Bıçak halen karnının üzerinde. Beni deli eden kısım ise; kadının gömleğinin düğmeleri açık, göğüsleri daha doğrusu sütyeni olduğu gibi ortada. Bunu haber diye, fotoğraf diye baş köşeye koymuşlar. Hangi küfürü etsem bilemiyorum, küfür edince bir şeyin değişmeyeceğini de biliyorum.
Geçenlerde bir başka haber, televizyonda da çıktı. Yine internet sitesinde fotoğraflar var. Kadın yabancı uyruklu otobanda arabadan atılmış, her yeri yara bere içinde yarı baygın bir halde yine. Üzerinde bir etek var
ve muhabir kılıklı olduğu gibi boydan boya bacaklarını çekmiş, bunu haberin fotoğrafı yapmış. Olaya bakıyorsun kadına şiddet var, fotoğraflara bakıyorsun boydan boya bacakları görünen bir kadın. Her olayda kadını seks objesi olarak fotoğraflıyorlar.
Ulan zaten Türk insanının bir kadında baktığı ilk yer göğüs ve bacaklar. Tamam bunu herkes biliyor da, daha fazla reyting uğruna bu rezalet neden. Yetmiyor mu sitedeki çıplak kadın fotoğrafları.
Bir diğeri ise geçenlerde gazetede de okumuştum. Yurtdışında özellikle Amerika'da terör ile ilgili haberlerde ne bir görüntü, ne bir fotoğraf tek bir an yoktur televizyon ve gazetelerde. Ancak kıyıda köşede gizli saklı kalmış ise uzun zaman sonra bir şekilde görebilirsin. Daha halen ikiz kulelere yapılan saldırıların yayınlanmayan görüntülerini yeni yeni çıktığını varsayarsak. Binlerce kişi öldüğü halde, ne bir cenaze töreni ne de ölenlerin kimlikleri.
Bugün yine bir olay oldu. Detaylara girmeme gerek yok, biliyorsunuzdur zaten. İnsanlar yaralanmış, bir kadın ağır biçimde yaralanmış, bir uzvunu kaybetmiş. Ve o dakikadan itibaren bunu flaş haber olarak internet sitelerinde, gazetelerde, televizyon kanallarında görüyoruz. İnsanların duygularıyla oynamak için, içlerindeki nefret duygusunu canlı tutmak için, herkesi birbirine katmak için. Ayrıca bir diğer sebebi bu eylemi yapanları mutlu etmek için. Çünkü bütün güçlerini bunlardan alıyorlar. Ne kadar zarar verirlerse, ne kadar acıtırlarsa o kadar çok mutluluk duyuyorlar.
Neden bunu insanlara duyurma ihtiyacı, neden gerçekten bunu da aklım almıyor. Ters etki yapacak bir strateji izleyemiyorlar. Bütün önlemleri alıp yayınlamamak yerine boy boy fotoğraflar, görüntüler günlerce ekranlarda dönüp duruyor. Habercilik etiği denilen şey ne gerçekten merak ediyorum. İnsalık etiği miz yok bizim. Bugünkü olayda ağır yaralanan kadının geçmişte çektirdiği fotoğrafları yayınlıyorlar, izin dahi alınmadan. Ailesini, yakınlarını düşünemiyorum bile. O haberi izledikçe içlerinden bir şeyler kopup gidecek. İnsanlar üzülecek çünkü, içini acıtacak. Vefat etseydi, cenazesinde lanetler okuyacaktı herkes ve yine unutulup gidecekti.
Nefret ediyorum bu haberler diye sunulan, gözümüze gözümüze sokulan rezaletlerden. Sanma ki üzülmüyorum, burada 'ben' demek istemiyorum, kalsın. İnsan olan zaten üzülür. Asıl sorun; insan olan bu görüntüleri, fotoğrafları para uğruna insanlığını satmaz. Belki de olmadığından satıyor.
Nefret ediyorum.
Daha dün, bir kadın kocasıyla kavga ettikten sonra kendini bıçaklamış. Kötü bir olay, kötü bir durum. Fakat gazetelerin internet sitesinde bir fotoğraf var. Kadın sedyenin üzerinde yatıyor. Yarı baygın bir halde. Bıçak halen karnının üzerinde. Beni deli eden kısım ise; kadının gömleğinin düğmeleri açık, göğüsleri daha doğrusu sütyeni olduğu gibi ortada. Bunu haber diye, fotoğraf diye baş köşeye koymuşlar. Hangi küfürü etsem bilemiyorum, küfür edince bir şeyin değişmeyeceğini de biliyorum.
Geçenlerde bir başka haber, televizyonda da çıktı. Yine internet sitesinde fotoğraflar var. Kadın yabancı uyruklu otobanda arabadan atılmış, her yeri yara bere içinde yarı baygın bir halde yine. Üzerinde bir etek var
ve muhabir kılıklı olduğu gibi boydan boya bacaklarını çekmiş, bunu haberin fotoğrafı yapmış. Olaya bakıyorsun kadına şiddet var, fotoğraflara bakıyorsun boydan boya bacakları görünen bir kadın. Her olayda kadını seks objesi olarak fotoğraflıyorlar.
Ulan zaten Türk insanının bir kadında baktığı ilk yer göğüs ve bacaklar. Tamam bunu herkes biliyor da, daha fazla reyting uğruna bu rezalet neden. Yetmiyor mu sitedeki çıplak kadın fotoğrafları.
Bir diğeri ise geçenlerde gazetede de okumuştum. Yurtdışında özellikle Amerika'da terör ile ilgili haberlerde ne bir görüntü, ne bir fotoğraf tek bir an yoktur televizyon ve gazetelerde. Ancak kıyıda köşede gizli saklı kalmış ise uzun zaman sonra bir şekilde görebilirsin. Daha halen ikiz kulelere yapılan saldırıların yayınlanmayan görüntülerini yeni yeni çıktığını varsayarsak. Binlerce kişi öldüğü halde, ne bir cenaze töreni ne de ölenlerin kimlikleri.
Bugün yine bir olay oldu. Detaylara girmeme gerek yok, biliyorsunuzdur zaten. İnsanlar yaralanmış, bir kadın ağır biçimde yaralanmış, bir uzvunu kaybetmiş. Ve o dakikadan itibaren bunu flaş haber olarak internet sitelerinde, gazetelerde, televizyon kanallarında görüyoruz. İnsanların duygularıyla oynamak için, içlerindeki nefret duygusunu canlı tutmak için, herkesi birbirine katmak için. Ayrıca bir diğer sebebi bu eylemi yapanları mutlu etmek için. Çünkü bütün güçlerini bunlardan alıyorlar. Ne kadar zarar verirlerse, ne kadar acıtırlarsa o kadar çok mutluluk duyuyorlar.
Neden bunu insanlara duyurma ihtiyacı, neden gerçekten bunu da aklım almıyor. Ters etki yapacak bir strateji izleyemiyorlar. Bütün önlemleri alıp yayınlamamak yerine boy boy fotoğraflar, görüntüler günlerce ekranlarda dönüp duruyor. Habercilik etiği denilen şey ne gerçekten merak ediyorum. İnsalık etiği miz yok bizim. Bugünkü olayda ağır yaralanan kadının geçmişte çektirdiği fotoğrafları yayınlıyorlar, izin dahi alınmadan. Ailesini, yakınlarını düşünemiyorum bile. O haberi izledikçe içlerinden bir şeyler kopup gidecek. İnsanlar üzülecek çünkü, içini acıtacak. Vefat etseydi, cenazesinde lanetler okuyacaktı herkes ve yine unutulup gidecekti.
Nefret ediyorum bu haberler diye sunulan, gözümüze gözümüze sokulan rezaletlerden. Sanma ki üzülmüyorum, burada 'ben' demek istemiyorum, kalsın. İnsan olan zaten üzülür. Asıl sorun; insan olan bu görüntüleri, fotoğrafları para uğruna insanlığını satmaz. Belki de olmadığından satıyor.
Nefret ediyorum.
Kafka'nın Aforizmaları
''İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet'ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var. Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından geri dönemiyorlar.
Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamak ne büyük bir mutluluktur.
İnsanlarla iç içe olmak, insanı kendini gözlemlemeye götürür.
İki olanak: Kendini sonsuz küçültmek ya da sonsuz küçük olmak. Birincisi mükemmellik, yani eylemsizliktir; ikincisi başlangıç yani eylemdir.
Yaşamın daha başlangıcında iki ödev: Giderek çevreni daraltmak, ve kendini bu çevre dışında gizleyip gizlemediğini sürekli denetlemek.''
Çok güzel aforizmaları var, çok derin. Kitaplarını ödünç alırken, aldığım güzel insan şöyle bir şey dedi;
''Ben okudum anlamadım, bakalım sen anlayabilecek misin? Anlarsan bize de anlatırsın.''
Anlayamam ama anlamaya çalışırım dedim sadece.
İlk anlamaya çalıştığım ise ''Babaya Mektup'' isimli kitabında neden yazdığını, neden yazar olduğunu söylemiş
iki kelime ile özetlemiş bence;
''Konuşmasını unuttum.''
Milena'ya Mektuplar'ı ise ayrı bir derinlik. Çok deli, yani çok akıllıca çok değişik tespitleri var. Şaşırıyorsun okurken hatta birinci mektubunun başı şöyle. Okur okumaz çarptı.
''Size Prag'dan, sonra da Meran'dan yazmıştım. Karşılık vermediniz. Gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem gereksiz, biliyorum. Yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız; bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız, böyle ise sevinmem gerekir.''
Ne garip değil mi insan mutlu ve iyi olduğunda susar, fakat mutsuz ve kötü olduğunda birilerini arar, paylaşmak ister ama paylaşacak kimse yoktur yanında. Bunun da bilincindedir ve en kötüsü de budur.
Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamak ne büyük bir mutluluktur.
İnsanlarla iç içe olmak, insanı kendini gözlemlemeye götürür.
İki olanak: Kendini sonsuz küçültmek ya da sonsuz küçük olmak. Birincisi mükemmellik, yani eylemsizliktir; ikincisi başlangıç yani eylemdir.
Yaşamın daha başlangıcında iki ödev: Giderek çevreni daraltmak, ve kendini bu çevre dışında gizleyip gizlemediğini sürekli denetlemek.''
Çok güzel aforizmaları var, çok derin. Kitaplarını ödünç alırken, aldığım güzel insan şöyle bir şey dedi;
''Ben okudum anlamadım, bakalım sen anlayabilecek misin? Anlarsan bize de anlatırsın.''
Anlayamam ama anlamaya çalışırım dedim sadece.
İlk anlamaya çalıştığım ise ''Babaya Mektup'' isimli kitabında neden yazdığını, neden yazar olduğunu söylemiş
iki kelime ile özetlemiş bence;
''Konuşmasını unuttum.''
Milena'ya Mektuplar'ı ise ayrı bir derinlik. Çok deli, yani çok akıllıca çok değişik tespitleri var. Şaşırıyorsun okurken hatta birinci mektubunun başı şöyle. Okur okumaz çarptı.
''Size Prag'dan, sonra da Meran'dan yazmıştım. Karşılık vermediniz. Gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem gereksiz, biliyorum. Yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız; bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız, böyle ise sevinmem gerekir.''
Ne garip değil mi insan mutlu ve iyi olduğunda susar, fakat mutsuz ve kötü olduğunda birilerini arar, paylaşmak ister ama paylaşacak kimse yoktur yanında. Bunun da bilincindedir ve en kötüsü de budur.
25 Mayıs 2011 Çarşamba
Tümünü Göster
Tümünü görebildiğiniz kaç kişi var hayatınızda. Size kaç kişi tümünü gösterebildi. Doğrusuyla, yanlışıyla, hatalarıyla, iyi ve kötü taraflarıyla kimi tam anlamıyla görebildiniz. Gördüğünüz, gördüğünüzün ne kadarıydı.
Bedenen değil, ruhen kaç kişinin ruhunu görebildiniz. Onlarca kişi girip çıkmış hayatınıza, hangisinin tenine
değil de tinine dokunabildiniz. Bu yüzden mi kayıplar, kaybedişler ya da kazanamayışlar. Kaç insan kaybettiniz, tümünü göremediğiniz için. Ya da kaç kişi kaybetti sizi, tümünüzü göremediği için.
Saklanmadan, saklamadan, susmadan, sonunu düşünmeden 'ben buyum' diyebildiniz mi? Bak bu resim benim diyebildiniz mi. Geçmişte atılan yanlış fırça darbeleri , üstüne eklenen koyu renkler ve yanlış çizgiler hepsi bana ait diyebildiğiniz oldu mu? Her şeye rağmen bu resme bakınca beğenecek misin diye sorabildiniz mi? Duvarına asmasını isteye bildiniz mi ya da asabileceğine inandınız mı? Ona kendinizi anlatabildiniz mi? Anlamayacağını bile bildiğiniz halde ya da anlam vermesini beklemeden, anlam verme ihtimalini hesaba katıp anlatmayı denediniz mi?
Ne kötü değil mi? Ne siz, ne biz, yani hepimiz aslında hiçbirimiz kimsenin tümünü göremiyoruz.
Kimse oluyor birer birer en yakınındakiler ve sen onlar için kimse oluyorsun. Bir yabancı oluyor bir anda, hiç beklemediğin bir zaman, yavaş yavaş uzaklaşıyor hayatından. Tanımak garip şey. Sana kendini anlatırken aslında anlattığı kendi mi yoksa görünen suretini mi anlatıyor sana, her zamanki gibi hatta senin yaptığın gibi görüneni anlatıyor. Görünmeyeni hep kendine saklıyor.
Galiba kimse tümünün görünmesini istemiyor. Ne dersin?
Bu yüzden mi çok az insan kendi olabiliyor. Herkesin gıptayla baktığı, hayatına ve yaptıklarına imrendiği bir kişi olabiliyor.
Kaç kişi 'kendini anlatır mısın' sorusunu duyunca kendini anlatıyor. Yoksa senin duymak istediklerini mi anlatıyor. Anlattığı kendi mi yoksa gördüğün mü? Sana gördüğünü anlatıyor uzun uzun.
Galiba tek sebep bu, tümünü göremediklerine tümünü göstermiyorsun, anlatmıyorsun, paylaşmıyorsun. Zaten tümünü gördüğün insan sayısı bir ya da iki kişi şu kısa hayatta ve sen sadece bu bir iki kişiye uzun duruyorsun. Olabildiğince sen, olabildiğince ari duruyorsun karşısında.
Tümünü göster. Belki de bu yüzden seni daha çok severler.
Bedenen değil, ruhen kaç kişinin ruhunu görebildiniz. Onlarca kişi girip çıkmış hayatınıza, hangisinin tenine
değil de tinine dokunabildiniz. Bu yüzden mi kayıplar, kaybedişler ya da kazanamayışlar. Kaç insan kaybettiniz, tümünü göremediğiniz için. Ya da kaç kişi kaybetti sizi, tümünüzü göremediği için.
Saklanmadan, saklamadan, susmadan, sonunu düşünmeden 'ben buyum' diyebildiniz mi? Bak bu resim benim diyebildiniz mi. Geçmişte atılan yanlış fırça darbeleri , üstüne eklenen koyu renkler ve yanlış çizgiler hepsi bana ait diyebildiğiniz oldu mu? Her şeye rağmen bu resme bakınca beğenecek misin diye sorabildiniz mi? Duvarına asmasını isteye bildiniz mi ya da asabileceğine inandınız mı? Ona kendinizi anlatabildiniz mi? Anlamayacağını bile bildiğiniz halde ya da anlam vermesini beklemeden, anlam verme ihtimalini hesaba katıp anlatmayı denediniz mi?
Ne kötü değil mi? Ne siz, ne biz, yani hepimiz aslında hiçbirimiz kimsenin tümünü göremiyoruz.
Kimse oluyor birer birer en yakınındakiler ve sen onlar için kimse oluyorsun. Bir yabancı oluyor bir anda, hiç beklemediğin bir zaman, yavaş yavaş uzaklaşıyor hayatından. Tanımak garip şey. Sana kendini anlatırken aslında anlattığı kendi mi yoksa görünen suretini mi anlatıyor sana, her zamanki gibi hatta senin yaptığın gibi görüneni anlatıyor. Görünmeyeni hep kendine saklıyor.
Galiba kimse tümünün görünmesini istemiyor. Ne dersin?
Bu yüzden mi çok az insan kendi olabiliyor. Herkesin gıptayla baktığı, hayatına ve yaptıklarına imrendiği bir kişi olabiliyor.
Kaç kişi 'kendini anlatır mısın' sorusunu duyunca kendini anlatıyor. Yoksa senin duymak istediklerini mi anlatıyor. Anlattığı kendi mi yoksa gördüğün mü? Sana gördüğünü anlatıyor uzun uzun.
Galiba tek sebep bu, tümünü göremediklerine tümünü göstermiyorsun, anlatmıyorsun, paylaşmıyorsun. Zaten tümünü gördüğün insan sayısı bir ya da iki kişi şu kısa hayatta ve sen sadece bu bir iki kişiye uzun duruyorsun. Olabildiğince sen, olabildiğince ari duruyorsun karşısında.
Tümünü göster. Belki de bu yüzden seni daha çok severler.
21 Mayıs 2011 Cumartesi
Sevgiliyle
Sözlükte çoşmuşlar yine ahaha güldürüyor bir yandan adamlar aç azizim ben ne yapayım. Fakat aklıma bambaşka bir şeyi getirdi. Gözlüğüme çarpan iki başlık şuydu;
''Sevgiliyle çırılçıplak banyo yapmak.
Sevgiliyle uyumak.''
Sonrasında diğerleri aklıma geldi.
Sevgiliyle televizyon izlemek.
Sevgiliyle tavla oynamak.
Sevgiliyle sinemaya gitmek.
Sevgiliyle gezmek.
Sevgiliyle ps. oynamak.
Sevgiliyle tatile çıkmak.
Sevgiliyle yemek yemek.
Sevgiliyle boş boş oturmak.
Sevgiliyle içmek.
Sevgiliyle müzik dinlemek.
Sevgiliyle maç izlemek.
Sevgiliyle alışveriş mağazalarını gezmek.
Sevgiliyle basketbol oynamak.
Sevgiliyle konsere gitmek.
Sevgiliyle dans etmek.
Daha fazla uzatamadım bu listeyi. Bunun yanına binlerce aktivite ekleyebilirsin. Hepsi de birbirinden güzel. Zaten sevgiliyle yapıldığı için güzel, buna lafım yok. Geleyim yazının temasına.
Sevgiliyle insan her şeyi ama her şeyi yapıyor. Aklına gelen, gelmeyen ne varsa yapılıyor.
''Sevgiliyle Konuşmak'' diye bir düşünce, eylem kimsenin aklına gelmiyor ya da ben saçmalıyorum yine. Gerçekten ciddi ciddi oturup her konuda, her şekilde sevgilinizle konuşabildiniz mi? Aklınızdakileri paylaşabildiniz mi? Bence hayır. Eğlenmek, gezmek, yürümek, içmek her şeyi yapıyorsun işte.
Fakat konuşmaya gelince susuyorsun. Ne acı bir şey. Cidden, karşındaki kadın/erkek ile kafanın içindekileri paylaşamadıktan, anlatamadıktan sonra ne anlamı var ki? ya da bir anlamı var mı? Ya da korkmadan, çekinmeden boş gözlerle karşılaşmayı bile göze alıp anlatabildin mi? Bence hayır.
ay aman of saçmaladım işte haha. Haydi güzel tatiller :)
''Sevgiliyle çırılçıplak banyo yapmak.
Sevgiliyle uyumak.''
Sonrasında diğerleri aklıma geldi.
Sevgiliyle televizyon izlemek.
Sevgiliyle tavla oynamak.
Sevgiliyle sinemaya gitmek.
Sevgiliyle gezmek.
Sevgiliyle ps. oynamak.
Sevgiliyle tatile çıkmak.
Sevgiliyle yemek yemek.
Sevgiliyle boş boş oturmak.
Sevgiliyle içmek.
Sevgiliyle müzik dinlemek.
Sevgiliyle maç izlemek.
Sevgiliyle alışveriş mağazalarını gezmek.
Sevgiliyle basketbol oynamak.
Sevgiliyle konsere gitmek.
Sevgiliyle dans etmek.
Daha fazla uzatamadım bu listeyi. Bunun yanına binlerce aktivite ekleyebilirsin. Hepsi de birbirinden güzel. Zaten sevgiliyle yapıldığı için güzel, buna lafım yok. Geleyim yazının temasına.
Sevgiliyle insan her şeyi ama her şeyi yapıyor. Aklına gelen, gelmeyen ne varsa yapılıyor.
''Sevgiliyle Konuşmak'' diye bir düşünce, eylem kimsenin aklına gelmiyor ya da ben saçmalıyorum yine. Gerçekten ciddi ciddi oturup her konuda, her şekilde sevgilinizle konuşabildiniz mi? Aklınızdakileri paylaşabildiniz mi? Bence hayır. Eğlenmek, gezmek, yürümek, içmek her şeyi yapıyorsun işte.
Fakat konuşmaya gelince susuyorsun. Ne acı bir şey. Cidden, karşındaki kadın/erkek ile kafanın içindekileri paylaşamadıktan, anlatamadıktan sonra ne anlamı var ki? ya da bir anlamı var mı? Ya da korkmadan, çekinmeden boş gözlerle karşılaşmayı bile göze alıp anlatabildin mi? Bence hayır.
ay aman of saçmaladım işte haha. Haydi güzel tatiller :)
19 Mayıs 2011 Perşembe
İhbar Servisi
http://www.ihbarweb.org.tr
Geçenlerde Türkiye'de Ensest başlıklı bir yazı yazmıştım.
Google aramaları ile yazıma ulaşmış insan görünümlü şahinin birisi, kendi berbat blogunun adresini yorum olarak bırakmış yazıya. Umarım bunu da okur.
Yasalara aykırı, illegal her türlü siteyi bu adrese girerek ihbar edebilirsiniz. Siteye bakamadım bile. Erotik hikayeler adı altında yaklaşık 10--15 site yönlendirmesi bulunuyordu, umarım bir işe yarar ve kapanır.
tecavüz hikaye
Oglum
ensest hikayeler
Annem
siteden bazı başlıklar bunlar, okumadım. bakmadım, bakamadım ama şikayet ettim. Siz de böyle sitelere denk gelirseniz hiç çekinmeden şikayet edin.
Geçenlerde Türkiye'de Ensest başlıklı bir yazı yazmıştım.
Google aramaları ile yazıma ulaşmış insan görünümlü şahinin birisi, kendi berbat blogunun adresini yorum olarak bırakmış yazıya. Umarım bunu da okur.
Yasalara aykırı, illegal her türlü siteyi bu adrese girerek ihbar edebilirsiniz. Siteye bakamadım bile. Erotik hikayeler adı altında yaklaşık 10--15 site yönlendirmesi bulunuyordu, umarım bir işe yarar ve kapanır.
tecavüz hikaye
Oglum
ensest hikayeler
Annem
siteden bazı başlıklar bunlar, okumadım. bakmadım, bakamadım ama şikayet ettim. Siz de böyle sitelere denk gelirseniz hiç çekinmeden şikayet edin.
Ah!
''etsem tutar, tutar mı? tutar sigarayı mazgala atıp tutturamayan benim ahlarım çok güzel tutar
anla işte ne kadar şansızım, sanaydı benim bu bitmeyen köpek yalnızlığım
''yalnızlığımı anla sana, bu adam yalnız sana'' dedim de iki dize sandılar
binlerce dize yalnızlıktı aslında bu adam sana, suretimi bile gölgem sandılar
ah! diyordum ahım boynuna asılı kalır bir kolye gibi, etmem
tutulursun sana tutulduğum gibi ahıma, alma ahlarımı sakın tutulma
biz tutulması yaşamıştık, dört günlük bir şeydi yani, gibiydi, en azından öyleydi, bana göreydi
aslında ben tutulmasıydı ben sana tutuldum tek bakışta, bakışlarımda, bakışımlarımda
canım acıyor yazarken bile seni satırlara bir ağrı giriyor ansızım sol tarafıma
en sevmediğim yanım: sol yanım kırıklarla dolu, hepsi dalgınlığıma ait
dalgınlığımdan, dalgınım ben sana ne garip değil mi? sana ne yazsam gülümsetiyor acı içinde
sana beni yazdım fakat hiç gülümsemedin bana halbuki sen hep gülümsendin dudaklarımda
gülüm sendin anlasana gülüm sendin diyorum kırılgan bir adamım ben kırılıyorum, kırıyorum sen hariç her şeyi
karmakarışığım üstümde hüzzam bulutları dolanıyor yalnızlık makamında bütün şarkılar için için ağlıyor
her şeyim karışmış iç içe geçmiş bir yapboz gibiyim bakacak ayna yok artık yüzüme yüzüne bakamıyorum diyorum,
pişmanlığımın izleri feri sönmüş gözlerimde seni sevdiğime pişman falan değilim merak etme
sana çok adam geç kaldığına pişman bu adam ne geldiyse başıma biliyorum benim yüzümden
sırf bu yüzden kırdım bütün aynaları yine sen yerine tuz buz oldu şimdi aynalardaki aksim
ah! diyordum yine dedim bir ah, bu sefer etmedim sen de merak etme ah dedim
ah! acısından sol yanımın bir kez olsun bir kez olsun bir kez olsundu zaten bir kez oldu
kezlerce keşke dedim o oluştan sonra soruyorum bazen kendime bu oluş bir yokoluş muydu?
aşk; nefes nefese kaldığımız çıkamadığımız bir yokuş muydu?
biz düşünebiliyor musun? halen biz diyorum son vapurduk birbirimize çok geç kaldığımız
şu martıları görüyor musun? simithorları bir şiirin içine uçuyorlar, çığlık çığlığa bir simite lâl kesiliyorlar
sana ne yapsam bana lâl kesilirsin? sana sussam kesilir misin? bana dal dal
lâl! dal diyorum bana dal, boşluktaki bakışlarını daldır bana öyle saatlerce bak dalasıya
bir çakmak var elimde şimdi, sanma ki sigara yakacağım
bir şiir yakıyorum sana alev alev kor kor yokluğun bana çok kor gözyaşı döktüm üstüne yine de sönmüyor
şiir yazmak ne garip şey, siz benim şiir diye ne saçmaladığımı nerden bileceksiniz
bak tesadüfe bak şiir aşkına; o da dertli sol yanından ''sol yanımı boş bıraktım'' diyor
biz, saçlarımızdan sonra birbirimizin başına gelen en güzel tesadüftük (gülümse diye)
geçen gün bir otobüs durağında seni gördüm desem inanır mısın bana? o zaman inan bana
seni gördüm ve yanından sessizce geçip gittim sadece rüzgarı öptüm yanaklarına konsun diye
saçların ne güzel olmuş böyle gözlerin gibi saçlarında, sanki gece
yetmiyor güzelliğini anlatmaya gelse de bir araya binlerce hece
yüzüne baktım üşümekli bir halin vardı üşüyor gibiydin soğuktan
bir an ellerimi uzatmak istedim tutuşalım diye sonra dedim ki içimdeki sese: ''başını çevir ve tanımamazlıktan gel''
bazı zamanlar gelindiğin gibi içimdeki ses ilk defa kulak verdi bana
kalbimi çınlatırcasına gözlerimin direği kırıldı gözyaşlarım diken diken oldu
fark ettin mi? hiç nokta koymadım bu ah! a virgüllerle dolu sen soru işaretlerinin arkasında ben virgüllerin
bekliyorum ellerimde pespembe güllerim geleceksen gel, gelecek tekim sayılı günlerim!
her şeyimi alırsın ahlarımı alamazsın vermem ah larımı sana tutulursun çünkü
ah! ladım, ah! larım bana lazım gelmediğin her an için sızısı için sol yanımın ansızım bir ah! daha etmeliyim
soran olursa bir şey yok omzum acıyor diye her zamanki en pembe yalanıma sığınmalıyım
bana sarılır mısın? desem ne anlarsın evet bile demeden sıkı sıkı sarılır mısın?
yoksa bir ömür saklanmak için içime sarılır mısın bana? sarıl bana sen yara ben ilaç, acılarına
sarıl benimle, saklan tenimde ah! bak yine sol yanım acıdı desem de inan/ma
ah! larım lâl kesiliyor sana ah! larım her acıda bakma sen bana lâllerim kesildikçe, kanıyorum ben sana
farkındayım çok uzadı bu ah!
sen bu ah! ı oku
ben sensiz, bir başıma
devam edeceğim ''canıma'' okumaya''
anla işte ne kadar şansızım, sanaydı benim bu bitmeyen köpek yalnızlığım
''yalnızlığımı anla sana, bu adam yalnız sana'' dedim de iki dize sandılar
binlerce dize yalnızlıktı aslında bu adam sana, suretimi bile gölgem sandılar
ah! diyordum ahım boynuna asılı kalır bir kolye gibi, etmem
tutulursun sana tutulduğum gibi ahıma, alma ahlarımı sakın tutulma
biz tutulması yaşamıştık, dört günlük bir şeydi yani, gibiydi, en azından öyleydi, bana göreydi
aslında ben tutulmasıydı ben sana tutuldum tek bakışta, bakışlarımda, bakışımlarımda
canım acıyor yazarken bile seni satırlara bir ağrı giriyor ansızım sol tarafıma
en sevmediğim yanım: sol yanım kırıklarla dolu, hepsi dalgınlığıma ait
dalgınlığımdan, dalgınım ben sana ne garip değil mi? sana ne yazsam gülümsetiyor acı içinde
sana beni yazdım fakat hiç gülümsemedin bana halbuki sen hep gülümsendin dudaklarımda
gülüm sendin anlasana gülüm sendin diyorum kırılgan bir adamım ben kırılıyorum, kırıyorum sen hariç her şeyi
karmakarışığım üstümde hüzzam bulutları dolanıyor yalnızlık makamında bütün şarkılar için için ağlıyor
her şeyim karışmış iç içe geçmiş bir yapboz gibiyim bakacak ayna yok artık yüzüme yüzüne bakamıyorum diyorum,
pişmanlığımın izleri feri sönmüş gözlerimde seni sevdiğime pişman falan değilim merak etme
sana çok adam geç kaldığına pişman bu adam ne geldiyse başıma biliyorum benim yüzümden
sırf bu yüzden kırdım bütün aynaları yine sen yerine tuz buz oldu şimdi aynalardaki aksim
ah! diyordum yine dedim bir ah, bu sefer etmedim sen de merak etme ah dedim
ah! acısından sol yanımın bir kez olsun bir kez olsun bir kez olsundu zaten bir kez oldu
kezlerce keşke dedim o oluştan sonra soruyorum bazen kendime bu oluş bir yokoluş muydu?
aşk; nefes nefese kaldığımız çıkamadığımız bir yokuş muydu?
biz düşünebiliyor musun? halen biz diyorum son vapurduk birbirimize çok geç kaldığımız
şu martıları görüyor musun? simithorları bir şiirin içine uçuyorlar, çığlık çığlığa bir simite lâl kesiliyorlar
sana ne yapsam bana lâl kesilirsin? sana sussam kesilir misin? bana dal dal
lâl! dal diyorum bana dal, boşluktaki bakışlarını daldır bana öyle saatlerce bak dalasıya
bir çakmak var elimde şimdi, sanma ki sigara yakacağım
bir şiir yakıyorum sana alev alev kor kor yokluğun bana çok kor gözyaşı döktüm üstüne yine de sönmüyor
şiir yazmak ne garip şey, siz benim şiir diye ne saçmaladığımı nerden bileceksiniz
bak tesadüfe bak şiir aşkına; o da dertli sol yanından ''sol yanımı boş bıraktım'' diyor
biz, saçlarımızdan sonra birbirimizin başına gelen en güzel tesadüftük (gülümse diye)
geçen gün bir otobüs durağında seni gördüm desem inanır mısın bana? o zaman inan bana
seni gördüm ve yanından sessizce geçip gittim sadece rüzgarı öptüm yanaklarına konsun diye
saçların ne güzel olmuş böyle gözlerin gibi saçlarında, sanki gece
yetmiyor güzelliğini anlatmaya gelse de bir araya binlerce hece
yüzüne baktım üşümekli bir halin vardı üşüyor gibiydin soğuktan
bir an ellerimi uzatmak istedim tutuşalım diye sonra dedim ki içimdeki sese: ''başını çevir ve tanımamazlıktan gel''
bazı zamanlar gelindiğin gibi içimdeki ses ilk defa kulak verdi bana
kalbimi çınlatırcasına gözlerimin direği kırıldı gözyaşlarım diken diken oldu
fark ettin mi? hiç nokta koymadım bu ah! a virgüllerle dolu sen soru işaretlerinin arkasında ben virgüllerin
bekliyorum ellerimde pespembe güllerim geleceksen gel, gelecek tekim sayılı günlerim!
her şeyimi alırsın ahlarımı alamazsın vermem ah larımı sana tutulursun çünkü
ah! ladım, ah! larım bana lazım gelmediğin her an için sızısı için sol yanımın ansızım bir ah! daha etmeliyim
soran olursa bir şey yok omzum acıyor diye her zamanki en pembe yalanıma sığınmalıyım
bana sarılır mısın? desem ne anlarsın evet bile demeden sıkı sıkı sarılır mısın?
yoksa bir ömür saklanmak için içime sarılır mısın bana? sarıl bana sen yara ben ilaç, acılarına
sarıl benimle, saklan tenimde ah! bak yine sol yanım acıdı desem de inan/ma
ah! larım lâl kesiliyor sana ah! larım her acıda bakma sen bana lâllerim kesildikçe, kanıyorum ben sana
farkındayım çok uzadı bu ah!
sen bu ah! ı oku
ben sensiz, bir başıma
devam edeceğim ''canıma'' okumaya''
15 Mayıs 2011 Pazar
Ekşi Sözlük
Nehir, ırmak, akarsu ya da dere gibi bir şey. Denize ulaşıyor oradan da okyanusa.Boğuluyorsun, boğuyor seni.
Bir tarafta Laik olduğunu düşünenenler.
Bir tarafta Dindar olduğunu düşünenler.
Bir tarafta Sağcılar tam karşılarında Solcular.
Bir tarafta Önemli ay, gün ve yılcılar.
Bir tarafta Spor adı altında sadece futbol yazanlar.
Bir tarafta Naklen yayın yapan televizyon izleyecileri an itibariylecileri.
Bir tarafta Seks ilahları.
Bir tarafta komikler. (kizil sakal bu kadını ayrı bir yere koyuyorum, komik değil, ciddiyim.)
Bir tarafta depresyondakiler.
Bir tarafta liseliler.
Bir tarafta onları hor gören üniversiteliler.
Bir tarafta bunları hor gören akedemisyenler.
Bir hıncı var hepsinin. Dikkatle okursan fazlasıyla görülüyor bu hınç. Hesabını kimseye soramadıkları bir nefretleri var. Neden taraf olduklarını, neye taraf olduklarını bile bilmiyorlar. İnan bilmiyorlar. Biraz önce bir kaç başlığa tıkladım.
Diyor ki; ölsün gebersin.
cevap geliyor hemen; sen öl geber, onlar da insan. (çünkü sen dediği insan değil, taraf)
Bilmiyorlar ki görünen renk aynı. Birbirlerinin koyusu ikisi de. Taraflar.
İkisi de aslında bir düşünceye, ideolojiye falan taraf değil, apaçık ölüme, öldürmeye taraf.
Ekşi sözlük dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum. Bana soruyorsan tek kelimeyle Berbat. Ne arıyorum diye soruyorsan, hiçbir şey aramıyorum. Önceden bulduklarım bana yetiyor. Bulduklarım ne dersen, bir kaç tane güzel insan, güzel düşünce, farklı bakış açıları.
Bana özgürce saçmalama hakkı sunuyor ekşi sözlük, şiyirlerimde yaptığım gibi. Kimsenin umurunda değil, en çok bunu seviyorum yazarken. Şiire taraf değil ekşi sözlükte hiç kimse. İyi ki değiller. Hepsi bir şeylere karşı. Fakat neye karşı olduklarını bile bilmiyorlar. Bir söz var aklıma geliyor hep;
''Kim olduğun öyle bir haykırıyor ki, ne dediğini duyamıyorum.''
Kim olduklarını bile haykıramıyorlar. Birbirlerine hakaret etmekten, küfür etmekten, aşağılamaktan ne dedikleri anlaşılmıyor. Ölmesin diye her başlıkta yırtınan insan diyor ki; ölün, geberin köpekler. Nerede senin samimiyetin? Yok işte, olsaydı kimse ölmesin diyebilirdin. Bak şimdi bu entryi ekşi sözlüğe yazsam neler neler denir. Taraf değilim desen, hepsi senin karşı tarafta olduğunu düşünecek emin ol. Taraftarlıkları öyle bir ön yargı yerleştirmiş ki beyinlerine ne dersen de objektif olamazsın. Şimdi nefret söylemi diye bir şey çıktı. Eşcinsellere, kadınlara, çocuklara vs. nefret söylemi yazılmasın, çizilmesin diye bas bas bağıran adam, taraf olan kişiye gebeeeerrr diye bağırıyor, köpek diye bağırıyor, kusuyor resmen. E hani nefret söylemi? İşin kötüsü ne biliyor musun? Badi olayı çok kötü. Çünkü hiçbirisinin dostu yok orada. Pohpohluyorlar, ne güzel yazdın, ne güzel ayar verdin, süper küfür ettin, en güzelini söyledin diyerek gaz veriyorlar. Dostları olsa bir tanesi çıkıp derdi ki, hani kimse ölmesindi, hani herkes insandı. Tatlı söylüyor onların dostları. Yazık, gerçekten yazık.
İnsanlar gurur duyuyor ya taraflılığı ile. Sesi, duruşu, bakışları değişiyor, göğsü falan kabarıyor taraflılığını belirtirken. Büyük bir övünç ve gurur kaynağı onun için. Sadece seyrediyorum, bu ismini koyamadığım şeyi.
Kaos, taraf olmanın kaosunu yaşıyorlar. Her şey elden gidiyor inan gidiyor. İnternet elden gidiyor diye kafayı yiyecek duruma gelen bizler sokaklara dökülecek onbinler(elbette dökülsün), ''Türkiye, Dünya, Biz'' elden gidiyoruz. Farkında bile değiliz. Çünkü taraf gözlüğü takmışız. Kılı bırak, tüyümüzü bile kıpırdatmıyoruz.
He ben neye tarafım, 'o kadar yazdın söyle' diyorsundur.
Söyleyeyim; İnsanlığa tarafım, gülmeye, paylaşmaya, beraber yaşamaya, yaşatmaya. Ne siyasetle, ne dinle, ne futbolla ne onla ne de bunla hiçbir şey ile taraf olamadım. Sadece izliyorum bu hengameyi uzaktan. Galiba taraf olmaktan nefret ediyorum.
Sözlüğe yazmıştım buraya da eklemeden geçemeyeceğim. Ü.Y.O. İnsanoğlu
ne tuhaftır şu insanlar
kimi zincirler içinde hür
kimi esir olmaktan bahtiyar
kimi de benim gibi bin bir şeyi düşünür
ne tuhaftır şu insanlar
kimini yel alır, su götürür
kiminin çilesi sürer mezara kadar
kimi de gününü gün etmeyi düşünür
insan insanın kadrini bilmezmiş meğer
anlaşılmadı gitti mısralarım
çünkü; insanlar benim halime güler
bense onlar için ağlarım
insan insanın kadrini bilmezmiş meğer
birimiz gülsek, ağlıyor onumuz
bizden kara değilmiş geceler
bari karanlık olmayaydı sonumuz
nice insanlar gördüm ki ben
dudaklarında en ateşli türküler
barış içinde yaşamayı bilmeden
bir savaş meydanında öldüler
nice insanlar gördüm ki ben
dudaklarında en bayağı şarkılar
ve gözlerinde ihtiras ışığı eksilmeden
birer ilah gibi yaşadılar
yarabbi, adaletin bu mu
kuş uçar, yılan sürünür
düşünmek istemem fâni olduğumu
verdiğin nimetlere şükür
yarabbi, adaletin bu mu
yaşayan yaşar, ölen toprağa gömülür
ve hayat sadece bir arzu mu
bizi korkutan ölüm müdür
vaktiyle bir kadın tanımıştım
güzel bir kadındı, sonra öldü
bense hayata karıştım
fakat onu unutamadım bir türlü
vaktiyle bir kadın tanımıştım
hayata küsmüştü
ben ölümle barıştım
mezarlarımız yan yana düştü
bir gece mezarlık girdi rüyama
gittim ecelle lades tutuştum
nihayet canımı verdim, ama
''lades'' demeyi unutmuşum
bir gece mezarlık girdi rüyama
taşları paramparça, selvileri asırlık
baktım ki; ölümün gözler âmâ
en vefalı dostum oldu sağırlık
bir şaire ''en sevdeiğin bir şeyi söyle'' dediler
o, düşündü düşündü ve söyle cevap verdi
-yalnız aşkı severim, şarisem eğer-
halbuki eskiden güzel kadınları da severdi
bir şaire ''en sevdeiğin bir şeyi söyle'' dediler
halbuki o bir tek şeyi sevmiyordu
o, söyledi soranlar dinlediler
anlamadım, acaba neyi sevmiyordu
söyleyin ey çizgiden hayaletler
artık ihtiyar olduğumuz gerçek mi
kaybolan o gamsız saatler
hiç geri gelmeyecek mi
söyleyin ey çizgiden hayaletler
in misiniz, cin misiniz
ya siz, ey eşsiz faziletler
fazilet olduğunuza emin misiniz
her şey unutulur zamanla
sonra tekrar tekrar yaşanır
çünkü yağmur vardır; damla damla
çünkü yağmur vardır; sağnak sağnak boşanır
her şey unutulur zamanla
dostlar, sevgililer, bütün hatıralar
farkı yok unutulanın, unutmayanla
acaba insanlar ne için ağlar
hani, benim saadetim nerede
söyleyin gözlerim, bu dert ağlamaya değer mi
göz nurunun geçmediği yerde
gözyaşı para eder mi
hani, benim saadetim nerede
toprak altında mı, bulutlar üstünde mi
tat yok, bu zindan gecelerde
yoksa, sevincimiz en son günde mi
karşıki mor dağlar olmasaydı
acaba yaşar mıydık
tanrım! iyi günlerimden bize ne kaldı
bu kadar günahkâr mıydık
karşıki mor dağlar olmasaydı
bize ölümü ne düşündürürdü
nice yollardan geçtik ki kısaydı
neden son yolculuğumuz çok uzun sürdü
bir masal dinlemiştim küçüklüğümde
kafdağı'ndan bahsediyordu
hem ayrılık derdinden, hem de
yârin dudağından bahsediyordu
bir masal dinlemiştim küçüklüğümde
içinde kavuşamamış âşıklar vardı
ve sanki bir kuşluk vakti önümde
yeni açılmış bir mezar vardı
beni kendimden ayırma ya rabbim
verdiğin her dert benim içindir
bu saatte içimden seslenen kim
bu ürpertici ses kimindir
beni kendimden ayırma ya rabbim
içimdeki şeytanı sustur
çünkü; başım, vücudum, kalbim
yalnız bana mahsustur
madem ki; kâinat sonsuz
madem ki; bir şeye inanmışız
ve madem ki; insanoğluyuz
hakkımız yok, fazlasını istemeye
bu mis kokulu hava
bu toprak yeter bize
tanrı, başka bir deha
insan, başka şaheser.
Bir tarafta Laik olduğunu düşünenenler.
Bir tarafta Dindar olduğunu düşünenler.
Bir tarafta Sağcılar tam karşılarında Solcular.
Bir tarafta Önemli ay, gün ve yılcılar.
Bir tarafta Spor adı altında sadece futbol yazanlar.
Bir tarafta Naklen yayın yapan televizyon izleyecileri an itibariylecileri.
Bir tarafta Seks ilahları.
Bir tarafta komikler. (kizil sakal bu kadını ayrı bir yere koyuyorum, komik değil, ciddiyim.)
Bir tarafta depresyondakiler.
Bir tarafta liseliler.
Bir tarafta onları hor gören üniversiteliler.
Bir tarafta bunları hor gören akedemisyenler.
Bir hıncı var hepsinin. Dikkatle okursan fazlasıyla görülüyor bu hınç. Hesabını kimseye soramadıkları bir nefretleri var. Neden taraf olduklarını, neye taraf olduklarını bile bilmiyorlar. İnan bilmiyorlar. Biraz önce bir kaç başlığa tıkladım.
Diyor ki; ölsün gebersin.
cevap geliyor hemen; sen öl geber, onlar da insan. (çünkü sen dediği insan değil, taraf)
Bilmiyorlar ki görünen renk aynı. Birbirlerinin koyusu ikisi de. Taraflar.
İkisi de aslında bir düşünceye, ideolojiye falan taraf değil, apaçık ölüme, öldürmeye taraf.
Ekşi sözlük dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum. Bana soruyorsan tek kelimeyle Berbat. Ne arıyorum diye soruyorsan, hiçbir şey aramıyorum. Önceden bulduklarım bana yetiyor. Bulduklarım ne dersen, bir kaç tane güzel insan, güzel düşünce, farklı bakış açıları.
Bana özgürce saçmalama hakkı sunuyor ekşi sözlük, şiyirlerimde yaptığım gibi. Kimsenin umurunda değil, en çok bunu seviyorum yazarken. Şiire taraf değil ekşi sözlükte hiç kimse. İyi ki değiller. Hepsi bir şeylere karşı. Fakat neye karşı olduklarını bile bilmiyorlar. Bir söz var aklıma geliyor hep;
''Kim olduğun öyle bir haykırıyor ki, ne dediğini duyamıyorum.''
Kim olduklarını bile haykıramıyorlar. Birbirlerine hakaret etmekten, küfür etmekten, aşağılamaktan ne dedikleri anlaşılmıyor. Ölmesin diye her başlıkta yırtınan insan diyor ki; ölün, geberin köpekler. Nerede senin samimiyetin? Yok işte, olsaydı kimse ölmesin diyebilirdin. Bak şimdi bu entryi ekşi sözlüğe yazsam neler neler denir. Taraf değilim desen, hepsi senin karşı tarafta olduğunu düşünecek emin ol. Taraftarlıkları öyle bir ön yargı yerleştirmiş ki beyinlerine ne dersen de objektif olamazsın. Şimdi nefret söylemi diye bir şey çıktı. Eşcinsellere, kadınlara, çocuklara vs. nefret söylemi yazılmasın, çizilmesin diye bas bas bağıran adam, taraf olan kişiye gebeeeerrr diye bağırıyor, köpek diye bağırıyor, kusuyor resmen. E hani nefret söylemi? İşin kötüsü ne biliyor musun? Badi olayı çok kötü. Çünkü hiçbirisinin dostu yok orada. Pohpohluyorlar, ne güzel yazdın, ne güzel ayar verdin, süper küfür ettin, en güzelini söyledin diyerek gaz veriyorlar. Dostları olsa bir tanesi çıkıp derdi ki, hani kimse ölmesindi, hani herkes insandı. Tatlı söylüyor onların dostları. Yazık, gerçekten yazık.
İnsanlar gurur duyuyor ya taraflılığı ile. Sesi, duruşu, bakışları değişiyor, göğsü falan kabarıyor taraflılığını belirtirken. Büyük bir övünç ve gurur kaynağı onun için. Sadece seyrediyorum, bu ismini koyamadığım şeyi.
Kaos, taraf olmanın kaosunu yaşıyorlar. Her şey elden gidiyor inan gidiyor. İnternet elden gidiyor diye kafayı yiyecek duruma gelen bizler sokaklara dökülecek onbinler(elbette dökülsün), ''Türkiye, Dünya, Biz'' elden gidiyoruz. Farkında bile değiliz. Çünkü taraf gözlüğü takmışız. Kılı bırak, tüyümüzü bile kıpırdatmıyoruz.
He ben neye tarafım, 'o kadar yazdın söyle' diyorsundur.
Söyleyeyim; İnsanlığa tarafım, gülmeye, paylaşmaya, beraber yaşamaya, yaşatmaya. Ne siyasetle, ne dinle, ne futbolla ne onla ne de bunla hiçbir şey ile taraf olamadım. Sadece izliyorum bu hengameyi uzaktan. Galiba taraf olmaktan nefret ediyorum.
Sözlüğe yazmıştım buraya da eklemeden geçemeyeceğim. Ü.Y.O. İnsanoğlu
ne tuhaftır şu insanlar
kimi zincirler içinde hür
kimi esir olmaktan bahtiyar
kimi de benim gibi bin bir şeyi düşünür
ne tuhaftır şu insanlar
kimini yel alır, su götürür
kiminin çilesi sürer mezara kadar
kimi de gününü gün etmeyi düşünür
insan insanın kadrini bilmezmiş meğer
anlaşılmadı gitti mısralarım
çünkü; insanlar benim halime güler
bense onlar için ağlarım
insan insanın kadrini bilmezmiş meğer
birimiz gülsek, ağlıyor onumuz
bizden kara değilmiş geceler
bari karanlık olmayaydı sonumuz
nice insanlar gördüm ki ben
dudaklarında en ateşli türküler
barış içinde yaşamayı bilmeden
bir savaş meydanında öldüler
nice insanlar gördüm ki ben
dudaklarında en bayağı şarkılar
ve gözlerinde ihtiras ışığı eksilmeden
birer ilah gibi yaşadılar
yarabbi, adaletin bu mu
kuş uçar, yılan sürünür
düşünmek istemem fâni olduğumu
verdiğin nimetlere şükür
yarabbi, adaletin bu mu
yaşayan yaşar, ölen toprağa gömülür
ve hayat sadece bir arzu mu
bizi korkutan ölüm müdür
vaktiyle bir kadın tanımıştım
güzel bir kadındı, sonra öldü
bense hayata karıştım
fakat onu unutamadım bir türlü
vaktiyle bir kadın tanımıştım
hayata küsmüştü
ben ölümle barıştım
mezarlarımız yan yana düştü
bir gece mezarlık girdi rüyama
gittim ecelle lades tutuştum
nihayet canımı verdim, ama
''lades'' demeyi unutmuşum
bir gece mezarlık girdi rüyama
taşları paramparça, selvileri asırlık
baktım ki; ölümün gözler âmâ
en vefalı dostum oldu sağırlık
bir şaire ''en sevdeiğin bir şeyi söyle'' dediler
o, düşündü düşündü ve söyle cevap verdi
-yalnız aşkı severim, şarisem eğer-
halbuki eskiden güzel kadınları da severdi
bir şaire ''en sevdeiğin bir şeyi söyle'' dediler
halbuki o bir tek şeyi sevmiyordu
o, söyledi soranlar dinlediler
anlamadım, acaba neyi sevmiyordu
söyleyin ey çizgiden hayaletler
artık ihtiyar olduğumuz gerçek mi
kaybolan o gamsız saatler
hiç geri gelmeyecek mi
söyleyin ey çizgiden hayaletler
in misiniz, cin misiniz
ya siz, ey eşsiz faziletler
fazilet olduğunuza emin misiniz
her şey unutulur zamanla
sonra tekrar tekrar yaşanır
çünkü yağmur vardır; damla damla
çünkü yağmur vardır; sağnak sağnak boşanır
her şey unutulur zamanla
dostlar, sevgililer, bütün hatıralar
farkı yok unutulanın, unutmayanla
acaba insanlar ne için ağlar
hani, benim saadetim nerede
söyleyin gözlerim, bu dert ağlamaya değer mi
göz nurunun geçmediği yerde
gözyaşı para eder mi
hani, benim saadetim nerede
toprak altında mı, bulutlar üstünde mi
tat yok, bu zindan gecelerde
yoksa, sevincimiz en son günde mi
karşıki mor dağlar olmasaydı
acaba yaşar mıydık
tanrım! iyi günlerimden bize ne kaldı
bu kadar günahkâr mıydık
karşıki mor dağlar olmasaydı
bize ölümü ne düşündürürdü
nice yollardan geçtik ki kısaydı
neden son yolculuğumuz çok uzun sürdü
bir masal dinlemiştim küçüklüğümde
kafdağı'ndan bahsediyordu
hem ayrılık derdinden, hem de
yârin dudağından bahsediyordu
bir masal dinlemiştim küçüklüğümde
içinde kavuşamamış âşıklar vardı
ve sanki bir kuşluk vakti önümde
yeni açılmış bir mezar vardı
beni kendimden ayırma ya rabbim
verdiğin her dert benim içindir
bu saatte içimden seslenen kim
bu ürpertici ses kimindir
beni kendimden ayırma ya rabbim
içimdeki şeytanı sustur
çünkü; başım, vücudum, kalbim
yalnız bana mahsustur
madem ki; kâinat sonsuz
madem ki; bir şeye inanmışız
ve madem ki; insanoğluyuz
hakkımız yok, fazlasını istemeye
bu mis kokulu hava
bu toprak yeter bize
tanrı, başka bir deha
insan, başka şaheser.
13 Mayıs 2011 Cuma
Çok'uz
çok bilgiliyiz, çok akıllıyız çünkü üniversite mezunuyuz.
çok kitap okuduk, en iyi aşk filmlerini ve romanlarını ezbere biliyoruzç
çok mutluyuz, çünkü dünya bizim için etrafımızdan ve hayatımızdaki insanlardan ibaret.
çok duygusalız, her dizi filmde gözyaşlarımız sel oluyor.
çok güzel tartışabiliyoruz, en güzel göstergesi orospu çocuğu demek.
çok sosyaliz, tüm sosyalliğimiz msn, facebook ve twitter.
çok filozofuz, bütün özlü sözleri biliyoruz.
çok güzeliz, çok yakışıklıyız.
çok tüketiyoruz.
çok seviyoruz.
çok iyiyiz.
çok insanız.
çok anarşistiz.
çok artistiz.
çok biliriz.
çok gezeriz.
çok özgürüz.
çok eleştiririz.
Asıl gerçek ne acaba? Bütün çok'ların kendimizde toplandığını düşünüyoruz. Kocaman bir boşluğuz. Dün televizyonda bir lise talebesini tesadüfen izledim. 16-17 yaşında en fazla. Televizyon kendi çalıp kendi oynuyordu. Ekrana bakmıyordum bile. Konuşmaları duydukça kulak verdim ve izlemeye başladım. Genç bir kız, mutlu ve heyecanlı bir şekilde yaptıklarını, yapacaklarını anlatıyordu. Yüzlerce ufak çocuğun, yetim çocuğun, imkansızlıklar içinde okumaya çalışan çocukların hayatına dokunmuş. Onlara ellerini uzatmışlar. Hayallerini anlatmalarını istemişler.
Kimisi, bir kitap demiş. Kimisi, bir masa. Kimisi bir okuma lambası. Kimisi bilgisayar, kitaplık.
Elbise almışlar çocuklara. Fakat elbiseleri çocuklara seçtirmişler, kendileri beğenmiş. Alın bunlar sizin dememişler. Yaptıkları her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüşler. Bunları yaparken tek düşündüğümüz şey onların kırılmaması diyordu.
Aklıma tek hayali ''çilekli toka sahibi olmak'' isteyen bir kız çocuğu geldi. Yanlış hatırlamıyorsam Fulya :) Selamlar sana da bu arada, onlarca toka yollamıştın değil mi? Geçmişten güzel şeyler geldi aklıma bu genç kızı izlerken.
Niye yazdım şimdi sözlükte bir şeyler okumaya çalışıyorum da. Çokluktan okunmuyor.
Gençler çok çok çok çok çok.
çok kitap okuduk, en iyi aşk filmlerini ve romanlarını ezbere biliyoruzç
çok mutluyuz, çünkü dünya bizim için etrafımızdan ve hayatımızdaki insanlardan ibaret.
çok duygusalız, her dizi filmde gözyaşlarımız sel oluyor.
çok güzel tartışabiliyoruz, en güzel göstergesi orospu çocuğu demek.
çok sosyaliz, tüm sosyalliğimiz msn, facebook ve twitter.
çok filozofuz, bütün özlü sözleri biliyoruz.
çok güzeliz, çok yakışıklıyız.
çok tüketiyoruz.
çok seviyoruz.
çok iyiyiz.
çok insanız.
çok anarşistiz.
çok artistiz.
çok biliriz.
çok gezeriz.
çok özgürüz.
çok eleştiririz.
Asıl gerçek ne acaba? Bütün çok'ların kendimizde toplandığını düşünüyoruz. Kocaman bir boşluğuz. Dün televizyonda bir lise talebesini tesadüfen izledim. 16-17 yaşında en fazla. Televizyon kendi çalıp kendi oynuyordu. Ekrana bakmıyordum bile. Konuşmaları duydukça kulak verdim ve izlemeye başladım. Genç bir kız, mutlu ve heyecanlı bir şekilde yaptıklarını, yapacaklarını anlatıyordu. Yüzlerce ufak çocuğun, yetim çocuğun, imkansızlıklar içinde okumaya çalışan çocukların hayatına dokunmuş. Onlara ellerini uzatmışlar. Hayallerini anlatmalarını istemişler.
Kimisi, bir kitap demiş. Kimisi, bir masa. Kimisi bir okuma lambası. Kimisi bilgisayar, kitaplık.
Elbise almışlar çocuklara. Fakat elbiseleri çocuklara seçtirmişler, kendileri beğenmiş. Alın bunlar sizin dememişler. Yaptıkları her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüşler. Bunları yaparken tek düşündüğümüz şey onların kırılmaması diyordu.
Aklıma tek hayali ''çilekli toka sahibi olmak'' isteyen bir kız çocuğu geldi. Yanlış hatırlamıyorsam Fulya :) Selamlar sana da bu arada, onlarca toka yollamıştın değil mi? Geçmişten güzel şeyler geldi aklıma bu genç kızı izlerken.
Niye yazdım şimdi sözlükte bir şeyler okumaya çalışıyorum da. Çokluktan okunmuyor.
Gençler çok çok çok çok çok.
11 Mayıs 2011 Çarşamba
Kocamdır Döver de Sever de
http://www.hrw.org/sites/default/files/reports/turkey0511tuwebwcover.pdf
İçinde bir çok link mevcut, diyecek bir şey bulamıyorum ben.
İnsanlık ölüyor her yerde insanlar değil.
İçinde bir çok link mevcut, diyecek bir şey bulamıyorum ben.
İnsanlık ölüyor her yerde insanlar değil.
9 Mayıs 2011 Pazartesi
Tarih İnsanları
Belirli gün, hafta ve aylarda ortaya çıkıyorlar, garibime gidiyor. Bu tarihler genelde ölüm yıldönümleri oluyor. Yok yok bugüne ait konuşmuyorum genel olarak. Kahraman yaptığı insanın sadece ve sadece ölüm yıldönümünde, ona ait iki üç söz, bir kaç satır cümle karalayıp 1 yıl boyunca ortadan kayboluyorlar. Neyi savunduğunu, ne yaptığını, neden yaptığını, amacanın ne olduğunu bile bilmiyor gibi geliyor bana.
Bak şu hayatta ''bilmiyorum'' demek kadar insanı büyüten bir şey yok benim gözümde. Bu bilmiyorum 'cahilim' demek değil. Bilmiyorum işte, bilmiyorum yani ne konuşsam boş ve saçma olacak demek.
Öyle çok var ki bu insanlardan. Her yerde, her köşe başında. Sadece ve sadece bildikleri tek şey tarih. Tarihi not etmekten, akıllarına kazımaktan başka hiçbir şey yapmamışlar.
Tarih yazan insanın ölüm tarihini kutluyorlar ya da anıyorlar. Tarihi nasıl değiştirdiğini, ne yaptığını, neden yaptığını asla görmüyorlar. Devam ettirmek için, üstüne bir kat çıkmak için adım bile atmıyorlar.
Sadece izliyorum, uzaktan bakıyorum, şaşıyorum. Bu denli övdükleri, sevdikleri, değer verdikleri İnsanların düşüncelerinden hangisini anlamışlar, yerine getirmişler ve devam ettirmişler.
Tarih insanı olamadım, olmayacağım da. Hayatım boyunca iki tarih yazacağım, birini yazdım, diğerini yazıyorum. .
Daha fazla uzatamayacağım. Özlü sözümle noktayı koyuyorum hahah.
''Bazı insanlar tarih yazar, bazıları da o tarihi yüzyıllar boyunca yazar.''
Bak şu hayatta ''bilmiyorum'' demek kadar insanı büyüten bir şey yok benim gözümde. Bu bilmiyorum 'cahilim' demek değil. Bilmiyorum işte, bilmiyorum yani ne konuşsam boş ve saçma olacak demek.
Öyle çok var ki bu insanlardan. Her yerde, her köşe başında. Sadece ve sadece bildikleri tek şey tarih. Tarihi not etmekten, akıllarına kazımaktan başka hiçbir şey yapmamışlar.
Tarih yazan insanın ölüm tarihini kutluyorlar ya da anıyorlar. Tarihi nasıl değiştirdiğini, ne yaptığını, neden yaptığını asla görmüyorlar. Devam ettirmek için, üstüne bir kat çıkmak için adım bile atmıyorlar.
Sadece izliyorum, uzaktan bakıyorum, şaşıyorum. Bu denli övdükleri, sevdikleri, değer verdikleri İnsanların düşüncelerinden hangisini anlamışlar, yerine getirmişler ve devam ettirmişler.
Tarih insanı olamadım, olmayacağım da. Hayatım boyunca iki tarih yazacağım, birini yazdım, diğerini yazıyorum. .
Daha fazla uzatamayacağım. Özlü sözümle noktayı koyuyorum hahah.
''Bazı insanlar tarih yazar, bazıları da o tarihi yüzyıllar boyunca yazar.''
6 Mayıs 2011 Cuma
Bu Defa Ben Kazandım
Bugün Hürriyet gazetesini okurken çok hoş, çok güzel bir yazıya rastladım. Link vermek yerine yazıyı olduğu gibi alıntılıyorum.
''Adım, Ayşe Gedik. Keban’ın Zırki Köyü’nde dünyaya geldim. Fakir bir aylenin çocuğuydum. Babamın işi gücü yohti. Davarcılık yapiydi. Gecinip gidiydik. Okul vahti geldiğinde babam beni okula gondermedi.
Arkadaşlarim okula gidilerdi. Onlara bahidim. Hevesim gelidi. Ah babam ah. Keşke beni de okula göndereydin. O zaman köy oğretmeni geldi babama yalvardı. “Amca bu kıza yazık etme”, ama babam duvar oldu duymadı. Neyse seneler geçti. Okul vahtim de geçti. Babam beni benim gibi ohumamış birine verdi. Evlendim, çocuhlarim oldu. 2 kızımın okul vahti geldiğinde dedim bunları okula kaydedem. Bu defa herif bırahmadı. Benim herif benim babamdan daha beterdi. Hahın (başkalarının) çocukları hep okula gittiler, benim kızlarım onlara marum marum bahtılar. Kendi kendime diyin “Benim çocuklarımın hahın çocuhlarından ne eksiği var.” Gül gibi kızlarımı ohutamadım. Sıra üçüncü kızıma geldi dedim; “Sonu ölüm de olsa ben bu kızı ohutacam.” Herifim dedi “He he sen oburlerini ohuttun şimdi sıra bunda”, dedim “Sen görürsün.”
Evvel cahildik, bişey bilmidik. Hakkımız nedir ne değildir. Köydeydik. Kayıtlar başlamıştı. Beklim bi araba geleki Keban’a gidem. Kızlar dedi anne bi araba sesi geli. Bahtım bi motor. Hemen kızı hazırladım atladım motora Keban’a geldim. Benim adam yine bağırdı çağırdı. Dedi, “Al kızı çabuk köye git.” “Valla gitmem” dedim. “Sen bu kızı okula yazdın yazdın yohsa seni mahkemeye verecem.” Bu defa ben kazandım. Kızı okula kaydettim. Sonra diğer kızlarımı da okula kaydettim. Hayvancılıhlan şunlan bunlan ohuttum. Kızlarıma dedim. Yavrum tek siz ohuyun. Ben çobanlık yaparım. Gine sizi ohuturum. Ohuyunki benim gibi cahil kalmayasız.
EMEKLERİMİ BOŞA ÇIKARMADILAR
Şimdi bunları yazargen bile çektiklerim aklıma geli. Yüregim darali. Allahıma şükür, şimdi üç kızım ogretmen. Biri güvenlik görevlisi. Kızlarımla gurur duyim. Herifimle babam diyilerdi, “Kızlar ohumaz.” Valla kızlar ohurlar. Hem de ele bi ohurlar. Şimdi gızlarım bana maddi manevi yardım ediler. Herifimde gormediğim menfati gızlarımda görim. Şalvarım birken üç oldu. Her yanıma geldiklerinde bana yiyecek, giyecek her şey getiriler. Elleri kollari dolu geliler. Allah onlardan razi olsun. Nedem iki büyük kızımı ohutamadım. O içimde bir yara galdı. Onları da sonra ohuma-yazma kurslarına gönderdim. Orada ogrendiler. Keşke onları da ohutaydım. Onlar da digerleri gibi rahat yaşayalardı.
Ohuyamamanın zararını çoh yasadım. Bi yere gidemiydim. Bi fatura geli ohuyamidim. Telefon edemidim. İmzamı bile atamidim. Ohumayan adam yarım adam. Ohuma aşkı hep içimde vardı. Ama kızların dersine engel olmayam diye hiç sesimi çıkarmidim. Diyidim “Çocuhlar bana ohuma gösterirlerse kendi derslerinde geri kalırlar.”
ÜNİVERSİTEYE KADAR GİDİCEM
Bir gün yine koyunları otlatırken bahtım bir kız bana doğru gelir. Teyze dedi, “Keban Halk Eğitim’de okuma-yazma kursu var gelir misin?” Dedim, “Kızım ben her vahit gelemem.” Teyze dedi, “Seni kaydedem sen gelemedin vahit ben gelem.” Beni yazdı okula gittim ki ne hoş. Önce kalem bile tutamidim şimdi hem ohim hem yazim. Bize bedava kitap da verdiler. Kitabın hepsini okudum, bitirdim. İlk kadın milletvekili Satı kadını tanıdım. Atatürk’ün hayatını okudum, polisin, jandarmanın, ambulansın numarasını öğrendim. Valla şimdi lise mezunlarına sorsam kimlik numaralarını bilmezler ben bir günde ezberledim. Aşık Veysel’in ‘Kara Toprak’ şiirini okudum çok ağladım. ‘Parmak Kızı’ ohudum çok güzel bir hikayeydi. ‘Yaşasın Cumhuriyet’i okudum onu da beyendim. Biraz ağır ohim ama ohudukça daha güzel ohuyacam. Ohuyabildiğim kadar ohuyacam hatta üniversiteye kadar da gidecem. Önce ben kızlarımlan gurur duyidim şimdi kızlarım benlen gurur duyiler.
KÖYDE İŞ GÜÇ ÇOH
Yazın köye gidecem orada iş güç çoh, herif de öldü, evin erkeği de benim karısı da. Gine de her gün kitap ohuyacam. Ufah ufah hayatımı yazacam ileride onu kitap yapacam. Çok acıhlı bir kitap olacak. Bazı kadınlar mana buliler yoh benim işim var yoh hastayım okula gelemem, tembellik yapiler, kimsenin işi benimki kadar yoh. Ben sabahleyin kalhim koyunları otlatmaya götirim. Öğlen eve gelim namazımı kılim yemeyimi yiyim koşim okula. Saat dörtte eve gelim bi daha koyunları dağa götirim. Onların yanında kitabımı da ohim ama yazı yazamim koyunlar bazen kaçiler durmiler.
Allah’a şükür ben okuma hayalimi 65 yaşında gerçekleştirdim darısı diyer kadınların başına. Tüm kadınlar bu okullara gitsinler. Ohumanın yaşı yohtur. Yemenin içmenin yaşı var mı ki ohumanın olsun?
*Yazının özgün diline dokunulmamıştır.''
''Adım, Ayşe Gedik. Keban’ın Zırki Köyü’nde dünyaya geldim. Fakir bir aylenin çocuğuydum. Babamın işi gücü yohti. Davarcılık yapiydi. Gecinip gidiydik. Okul vahti geldiğinde babam beni okula gondermedi.
Arkadaşlarim okula gidilerdi. Onlara bahidim. Hevesim gelidi. Ah babam ah. Keşke beni de okula göndereydin. O zaman köy oğretmeni geldi babama yalvardı. “Amca bu kıza yazık etme”, ama babam duvar oldu duymadı. Neyse seneler geçti. Okul vahtim de geçti. Babam beni benim gibi ohumamış birine verdi. Evlendim, çocuhlarim oldu. 2 kızımın okul vahti geldiğinde dedim bunları okula kaydedem. Bu defa herif bırahmadı. Benim herif benim babamdan daha beterdi. Hahın (başkalarının) çocukları hep okula gittiler, benim kızlarım onlara marum marum bahtılar. Kendi kendime diyin “Benim çocuklarımın hahın çocuhlarından ne eksiği var.” Gül gibi kızlarımı ohutamadım. Sıra üçüncü kızıma geldi dedim; “Sonu ölüm de olsa ben bu kızı ohutacam.” Herifim dedi “He he sen oburlerini ohuttun şimdi sıra bunda”, dedim “Sen görürsün.”
Evvel cahildik, bişey bilmidik. Hakkımız nedir ne değildir. Köydeydik. Kayıtlar başlamıştı. Beklim bi araba geleki Keban’a gidem. Kızlar dedi anne bi araba sesi geli. Bahtım bi motor. Hemen kızı hazırladım atladım motora Keban’a geldim. Benim adam yine bağırdı çağırdı. Dedi, “Al kızı çabuk köye git.” “Valla gitmem” dedim. “Sen bu kızı okula yazdın yazdın yohsa seni mahkemeye verecem.” Bu defa ben kazandım. Kızı okula kaydettim. Sonra diğer kızlarımı da okula kaydettim. Hayvancılıhlan şunlan bunlan ohuttum. Kızlarıma dedim. Yavrum tek siz ohuyun. Ben çobanlık yaparım. Gine sizi ohuturum. Ohuyunki benim gibi cahil kalmayasız.
EMEKLERİMİ BOŞA ÇIKARMADILAR
Şimdi bunları yazargen bile çektiklerim aklıma geli. Yüregim darali. Allahıma şükür, şimdi üç kızım ogretmen. Biri güvenlik görevlisi. Kızlarımla gurur duyim. Herifimle babam diyilerdi, “Kızlar ohumaz.” Valla kızlar ohurlar. Hem de ele bi ohurlar. Şimdi gızlarım bana maddi manevi yardım ediler. Herifimde gormediğim menfati gızlarımda görim. Şalvarım birken üç oldu. Her yanıma geldiklerinde bana yiyecek, giyecek her şey getiriler. Elleri kollari dolu geliler. Allah onlardan razi olsun. Nedem iki büyük kızımı ohutamadım. O içimde bir yara galdı. Onları da sonra ohuma-yazma kurslarına gönderdim. Orada ogrendiler. Keşke onları da ohutaydım. Onlar da digerleri gibi rahat yaşayalardı.
Ohuyamamanın zararını çoh yasadım. Bi yere gidemiydim. Bi fatura geli ohuyamidim. Telefon edemidim. İmzamı bile atamidim. Ohumayan adam yarım adam. Ohuma aşkı hep içimde vardı. Ama kızların dersine engel olmayam diye hiç sesimi çıkarmidim. Diyidim “Çocuhlar bana ohuma gösterirlerse kendi derslerinde geri kalırlar.”
ÜNİVERSİTEYE KADAR GİDİCEM
Bir gün yine koyunları otlatırken bahtım bir kız bana doğru gelir. Teyze dedi, “Keban Halk Eğitim’de okuma-yazma kursu var gelir misin?” Dedim, “Kızım ben her vahit gelemem.” Teyze dedi, “Seni kaydedem sen gelemedin vahit ben gelem.” Beni yazdı okula gittim ki ne hoş. Önce kalem bile tutamidim şimdi hem ohim hem yazim. Bize bedava kitap da verdiler. Kitabın hepsini okudum, bitirdim. İlk kadın milletvekili Satı kadını tanıdım. Atatürk’ün hayatını okudum, polisin, jandarmanın, ambulansın numarasını öğrendim. Valla şimdi lise mezunlarına sorsam kimlik numaralarını bilmezler ben bir günde ezberledim. Aşık Veysel’in ‘Kara Toprak’ şiirini okudum çok ağladım. ‘Parmak Kızı’ ohudum çok güzel bir hikayeydi. ‘Yaşasın Cumhuriyet’i okudum onu da beyendim. Biraz ağır ohim ama ohudukça daha güzel ohuyacam. Ohuyabildiğim kadar ohuyacam hatta üniversiteye kadar da gidecem. Önce ben kızlarımlan gurur duyidim şimdi kızlarım benlen gurur duyiler.
KÖYDE İŞ GÜÇ ÇOH
Yazın köye gidecem orada iş güç çoh, herif de öldü, evin erkeği de benim karısı da. Gine de her gün kitap ohuyacam. Ufah ufah hayatımı yazacam ileride onu kitap yapacam. Çok acıhlı bir kitap olacak. Bazı kadınlar mana buliler yoh benim işim var yoh hastayım okula gelemem, tembellik yapiler, kimsenin işi benimki kadar yoh. Ben sabahleyin kalhim koyunları otlatmaya götirim. Öğlen eve gelim namazımı kılim yemeyimi yiyim koşim okula. Saat dörtte eve gelim bi daha koyunları dağa götirim. Onların yanında kitabımı da ohim ama yazı yazamim koyunlar bazen kaçiler durmiler.
Allah’a şükür ben okuma hayalimi 65 yaşında gerçekleştirdim darısı diyer kadınların başına. Tüm kadınlar bu okullara gitsinler. Ohumanın yaşı yohtur. Yemenin içmenin yaşı var mı ki ohumanın olsun?
*Yazının özgün diline dokunulmamıştır.''
1 Mayıs 2011 Pazar
Sivil Palyaço Kim
Güldüm, kahkaha attım sonra da yarıldım. Allah iyiliğinizi versin emi. Bazen bu blogun arama istatistikleri beni eğlendiriyor. Bugün şöyle bir bakayım dedim. En güzeli buydu galiba yüzlerce aramanın içinde.
''sivil palyaço kim''
Sivil Palyaço benim. Kırık ve kırmızı burunlu bir adam işte. Hayatının ortasında bir ileri iki geri giden bir adam. İnternette bana ait kişisel olarak bir şey bulman çok zor meraklı insan. Önceden bulabilirdin, ekşi sözlük dahil. Bir çok kişisel ve gereksiz entryi sildim. Facebook, msn, twitter, vs. sosyal iletişim ağları kopardım bunlarla tüm bağları. Sadece gerekli olduğunda kullanıyorum.Çünkü sadece buradan iletişim halinde olduğum bir kaç kişi var.
Bak bu arama bana bir soru sordurttu kendi kendime ''ben kimim''
Kel, fodul, gözlüklü, 1,50 boylarında bir adam işte. Bitirdiğim okullar, yaptığım meslek, ailem, arkadaşlarım bunları öğrensen ne fark edecek ki. Sana hangisinin bir yararı olacak. Ya da beni görsen? Bu muymuş diyeceksin emin ol. Belki de tam tersini söyleyeceksin. Ne fark eder ki? Önemsiz benim için. ''Kendinden Bahsetsene Biraz'' diye bir şeyler yazmıştım geçenlerde.
''Kendinden bahsetsene biraz
hani o hiç kimseye anlatamadığın senden
herkesin neşeli bildiği hüzünlü seni anlat bana
kimselere anlatamadığın acılarını
yalnızken akıttığın gözyaşlarını
aynadaki aksine olan nefretini
kendinden bahsetsene biraz
bırak işini, bitirdiğin okulu
bırak en sevdiğin dizileri
bırak en sevdiğin hobilerini
bana gerçeklerini anlat
sevdiğini anlat bana
onu nasıl sevdiğini
gitmek istediğini anlat
hayallerini anlat bana
her gece yastığa başını koyduğunda
içtiğin zaman ilk aklına geleni
boşluğa daldığında gözlerinin önüne geleni
ve herkesin boşluğa baktığını zannettiği seni
anlat bana kimseye edemediğin itiraflarını
kendinden bahsetsene biraz
soru sormam
gülüp geçmem
alay etmem
seni olduğu gibi dinlerim
seni olduğun gibi dinlemek isterim
bana onların tanıdıkları seni değil
bir tek senin bildiğin kendini anlat
cesaretin var mı
varsa
kendinden bahsetsene biraz.
Kimsenin kendinin bile kim olduğunu bilmediği bir dünyada yaşıyoruz. Ailenin yanında farklı bir sen, arkadaşlarının yanında farklı bir sen, yalnız kaldığında farklı bir sen. İçimizde bir tane ''ben''den onlarca sen var. Hangisi biziz, hangisi kim bilmiyorum. Ben kimim, kendi olmaya çalışan birisiyim, bu kadar işte.
Sivil Palyaço kendi olmaya çalışan birisi. Aziz Nesin galiba ya da bir başkası tam olarak hatırlamıyorum kim olduğunu kendisi için demiş ki ''hiçim'' ben bir hiçim. Bu hiçlik farklı bir anlamda. Sonunda hiç olup gideceğiz hepimiz. Hiç olmak için yarışılan bir yerde herkes birbirinin önüne geçme çabasında. Fakat o arada bir şeyler yapmalı. Görünür yerlerini değil, görünmeyen yerlerini güzelleştirmeye çalışmalı insan.
Bunu yapıyorum belki biraz. Bu son cümlem üzerine bir şeyler yazacağım. Sivil Palyaço kim?
Kendi olmaya çalışan birisi.
''sivil palyaço kim''
Sivil Palyaço benim. Kırık ve kırmızı burunlu bir adam işte. Hayatının ortasında bir ileri iki geri giden bir adam. İnternette bana ait kişisel olarak bir şey bulman çok zor meraklı insan. Önceden bulabilirdin, ekşi sözlük dahil. Bir çok kişisel ve gereksiz entryi sildim. Facebook, msn, twitter, vs. sosyal iletişim ağları kopardım bunlarla tüm bağları. Sadece gerekli olduğunda kullanıyorum.Çünkü sadece buradan iletişim halinde olduğum bir kaç kişi var.
Bak bu arama bana bir soru sordurttu kendi kendime ''ben kimim''
Kel, fodul, gözlüklü, 1,50 boylarında bir adam işte. Bitirdiğim okullar, yaptığım meslek, ailem, arkadaşlarım bunları öğrensen ne fark edecek ki. Sana hangisinin bir yararı olacak. Ya da beni görsen? Bu muymuş diyeceksin emin ol. Belki de tam tersini söyleyeceksin. Ne fark eder ki? Önemsiz benim için. ''Kendinden Bahsetsene Biraz'' diye bir şeyler yazmıştım geçenlerde.
''Kendinden bahsetsene biraz
hani o hiç kimseye anlatamadığın senden
herkesin neşeli bildiği hüzünlü seni anlat bana
kimselere anlatamadığın acılarını
yalnızken akıttığın gözyaşlarını
aynadaki aksine olan nefretini
kendinden bahsetsene biraz
bırak işini, bitirdiğin okulu
bırak en sevdiğin dizileri
bırak en sevdiğin hobilerini
bana gerçeklerini anlat
sevdiğini anlat bana
onu nasıl sevdiğini
gitmek istediğini anlat
hayallerini anlat bana
her gece yastığa başını koyduğunda
içtiğin zaman ilk aklına geleni
boşluğa daldığında gözlerinin önüne geleni
ve herkesin boşluğa baktığını zannettiği seni
anlat bana kimseye edemediğin itiraflarını
kendinden bahsetsene biraz
soru sormam
gülüp geçmem
alay etmem
seni olduğu gibi dinlerim
seni olduğun gibi dinlemek isterim
bana onların tanıdıkları seni değil
bir tek senin bildiğin kendini anlat
cesaretin var mı
varsa
kendinden bahsetsene biraz.
Kimsenin kendinin bile kim olduğunu bilmediği bir dünyada yaşıyoruz. Ailenin yanında farklı bir sen, arkadaşlarının yanında farklı bir sen, yalnız kaldığında farklı bir sen. İçimizde bir tane ''ben''den onlarca sen var. Hangisi biziz, hangisi kim bilmiyorum. Ben kimim, kendi olmaya çalışan birisiyim, bu kadar işte.
Sivil Palyaço kendi olmaya çalışan birisi. Aziz Nesin galiba ya da bir başkası tam olarak hatırlamıyorum kim olduğunu kendisi için demiş ki ''hiçim'' ben bir hiçim. Bu hiçlik farklı bir anlamda. Sonunda hiç olup gideceğiz hepimiz. Hiç olmak için yarışılan bir yerde herkes birbirinin önüne geçme çabasında. Fakat o arada bir şeyler yapmalı. Görünür yerlerini değil, görünmeyen yerlerini güzelleştirmeye çalışmalı insan.
Bunu yapıyorum belki biraz. Bu son cümlem üzerine bir şeyler yazacağım. Sivil Palyaço kim?
Kendi olmaya çalışan birisi.
24 Nisan 2011 Pazar
Hayata Bakış
Açısı çoğu insanın aynı. Kimisi uçan bir kuş görüyor, kimisi uçan bir et parçası. Yıllar sonra kuş görenlere ise herkes özeniyor, onun gibi olmak istiyor ama ömrü çoktan geçmiş, bitmiş oluyor. Son demlerini yaşıyorken fark ediyor bunu.
Genel profil iyi bir okuldan mezun olmak. Bak olay burada okulun iyi olması. Senin iyi bir öğrenci olman değil. Sonra iyi bir iş sahibi olmak. Burada da mevzu iş. Senin iyi bir çalışan olman değil. Çok az iş yaparak çok büyük paralar kazanman. Gerçi sistem tam tersi. Çok çalışarak az para kazanmak üzerine kurulu bir sistemdeyiz. Daha sonra iyi bir eş bulunmalı. Sen iyisin ya ahah tam sana göre olmalı. Buradaki iyi kriterini sen değil, önce etrafındakiler, dostların, arkadaşların sonra ailen belirliyor. Onunla onlar evlenecek ya. Son sözü onlar söylüyor. Evlendin diyelim. Bir kez daha evlenmen lazım. Şöyle saray yavrusu olmasa da simit sarayı bir ev alman lazım. Prenses ya hanımefendi sizin bir eviniz olmalı, rahat etmeli. Ne yapıyorsun hemen işinde iyi, maaşında çok güzel. Hemen kredi çekiyorsun kenarda da biraz birikmiş paran var. Sonra bilmem kaç yıl anapara ve faiz diye ömrünü bitir. Çalış anam çalış. Bu arada bir tane de araba aldın. Onun taksitlerini de ödüyorsun. Bir gece vakti oldu mu sana bir çocuk. Bir de onun masraflarıyla uğraş. Sonra yıllar yılları kovalıyor, üçün beşin hesabını yapmıyorsun. Her yıl takvimde yaz mevsiminde 15 günlük tatil diye günleri yuvarlak içine alıyorsun. O tatilde de dinlenmek yerine yorulabildiğin kadar yoruluyorsun. Ve yine aynı hengame yıllar yılları kovalıyor. Fark edemediğin şey ise takvimden düşen yapraklar değil, ömründen eksilen günler. Emeklilik hayallerini kurmaya çoktan başlıyorsun. Bir ev şöyle bahçeli, meyve ağaçları, çiçekler, böcekler. Yaşlılığı hesaba katmıyorsun. Emekli olunca dünyanın en mutlu insanı sen olacaksın. Hastalık denen illet seni hiç bulmayacak, ömrün hastanelerde geçmeyecekmiş gibi düşünüyorsun. Çok düşünürsün.
Türkiye'de 90 milyon kişiye sorsan hayata bakış açısı bu çıkar. Herkes hayallerini ertelemenin peşinde. Hep sonra, emeklilikte. Çünkü sistem buna zorluyor. Yaşamak, hayatın tadına varmak için önüne binbir sebep koyuyorlar. Sorsan mutlular, bana sorarsan değiller. He evet mutlu olanları vardır, ki benim tanıdıklarım arasında çok mutlu olanlar, gerçekten mutlu olanlar var. Çünkü hepsinin evliliği aşk evliliği, mantık değil. Bu yüzden çok mutlular.
Bunun sebebi de hayata bakış açıları aynı. Ruh ikizi mi dersin ne dersin bilemem. Birbirlerini bulmuşlar işte.
Benim hayata bakış açım ne bilmiyorum. Kaç derece onu hiç bilmiyorum. Yalnızca ikinci paragrafta anlattığım açıya hiç benzemiyor, bunu çok iyi biliyorum. Ömrümü 20 yıl berbat bir masa başı işinde harcayıp, emeklilik hayalleri ile yanıp tutuşup, arada evlenip ay sonunu getirmek (getirememek) gibi bir düşüncem yok. Gelmeyin üstüme ahah.
Bir gün baktığım pencerede
bir başkası
benim gördüğümü görürse
ya da
ben bir başkasını görmek istersem
görebilirsem söylerim bakış açımı.
Zaten gözlükle bile zor görüyorum ne bakışı ne açısı. Geldiği gibi yaşıyorum işte. Bu gün bir söz okudum.
''Herkes hayatın sırrını arıyor. Aslında hayatın sırrı falan yok.''
Hayat işte, sana geldiği gibi değil sana getirdikleri gibi değil, onların istedikleri gibi hiç değil, istediğin gibi yaşa.
22 Nisan 2011 Cuma
Mektup
Uzaklarda, fiziksel olarak görmediğin, hatta fotoğrafını bile görmediğin, nasıl birisi olduğunu bilmediğin (dış görünüş) ama çokça konuştuğun özellikle aynı dili konuştuğun birileri olması çok güzel. Aynı dünyada olup aynı dili konuşmak, düşündürmek, güldürmek, mutlu etmek hele de onun tarafından ve senin mutluluğundan onun mutlu olması apayrı bir güzellik. Mutluluğu geçmez sevmelerin, yarası geçmediği gibi.
Yıllar sonra bir mektup aldım. Özenle sarılmış, kaplanmış bir hediyenin içinde. (Kaplığını bile sakladım) Zarfın içinde bir kartpostal. Kartpostaldaki resim gülümsetti, gülümsetti onlarca kez gülümsetti. Arkasındaki not daha da gülümsetti. Kısa ve öz.
Bana, Sivil Palyaço'ya ve sol yanıma bir not yazmış. Hani şu arızalı tarafıma haha. Anlaşılmaz bir not ama çok anlaşılır benim için. Bazen bir yabancı, yanınızdakilerden daha yerli oluyor hayatınızda. Boşuna demiyorlar küçük şeyler büyük mutluluklara gebe. Hediye mi en sevdiğim şeylerden işte.
Adı yabancı
Yaşadığı yer yabancı
Yüzü yabancı
Fakat, kalbi tanıdık
söyledikleri bildik
gülümsemeleri içten
tebessümü tebessüm ettiren.
Kartpostala gelince yukarıda resim. :)
18 Nisan 2011 Pazartesi
17 Nisan 2011 Pazar
Sigara
Elinde sigaran
boş gözlerle pencerenin önündesin
bir adım atsan havaya karışacaksın
sigaranın dumanı gibi
biliyorsun sonrasını
yerle yeksan olacaksın
gözlerin sokak lambasına takılıyor
ne ilginç o da tek başına
koca sokağı aydınlatmasına rağmen
bir dikileni yok altında
ışığı kendine
ışığı kendine
bekleme işte
anlasana
ışıksın kendine
yanıyorsun sadece
ben diye diye
sigaran bitmek üzere
bir sokak lambası
bir sen
bir de ay
sizden başka yanan yok bu gece
şu son fırtta
dumanı değil de
gülüşlerini '' o '' yapsana
hatıra olsun bana.
Saçmalı Yorum
Bazen bunları dönüp dönüp okuyorum ve çok güzel saçmalımışım diyorum kendime. Saçmalamak gibisi yok zaten şu hayatta. Herkes ciddi, herkes doğru ve düzgün. Onlar mantıklı, onlar akıllı, onlar güzel, onlar iyi. Her şey onlar.
içindeki seni anlatır mısın? cesaret edebilir misin sen'i anlatmaya. gün içerisinde ben diye anlattığın herkesin gördüğü bildiği beni bırakıp bana seni anlatabilir misin? dur bir sigara yakalım. yaktım ben, sen de yak. dışındaki beni boşver. yıllardır herkes görüyor onu. herkes seviyor, tanıyor. gülüyor, eğleniyor onunla. bana kalabalıklarda başbaşa kaldığın senden söz et. seni'ni anlat içindeki. bir şarkı iyi gider şimdi. onun en sevdiği şarkıyı açalım, arabesk olsa da. en sevdiğin şarkıyı düşünsene. neden hüzünlü. gözlerin hep boşlukta, sen diye yıllardır dalmışsın bir boşluğa. kimse bilmez boşluklarda bir senin olduğunun. bu arada millerin tadı da fena değilmiş. hep benim oldu, sana da oldu mu? yani olur gibi olup hiç olmadığı oldu mu, bana çok oldu. şarkı felaket. takılır mısın böyle güzel şeyleri berbat kelimelerle tanımlamaya. köpek gibi seviyorum derler. köpek gibi nasıl sevilir lan. insan gibi sev işte. seni insan gibi seviyorum de, demezler. ben dedim, insan gibi seviyorum. kimse peşinde değil zaten. herkes iyi insan olmanın peşinde. insan olmanın peşinde olan az. yok sarhoş falan değilim. oradan bir sigara bir de teselli ver, dedim. güldü tekelin sahibi. o da güldü, gel gör ki soluyor bensiz. biliyorum, soluyor günden güne. gözyaşlarıyla sulasa da kendini, unuttu buralarda güneşini. ışığım demişti. şarkının girişinde piyano sesi var. yağmurlu bir dünya akşamı. dünyamın bir ucunda. dünyan ne kadar senin. benim dünyam çok kişilik. her yıldız kaydığında bir insan ölürmüş. bu yüzden üzülürüm her yıldız kayışında bir damla düşer ayışığında gökyüzünden. belki de gece ağlıyordur ha? ne dersin. bir şey deme sus şarkıyı dinleyelim. etti üç. seçmelisin birini. saat ikiyi on geçiyor, beni de o. beni her gün binlerce kez o geçer de kimse anlamaz. küçük şeyler çok sevilirmiş. ondan mı herkese dokunur sezenin küçüğüm şarkısı. neden bir insanın en güzel günleri küçükkendir. neden mutlulukları ölçtüğü zaman boyundan büyük gelir bu yüzden mi unutamaz dersin. şu hayattan aldığın nedir en büyük dersin. hayat sana hiç ders verdi mi? bana bir kez verdi geçenlerde. hayat çok kısaymış, en uzun kelime sevmekmiş. hiç aklına gelir mi, uzaklarda birinin seni düşünüp mutlu olduğu, adını anıp ansızın gülümsediği gelir mi aklına. yıllar sonra yapayalnızken dikkat et yapa yalnızken bir filmi izlerken ağladın mı? ağla iyi geliyor. ruh bedenden zor ayrılıyormuş, ruhsuz dediklerine aldanma onların. giderken ardına bakma sakın. ardına bakınca bırakamıyorsun hiçbir şeyi ardında. beklemek zor değil biliyor musun, insanın sabrı beklemeye meyilli. asıl mesele tüm kösele, beklediğinin beklenenin gelmemesi ve senin bunu adın gibi bilmen. sahi adın ne senin? neyse boşver isimlerin pek bi önemi yok buralarda. nasıl olsa silinip gidecek. senden geriye gülüşlerin kalacak bir tek. gülüşlerini gülüşleri yapanlar hatırlayacak. yeni başlangıçlar yapmalı insan herkes kaçtı dese de ardından. gitmeli, gidiyorum demeli ya da dememeli. çekip gitmeli, tırnaktan eti çeker gibi. korkuların yüzünden sustun mu hiç, korkuların hep seni geriye götüren adım adım. itirafları sevmem, sevemedim bir türlü. insan neyse o olmalı. itiraf edecek bir şeyleri varsa insanın yazık. suçlu biraz, suçlular itiraf eder yalanları ve gerçeğe dönüştürürler dışındaki beni. o yüzden dedim ya içindeki sen. biliyorum içinde bambaşka bir sen. delilik bu, bitmeli, son vermeli, kaçıp gitmeli. karamsarlık kötü şey, sabah olduğunda güneşin doğacını bile bile gece küsmekse aptallık. gecenin tadı bir başka tadanların kalıyor dudaklarında. bu yüzden mi seviyoruz dersin geceyi. bugün bir fotoğrafa baktım da ne kadar değişmiş fotoğraftaki, fakat o gülüşleri yine aynı, yine o. zerre değişmemiş, sahtekar dedim içimden. yine gülüyordu, hep gülüyordu. demek ki gülmek en sağlam zırh. giyindin mi üzerine acılara diyorsun gelin üstüme. pencereyi açsam, bir kuş olsam, ona uçsam, kalbine konsam. kumruları bu yüzden severim. olamadık bir kumru gibi. kumrular hep yanyana olurmuş, yanyana ölürmüş. birbirlerine yandıklarından mı dersin. yine de hiçbir şey yapmadan sevmek güzel şey. insanı sevdiği değil, sevdiği insanı öldürüyor azar azar. geceleri azıyor mesela benim yaralarım. ben kendimi en çok geceleri yaralarım. karalayan oydu ama ben kendimi ona karalarım. sonunu hiç getiremedim bunun, belki de son onundu oydu son. sonumdu. uzun zaman önce silinen fakat izi kalan bir karalık kalbim sıkıştı yine. en sevdiğimi yazayım mı, hadi yazayım nokta olsun bu saçmalığa.
''kara bir sevda
karası nerden bilmem ama sevda
belki gecelerden
belki gözlerinden
belki de çok sevdiğimden.''
bir palyaçonun sayıklamaları, milattan sonra yalnızlık.
Akıllı gibi bu şarkıyı dinliyorum iki gündür. :)
içindeki seni anlatır mısın? cesaret edebilir misin sen'i anlatmaya. gün içerisinde ben diye anlattığın herkesin gördüğü bildiği beni bırakıp bana seni anlatabilir misin? dur bir sigara yakalım. yaktım ben, sen de yak. dışındaki beni boşver. yıllardır herkes görüyor onu. herkes seviyor, tanıyor. gülüyor, eğleniyor onunla. bana kalabalıklarda başbaşa kaldığın senden söz et. seni'ni anlat içindeki. bir şarkı iyi gider şimdi. onun en sevdiği şarkıyı açalım, arabesk olsa da. en sevdiğin şarkıyı düşünsene. neden hüzünlü. gözlerin hep boşlukta, sen diye yıllardır dalmışsın bir boşluğa. kimse bilmez boşluklarda bir senin olduğunun. bu arada millerin tadı da fena değilmiş. hep benim oldu, sana da oldu mu? yani olur gibi olup hiç olmadığı oldu mu, bana çok oldu. şarkı felaket. takılır mısın böyle güzel şeyleri berbat kelimelerle tanımlamaya. köpek gibi seviyorum derler. köpek gibi nasıl sevilir lan. insan gibi sev işte. seni insan gibi seviyorum de, demezler. ben dedim, insan gibi seviyorum. kimse peşinde değil zaten. herkes iyi insan olmanın peşinde. insan olmanın peşinde olan az. yok sarhoş falan değilim. oradan bir sigara bir de teselli ver, dedim. güldü tekelin sahibi. o da güldü, gel gör ki soluyor bensiz. biliyorum, soluyor günden güne. gözyaşlarıyla sulasa da kendini, unuttu buralarda güneşini. ışığım demişti. şarkının girişinde piyano sesi var. yağmurlu bir dünya akşamı. dünyamın bir ucunda. dünyan ne kadar senin. benim dünyam çok kişilik. her yıldız kaydığında bir insan ölürmüş. bu yüzden üzülürüm her yıldız kayışında bir damla düşer ayışığında gökyüzünden. belki de gece ağlıyordur ha? ne dersin. bir şey deme sus şarkıyı dinleyelim. etti üç. seçmelisin birini. saat ikiyi on geçiyor, beni de o. beni her gün binlerce kez o geçer de kimse anlamaz. küçük şeyler çok sevilirmiş. ondan mı herkese dokunur sezenin küçüğüm şarkısı. neden bir insanın en güzel günleri küçükkendir. neden mutlulukları ölçtüğü zaman boyundan büyük gelir bu yüzden mi unutamaz dersin. şu hayattan aldığın nedir en büyük dersin. hayat sana hiç ders verdi mi? bana bir kez verdi geçenlerde. hayat çok kısaymış, en uzun kelime sevmekmiş. hiç aklına gelir mi, uzaklarda birinin seni düşünüp mutlu olduğu, adını anıp ansızın gülümsediği gelir mi aklına. yıllar sonra yapayalnızken dikkat et yapa yalnızken bir filmi izlerken ağladın mı? ağla iyi geliyor. ruh bedenden zor ayrılıyormuş, ruhsuz dediklerine aldanma onların. giderken ardına bakma sakın. ardına bakınca bırakamıyorsun hiçbir şeyi ardında. beklemek zor değil biliyor musun, insanın sabrı beklemeye meyilli. asıl mesele tüm kösele, beklediğinin beklenenin gelmemesi ve senin bunu adın gibi bilmen. sahi adın ne senin? neyse boşver isimlerin pek bi önemi yok buralarda. nasıl olsa silinip gidecek. senden geriye gülüşlerin kalacak bir tek. gülüşlerini gülüşleri yapanlar hatırlayacak. yeni başlangıçlar yapmalı insan herkes kaçtı dese de ardından. gitmeli, gidiyorum demeli ya da dememeli. çekip gitmeli, tırnaktan eti çeker gibi. korkuların yüzünden sustun mu hiç, korkuların hep seni geriye götüren adım adım. itirafları sevmem, sevemedim bir türlü. insan neyse o olmalı. itiraf edecek bir şeyleri varsa insanın yazık. suçlu biraz, suçlular itiraf eder yalanları ve gerçeğe dönüştürürler dışındaki beni. o yüzden dedim ya içindeki sen. biliyorum içinde bambaşka bir sen. delilik bu, bitmeli, son vermeli, kaçıp gitmeli. karamsarlık kötü şey, sabah olduğunda güneşin doğacını bile bile gece küsmekse aptallık. gecenin tadı bir başka tadanların kalıyor dudaklarında. bu yüzden mi seviyoruz dersin geceyi. bugün bir fotoğrafa baktım da ne kadar değişmiş fotoğraftaki, fakat o gülüşleri yine aynı, yine o. zerre değişmemiş, sahtekar dedim içimden. yine gülüyordu, hep gülüyordu. demek ki gülmek en sağlam zırh. giyindin mi üzerine acılara diyorsun gelin üstüme. pencereyi açsam, bir kuş olsam, ona uçsam, kalbine konsam. kumruları bu yüzden severim. olamadık bir kumru gibi. kumrular hep yanyana olurmuş, yanyana ölürmüş. birbirlerine yandıklarından mı dersin. yine de hiçbir şey yapmadan sevmek güzel şey. insanı sevdiği değil, sevdiği insanı öldürüyor azar azar. geceleri azıyor mesela benim yaralarım. ben kendimi en çok geceleri yaralarım. karalayan oydu ama ben kendimi ona karalarım. sonunu hiç getiremedim bunun, belki de son onundu oydu son. sonumdu. uzun zaman önce silinen fakat izi kalan bir karalık kalbim sıkıştı yine. en sevdiğimi yazayım mı, hadi yazayım nokta olsun bu saçmalığa.
''kara bir sevda
karası nerden bilmem ama sevda
belki gecelerden
belki gözlerinden
belki de çok sevdiğimden.''
bir palyaçonun sayıklamaları, milattan sonra yalnızlık.
Akıllı gibi bu şarkıyı dinliyorum iki gündür. :)
15 Nisan 2011 Cuma
TÜRKİYE’ DEKİ NAMUS CİNAYETLERİNİN DİNAMİKLERİ
Kitapta takılıp alıntı yaptığım kısım. Bu araştırma üzerinden uzun yıllar geçmemiş. Yakın tarihe ait ve hani mesleği, eğitim düzeyi ''iyi'' kabul edebilecek insanlar var bu araştırmaya dahil olan kişiler arasında. Okudukça kalıyorsun öyle. Kaldım.
Namusun sana göre tanımı ne o zaman diyebilirsiniz.
İnsan olmak. İnsan olmak ne demek, uzun bir soru.
Dürüst olmak geliyor ilk başta aklıma. Her şeyiyle, herkese, kalbindekileri dile getirebiliyor musun? O zaman dürüstsün. Zıttını dile getiriyorsan ne olduğun belli zaten.
Kendi yaptığın herhangi bir şeyi, başkaları yaptığı zaman kısıtlıyorsan ve kendi yaptığını başka şekilde aynısnı başkası yaptığında namussuzluk olarak dile getiriyorsan senin yaptığın nedir? Söyleyeyim, namusluluk.
İnsan olmak deyince, ''güzel'' geliyor aklıma. Güzelden kastım, güzel bir dünya, etrafındaki her şeyin güzel olması için uğraş veren insan geliyor. Sözleri güzel, bakışları güzel, konuşması güzel, hareketleri güzel, varlığı güzel.
Namussuz insan; Hırsızdır, yalancıdır, zalimdir, gaddardır, acımasızdır, onuru ve şerefi için yaşamaz, dolandırıcıdır, etrafındaki herkesi dolandırır. Ezer, yok etmeye, yıkmaya, yıpratmaya, mahvetmeye meyillidir. İnsanlığını kaybedendir.
En basit örneğini vereyim. Yolda bulduğu paranın sahibini arayan kişi namusludur benim için. Araya vicdan meselesi girse de namusludur. Zaten namuslu insan toplumun değil vicdanının sesini dinler. Çünkü bu toplum Namussuz diye binlerce insanı öldürdü, binlerce insanı orospu yaptı.
Namuslu insan, Yalnız İnsandır. Yalnızca insan olmak istediğinden.
Yalnız İnsan
''yalnız insan'ım
çünkü yalnızca
insan olmayı istedim
şu hayatta.''
Buyrun kitapta yer alan tanımlar;
“Namus bizim yaşama sebebimizdir. Yani biz namus için yaşıyoruz. Bilmiyorum ama, namus olmadan hayatın anlamı yok.............. .......... paranız olmayabilir, fakat saygınlığınız olmalı. (Şanlıurfa, 19-22 yaş arası erkek üniversite öğrencileri ile grup görüşmesinden)
“Namus herşeyden önce gelir, özellikle biz Kürtler ya da Doğulu insanlar için namus herşeyin önündedir”. (Adana, bayan, yaş 31, Siirt’ li)
“Çok büyük, uğruna insanların öldürüldüğü birşeydir” (Şanlıurfa, bayan, yaş 16, 3.sınıftan terk)
3A. Kadın ve Kadın Cinselliği Odaklı Namus
Tüm bölgelerde araştırmaya cevap verenler arasında, namus kavramını kadın, kadın cinselliği ve kadının kontrolü ile bağdaştırma yönünde kuvvetli bir eğilim vardı. Bekaret, evlenmeden önce cinsel ilişkide bulunmamak, düzgün giyinmek, bir kadından beklendiği şekilde davranmak, geleneklere göre görevlerini bilmek, bu anlayışta vurgulanan noktalardan bazılarıydı. Çoğunlukla genç erkekler daha katı, orta yaşlılar ise nispeten daha toleranslı idi. Cevap verenlerden bazıları bu görüşü kendi destekledikleri görüş olarak ifade ederken, diğerleri bunu ‘toplumun’ genel görüşü olarak, veya bazı STK üyelerinde olduğu gibi ‘diğerlerinin’ görüşü olarak ifade ettiler. Kendi görüşlerini aşağıdaki şekillerde ifade ettiler:
“İnsan niye çalışır? Hatta niye yaşar ki? Birincisi namusu için, ikincisi günlük ekmeği için. Eğer insan açsa, küçük bir şey yiyip açlığını bastırabilir. Ama namusunu kaybederse, yapılacak bir şey yoktur, geri dönüş yoktur... namus nedir? Namus helalindir. [Helalin kelimesi üzerinde hak sahibi olduğun; sana serbest olan kişi anlamına gelir] (İstanbul, erkek, yaş 25, polis memuru, Adanalı)
“Yaşlıların dediği gibi, “at, avrat, silah”; bu üç şey kutsaldır. Namus karının seni aldatmasıdır, diğer erkeklerle ilişkiye girmeye başlar....... Sonuçta insan namusu ve saygınlığı için yaşar. Ve senin namusun karındır. Eğer sana ihanet ederse, saygınlığın lekelenir”. (Adana, yaş 39, polis memuru)
Anketlerimizde, namusun ne olduğunu sorduğumuzda, cevap verenlerin yüzde yetmişi kadın olduğu söylüyor. Kadınların kendileri bile...” (Batman, kadın, SELIS kadın STK’ ndan)
“Namus beynimiz, kalbimiz ve yaşayış biçimimizdir, fakat ne yazık ki bizim toplumumuz için namus kadının vücudu, kadına karşı davranış şekli, kadının davranışı, oturup kalkması v.s. dir. Bu şekilde kavranılır ve kadını bağlayıcı bir şey olarak ele alınır. Erkek için geçerli bir kavram olarak kabul edilmez.” (Şanlıurfa, erkek, yaş 31, üniversite terk, STK üyesi)
“Namus yalnızca cinsellikle ilgili değildir. Ancak cinsellikten anlaşılan oldukça geniştir. Batman’ da bir kız yalnızca “tüm sevenlerden sevdiklerine” programından şarkı istediği için öldürüldü. Mardin’ de bir kız sinemaya gittiği için, bir diğeri ise düğüne pantolon ile geldiği için aynı sonu paylaştılar... (Batman, kadın, yaş 31, KDM’ den STK üyesi)
“Namus eşittir kadın diyen bir kültürümüz var. Namus eşittir kadın dediğimizde, namus nedir örneğin? Bakışları, saçları, uyuma şekli, eteği, ya da ne bileyim, belki başka bir yeri” (Adana, kadın, yaş 39, Çukurova Üniversitesi Kadın Merkezi’ nden)
“Namus herşeyden iyidir! İnsan namusun değerini bilmelidir. Akıllı bir kadın namusuna leke sürmez, namusun değerini bilir. Kendini erkeklerden korur..... Sürekli ortalıkta dolaşan kadın iyi değildir.... Kadın evde oturur. Yani, çok fazla dışarı çıkmak, yabancı erkeklerle konuşmak iyi değildir.... ayrıca “sehep” in [yani sahip, kadının sahibi olan babası, amcaları, erkek kardeşleri] için saygınlığını korumalısın” (Şanlıurfa, kadın, yaş 70, okuma yazması yok, doğma büyüme Şanlıurfalı)
“Kadın eğer boyun eğerse namusludur; eğer boyun eğmezsen, cevap verirsen, intihar edersen, sevdiğinle evlenmek için ölümü göze alırsan, o zaman namussuzsun..., eğer özgür bir ruhun varsa, namuslu olamazsın....” (Şanlıurfa, yaş 30, 8. sınıfı bitirmiş, Viranşehir Kültür Merkezindeki kadınlar grubu görüşmesinden
“... o zaman namus kocamın, ağabeylerimin hakimiyeti anlamına geliyor, yani benim kişiliğimle alakalı değil, toplum ile alakalı” (İstanbul, kadın, yaş 32, avukat, insan hakları destekçisi)
“Burada namus erkeklerin tekelinde, yani baba, erkek kardeş, amca ve dayılar; kişilerin kendisine ait değil... Şimdi eskisinden farklı giyiniyor olabiliriz, evlerimizde farklı bir yaşam sürebiliriz, fakat namus kavramı hiç değişmedi.” (Şanlıurfa, bir STK olan Yaşam Evi’nde 26-40 yaşları arasındaki kadınlarla yapılan grup görüşmesinden)
Erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrolü ile ilgili benzer bir yaklaşım, erkeklerin sürekli kadınların hareketlerini izleyen “namus jandarmaları” gibi davrandığını söyleyen, genç bir göçmen kadın tarafından da dile getirildi. (İstanbul, kadın, yaş 21, lise mezunu, İstanbul’ da doğmuş)
Öte yandan, erkekler açısından, kadınların kontrolü kendi namuslarının belirlenmesinde çok önemliydi. Aşağıdaki sözlerde ifade edilen bu görüş, Adana’ da bir imam tarafından Allah’ın emirlerine uymak şeklinde ifade edildi:
“Namus benim için her şeydir. Eğer evli olsaydım, evlendiğim kız benim namusum olurdu. Kız kardeşim de benim namusumdur, akrabalarım, halam ve amcamın kızları da benim namusumdur. Yani hepsi benim namusumdur. Benim ve ailemin etrafında olup biten her şey benim namusumdur. (Batman, erkek, yaş 24)
“Namus dinimizin emrettiği gibi yaşamaktır. Namusumuzun sınırları aşılmamalıdır. Yani, namus Allah’ın yasakladığı yerlerden uzak durmak, sınırları aşmamaktır. Örneğin, bir erkeğin sadece karısı değil, annesi, kız kardeşleri ve komşuları da namusudur... Erkek, kendi namusunu koruduğu gibi, başkalarının namusunu da korumalıdır. (Adana, erkek, yaş 30, Mardin’li, imam)
Kadın ve kadın cinselliğinin kontrolü merkezli namus yönünden, kızların bekareti, evlilikte sadakatsizlik ve boşanma da tartışıldı.
Genç erkeklerin, özellikle kırsal bölgelerden şehire göç etmiş olanların, kadın kontrolü konusunda daha çok giyiniş şekli, okula gidip gitmeyecekleri, çalışıp çalışmayacakları, kimlerle arkadaşlık edecekleri vs. hususlarını vurguladıkları gözlendi. Diğer taraftan, yaşları ilerledikçe daha toleranslı görünüyorlardı:
“Eski zamanda dedelerimiz peçe takan kadınların namuslu olduğunu düşünürlerdi. Böyle bir şey yok. İnsanın kalbi namuslu olmalıdır, kapalı olup olmaması önemli değildir.” (Batman, erkek, yaş 35, ilk okul mezunu, Siirt’li)
Ayrıca bekaret konusunda da, genç erkekler yaşlılara göre çok daha hoşgörüsüzdüler:
“..... önemli olan bir kızın bekaretidir, eğer onu kaybederse her şeyini kaybeder.” (Batman, erkek, yaş 26, lise mezunu, doğma büyüme Batman’lı)
Genç erkeklerin boşanma konusundaki tavrı da oldukça bağnazcaydı. Orta yaşlı ve nispeten daha eğitimli erkekler sadakatsizlik durumunda boşanabileceklerini söylerken, bazı genç erkekler bu seçeneği tamamen reddetti:
“Boşanmaya kesinlikle karşıyım. Eğer karım beni aldatırsa, onu öldürürüm, ya da bir erkek kardeşi, bir ağabeyi varsa ona kız kardeşini öldürmesini söylerim. Yani, o kadının beni aldatmasına dayanamam.” (Batman, erkek, yaş 34, lise terk, Batman’ ın bir köyünden)
“Eğer karım beni aldatırsa, onu öldürmek yerine, çünkü bu kendimi de öldürmek ve çocuklarımın hayatını mahvetmek olur, ondan boşanırım.” (Batman, erkek, yaş 40, lise mezunu, doğma büyüme Batman’lı)
Öte yandan, kırsal geleneklere bağlı ve/veya güçlü dini bağları olan daha yaşlı, okuması yazması olmayan kadınlar, ve genç fakat eğitimsiz ve çok kapalı geleneksel bir ortamda yaşayan kadınlar hariç; kadınlar genel olarak namus konularında erkekler, özellikle de genç erkekler kadar bağnaz değildiler. Kadınların büyük bir kısmı namus kavramlarını kadın cinselliğine dayandırsa da, büyük çoğunluğu bir kadının sevgilisiyle kaçıp evlendiğinde namussuz olacağını düşünmüyordu. Ayrıca kızlarının okula gitmesini destekliyor ve kocalarının kız çocuklarını erken evlendirmesini engellemeye çaba gösteriyorlardı.
Ayrıca kadınlar, özellikle evlilikte sadakatsizlik durumunda boşanılması gerektiğini düşünüyorlardı; ancak toplum boşanmış bir kadına kötü gözle baktığı ve ekonomik güvenceleri olmaması nedeniyle birçoğu kendisine güvenemediği için, düşüncelerini ifade etmekten çekiniyorlardı. Ayrıca, özellikle akraba evliliklerinde, çift artık birlikte yaşamak istemediğinde, aileler arasındaki ilişkiye çocuklarının mutluluğundan daha çok önem veren aile büyükleri bu beraberliğin sürmesi için ısrar ediyorlardı. Aşağıdaki sözler bu görüşlerden bazılarını yansıtmaktadır:
“Kötü bir koca sokaklardan iyidir.” (Batman, kadın, yaş 42, okuma yazması yok, Siirt’ li)
“Beni dövdüğü zaman, çocukları öldürecek gibi oluyorum. O anda kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Ailene geri dönersen, sana destek olmazlar. Doğu’ da böyledir. Ölsen de geri dönemezsin. Çok aç ve muhtaç olsak ta kalmaya mecburuz, başka yolu yok. Yaşamak ve bütün bunlara katlanmak zorundasın. (Adana, kadın, yaş 32)
Namusun sana göre tanımı ne o zaman diyebilirsiniz.
İnsan olmak. İnsan olmak ne demek, uzun bir soru.
Dürüst olmak geliyor ilk başta aklıma. Her şeyiyle, herkese, kalbindekileri dile getirebiliyor musun? O zaman dürüstsün. Zıttını dile getiriyorsan ne olduğun belli zaten.
Kendi yaptığın herhangi bir şeyi, başkaları yaptığı zaman kısıtlıyorsan ve kendi yaptığını başka şekilde aynısnı başkası yaptığında namussuzluk olarak dile getiriyorsan senin yaptığın nedir? Söyleyeyim, namusluluk.
İnsan olmak deyince, ''güzel'' geliyor aklıma. Güzelden kastım, güzel bir dünya, etrafındaki her şeyin güzel olması için uğraş veren insan geliyor. Sözleri güzel, bakışları güzel, konuşması güzel, hareketleri güzel, varlığı güzel.
Namussuz insan; Hırsızdır, yalancıdır, zalimdir, gaddardır, acımasızdır, onuru ve şerefi için yaşamaz, dolandırıcıdır, etrafındaki herkesi dolandırır. Ezer, yok etmeye, yıkmaya, yıpratmaya, mahvetmeye meyillidir. İnsanlığını kaybedendir.
En basit örneğini vereyim. Yolda bulduğu paranın sahibini arayan kişi namusludur benim için. Araya vicdan meselesi girse de namusludur. Zaten namuslu insan toplumun değil vicdanının sesini dinler. Çünkü bu toplum Namussuz diye binlerce insanı öldürdü, binlerce insanı orospu yaptı.
Namuslu insan, Yalnız İnsandır. Yalnızca insan olmak istediğinden.
Yalnız İnsan
''yalnız insan'ım
çünkü yalnızca
insan olmayı istedim
şu hayatta.''
Buyrun kitapta yer alan tanımlar;
“Namus bizim yaşama sebebimizdir. Yani biz namus için yaşıyoruz. Bilmiyorum ama, namus olmadan hayatın anlamı yok.............. .......... paranız olmayabilir, fakat saygınlığınız olmalı. (Şanlıurfa, 19-22 yaş arası erkek üniversite öğrencileri ile grup görüşmesinden)
“Namus herşeyden önce gelir, özellikle biz Kürtler ya da Doğulu insanlar için namus herşeyin önündedir”. (Adana, bayan, yaş 31, Siirt’ li)
“Çok büyük, uğruna insanların öldürüldüğü birşeydir” (Şanlıurfa, bayan, yaş 16, 3.sınıftan terk)
3A. Kadın ve Kadın Cinselliği Odaklı Namus
Tüm bölgelerde araştırmaya cevap verenler arasında, namus kavramını kadın, kadın cinselliği ve kadının kontrolü ile bağdaştırma yönünde kuvvetli bir eğilim vardı. Bekaret, evlenmeden önce cinsel ilişkide bulunmamak, düzgün giyinmek, bir kadından beklendiği şekilde davranmak, geleneklere göre görevlerini bilmek, bu anlayışta vurgulanan noktalardan bazılarıydı. Çoğunlukla genç erkekler daha katı, orta yaşlılar ise nispeten daha toleranslı idi. Cevap verenlerden bazıları bu görüşü kendi destekledikleri görüş olarak ifade ederken, diğerleri bunu ‘toplumun’ genel görüşü olarak, veya bazı STK üyelerinde olduğu gibi ‘diğerlerinin’ görüşü olarak ifade ettiler. Kendi görüşlerini aşağıdaki şekillerde ifade ettiler:
“İnsan niye çalışır? Hatta niye yaşar ki? Birincisi namusu için, ikincisi günlük ekmeği için. Eğer insan açsa, küçük bir şey yiyip açlığını bastırabilir. Ama namusunu kaybederse, yapılacak bir şey yoktur, geri dönüş yoktur... namus nedir? Namus helalindir. [Helalin kelimesi üzerinde hak sahibi olduğun; sana serbest olan kişi anlamına gelir] (İstanbul, erkek, yaş 25, polis memuru, Adanalı)
“Yaşlıların dediği gibi, “at, avrat, silah”; bu üç şey kutsaldır. Namus karının seni aldatmasıdır, diğer erkeklerle ilişkiye girmeye başlar....... Sonuçta insan namusu ve saygınlığı için yaşar. Ve senin namusun karındır. Eğer sana ihanet ederse, saygınlığın lekelenir”. (Adana, yaş 39, polis memuru)
Anketlerimizde, namusun ne olduğunu sorduğumuzda, cevap verenlerin yüzde yetmişi kadın olduğu söylüyor. Kadınların kendileri bile...” (Batman, kadın, SELIS kadın STK’ ndan)
“Namus beynimiz, kalbimiz ve yaşayış biçimimizdir, fakat ne yazık ki bizim toplumumuz için namus kadının vücudu, kadına karşı davranış şekli, kadının davranışı, oturup kalkması v.s. dir. Bu şekilde kavranılır ve kadını bağlayıcı bir şey olarak ele alınır. Erkek için geçerli bir kavram olarak kabul edilmez.” (Şanlıurfa, erkek, yaş 31, üniversite terk, STK üyesi)
“Namus yalnızca cinsellikle ilgili değildir. Ancak cinsellikten anlaşılan oldukça geniştir. Batman’ da bir kız yalnızca “tüm sevenlerden sevdiklerine” programından şarkı istediği için öldürüldü. Mardin’ de bir kız sinemaya gittiği için, bir diğeri ise düğüne pantolon ile geldiği için aynı sonu paylaştılar... (Batman, kadın, yaş 31, KDM’ den STK üyesi)
“Namus eşittir kadın diyen bir kültürümüz var. Namus eşittir kadın dediğimizde, namus nedir örneğin? Bakışları, saçları, uyuma şekli, eteği, ya da ne bileyim, belki başka bir yeri” (Adana, kadın, yaş 39, Çukurova Üniversitesi Kadın Merkezi’ nden)
“Namus herşeyden iyidir! İnsan namusun değerini bilmelidir. Akıllı bir kadın namusuna leke sürmez, namusun değerini bilir. Kendini erkeklerden korur..... Sürekli ortalıkta dolaşan kadın iyi değildir.... Kadın evde oturur. Yani, çok fazla dışarı çıkmak, yabancı erkeklerle konuşmak iyi değildir.... ayrıca “sehep” in [yani sahip, kadının sahibi olan babası, amcaları, erkek kardeşleri] için saygınlığını korumalısın” (Şanlıurfa, kadın, yaş 70, okuma yazması yok, doğma büyüme Şanlıurfalı)
“Kadın eğer boyun eğerse namusludur; eğer boyun eğmezsen, cevap verirsen, intihar edersen, sevdiğinle evlenmek için ölümü göze alırsan, o zaman namussuzsun..., eğer özgür bir ruhun varsa, namuslu olamazsın....” (Şanlıurfa, yaş 30, 8. sınıfı bitirmiş, Viranşehir Kültür Merkezindeki kadınlar grubu görüşmesinden
“... o zaman namus kocamın, ağabeylerimin hakimiyeti anlamına geliyor, yani benim kişiliğimle alakalı değil, toplum ile alakalı” (İstanbul, kadın, yaş 32, avukat, insan hakları destekçisi)
“Burada namus erkeklerin tekelinde, yani baba, erkek kardeş, amca ve dayılar; kişilerin kendisine ait değil... Şimdi eskisinden farklı giyiniyor olabiliriz, evlerimizde farklı bir yaşam sürebiliriz, fakat namus kavramı hiç değişmedi.” (Şanlıurfa, bir STK olan Yaşam Evi’nde 26-40 yaşları arasındaki kadınlarla yapılan grup görüşmesinden)
Erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrolü ile ilgili benzer bir yaklaşım, erkeklerin sürekli kadınların hareketlerini izleyen “namus jandarmaları” gibi davrandığını söyleyen, genç bir göçmen kadın tarafından da dile getirildi. (İstanbul, kadın, yaş 21, lise mezunu, İstanbul’ da doğmuş)
Öte yandan, erkekler açısından, kadınların kontrolü kendi namuslarının belirlenmesinde çok önemliydi. Aşağıdaki sözlerde ifade edilen bu görüş, Adana’ da bir imam tarafından Allah’ın emirlerine uymak şeklinde ifade edildi:
“Namus benim için her şeydir. Eğer evli olsaydım, evlendiğim kız benim namusum olurdu. Kız kardeşim de benim namusumdur, akrabalarım, halam ve amcamın kızları da benim namusumdur. Yani hepsi benim namusumdur. Benim ve ailemin etrafında olup biten her şey benim namusumdur. (Batman, erkek, yaş 24)
“Namus dinimizin emrettiği gibi yaşamaktır. Namusumuzun sınırları aşılmamalıdır. Yani, namus Allah’ın yasakladığı yerlerden uzak durmak, sınırları aşmamaktır. Örneğin, bir erkeğin sadece karısı değil, annesi, kız kardeşleri ve komşuları da namusudur... Erkek, kendi namusunu koruduğu gibi, başkalarının namusunu da korumalıdır. (Adana, erkek, yaş 30, Mardin’li, imam)
Kadın ve kadın cinselliğinin kontrolü merkezli namus yönünden, kızların bekareti, evlilikte sadakatsizlik ve boşanma da tartışıldı.
Genç erkeklerin, özellikle kırsal bölgelerden şehire göç etmiş olanların, kadın kontrolü konusunda daha çok giyiniş şekli, okula gidip gitmeyecekleri, çalışıp çalışmayacakları, kimlerle arkadaşlık edecekleri vs. hususlarını vurguladıkları gözlendi. Diğer taraftan, yaşları ilerledikçe daha toleranslı görünüyorlardı:
“Eski zamanda dedelerimiz peçe takan kadınların namuslu olduğunu düşünürlerdi. Böyle bir şey yok. İnsanın kalbi namuslu olmalıdır, kapalı olup olmaması önemli değildir.” (Batman, erkek, yaş 35, ilk okul mezunu, Siirt’li)
Ayrıca bekaret konusunda da, genç erkekler yaşlılara göre çok daha hoşgörüsüzdüler:
“..... önemli olan bir kızın bekaretidir, eğer onu kaybederse her şeyini kaybeder.” (Batman, erkek, yaş 26, lise mezunu, doğma büyüme Batman’lı)
Genç erkeklerin boşanma konusundaki tavrı da oldukça bağnazcaydı. Orta yaşlı ve nispeten daha eğitimli erkekler sadakatsizlik durumunda boşanabileceklerini söylerken, bazı genç erkekler bu seçeneği tamamen reddetti:
“Boşanmaya kesinlikle karşıyım. Eğer karım beni aldatırsa, onu öldürürüm, ya da bir erkek kardeşi, bir ağabeyi varsa ona kız kardeşini öldürmesini söylerim. Yani, o kadının beni aldatmasına dayanamam.” (Batman, erkek, yaş 34, lise terk, Batman’ ın bir köyünden)
“Eğer karım beni aldatırsa, onu öldürmek yerine, çünkü bu kendimi de öldürmek ve çocuklarımın hayatını mahvetmek olur, ondan boşanırım.” (Batman, erkek, yaş 40, lise mezunu, doğma büyüme Batman’lı)
Öte yandan, kırsal geleneklere bağlı ve/veya güçlü dini bağları olan daha yaşlı, okuması yazması olmayan kadınlar, ve genç fakat eğitimsiz ve çok kapalı geleneksel bir ortamda yaşayan kadınlar hariç; kadınlar genel olarak namus konularında erkekler, özellikle de genç erkekler kadar bağnaz değildiler. Kadınların büyük bir kısmı namus kavramlarını kadın cinselliğine dayandırsa da, büyük çoğunluğu bir kadının sevgilisiyle kaçıp evlendiğinde namussuz olacağını düşünmüyordu. Ayrıca kızlarının okula gitmesini destekliyor ve kocalarının kız çocuklarını erken evlendirmesini engellemeye çaba gösteriyorlardı.
Ayrıca kadınlar, özellikle evlilikte sadakatsizlik durumunda boşanılması gerektiğini düşünüyorlardı; ancak toplum boşanmış bir kadına kötü gözle baktığı ve ekonomik güvenceleri olmaması nedeniyle birçoğu kendisine güvenemediği için, düşüncelerini ifade etmekten çekiniyorlardı. Ayrıca, özellikle akraba evliliklerinde, çift artık birlikte yaşamak istemediğinde, aileler arasındaki ilişkiye çocuklarının mutluluğundan daha çok önem veren aile büyükleri bu beraberliğin sürmesi için ısrar ediyorlardı. Aşağıdaki sözler bu görüşlerden bazılarını yansıtmaktadır:
“Kötü bir koca sokaklardan iyidir.” (Batman, kadın, yaş 42, okuma yazması yok, Siirt’ li)
“Beni dövdüğü zaman, çocukları öldürecek gibi oluyorum. O anda kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Ailene geri dönersen, sana destek olmazlar. Doğu’ da böyledir. Ölsen de geri dönemezsin. Çok aç ve muhtaç olsak ta kalmaya mecburuz, başka yolu yok. Yaşamak ve bütün bunlara katlanmak zorundasın. (Adana, kadın, yaş 32)
12 Nisan 2011 Salı
Türkiye'de Ensest ve Namus
Yazacak bir şey bulamıyorum. Kitap biraz bilgi içeriyor biraz değil çokça acı.
Kitaptan; ''bir babanın kızıyla 7 yıl süren ensest ilişkisi olmuştu. hatta kızın adet düzenlerini takip edecek kadar ileriye götürdüğü bir ilişki ve iki kere gebe kalıyor. gebeliği bir şekilde sonlandırıyor baba. kürtaj yaptırıyor, 10'lu yaşlara yakın başlıyor''
Tamamı ise burada.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/rapyay/ensesrapor.pdf
TÜRKİYE’ DEKİ NAMUS CİNAYETLERİNİN DİNAMİKLERİ adında bir araştırma daha var. Namus bu ülkede hep ''kadın'' olarak tanımlanacak.
Bütün namuslular
kadınların eceline susamışlar.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/rapyay/namuscinayet.doc
En alttaki link ise rapor ve yayınlar başlığı altında araştırmaların tamamını veriyor. Kitapların üstüne tıkladığınızda pdf formatında açılıyor.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/raporyayin.htm
Kitaptan; ''bir babanın kızıyla 7 yıl süren ensest ilişkisi olmuştu. hatta kızın adet düzenlerini takip edecek kadar ileriye götürdüğü bir ilişki ve iki kere gebe kalıyor. gebeliği bir şekilde sonlandırıyor baba. kürtaj yaptırıyor, 10'lu yaşlara yakın başlıyor''
Tamamı ise burada.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/rapyay/ensesrapor.pdf
TÜRKİYE’ DEKİ NAMUS CİNAYETLERİNİN DİNAMİKLERİ adında bir araştırma daha var. Namus bu ülkede hep ''kadın'' olarak tanımlanacak.
Bütün namuslular
kadınların eceline susamışlar.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/rapyay/namuscinayet.doc
En alttaki link ise rapor ve yayınlar başlığı altında araştırmaların tamamını veriyor. Kitapların üstüne tıkladığınızda pdf formatında açılıyor.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/raporyayin.htm
9 Nisan 2011 Cumartesi
Saint Pierre Kilisesi
Antakya'da bulunan kilise dünyanın ilk kilisesi olarak varsayılıyor. Mağaranın içi oyularak yapılmış ve birbirine bağlı bir kişinin ancak girebileceği tünellerden oluşan odamsı yerler var. büyük ihtimalle kaçmak ya da saklanmış için yapılmış.
Eğer yolunuz düşerse uğrayın buraya. Bekir Baba'yı bulun. Size incirden yaptığı rakı(boğma) yanında getirdiği portakal, elma, greyfurt'tan ikram edebilir. Ve size hem kiliseyi hem de Antakya'yı anlatabilir. En güzel tesadüflerden birisini yaşadım hem de dağ başında. Bazen çakmağı unutmak işe yarıyor.
Bu heykel, kabartma artık her ne denirse dağın yamaçlarında ve bak şaşır dakikalarca.
7 Nisan 2011 Perşembe
Nereden Bileceksiniz
Bir telefon geliyor, ucundaki ses;
-atla gel.
Özledik diyor.
- tamam
diyorum.
iki üç t-gömlek bir kaç pantelon hazırlayıp atlıyorum. Gidiyorum, aklımı bile arkamda bırakıyorum. Yol boyunca uyumuyorum. Demiştim hayatımın en güzel yolculuklarından birisiydi, keyifliydi. Uyuyamadığımdan değil yoksa.
Gülüyoruz, eğleniyoruz, geziyoruz, gülüşleri tebessüme katıyoruz. Sokakları portakal kokan bir yerlerde geziniyoruz gecenin bir vakti. Denize sıfır bir cafede oturuyoruz saatlerce, anları ya da anıları dinliyoruz. Sonra hani hep filmlerde olur ya 'küçük yerlerde büyük mutluluklar' onlara rastlıyorum. Herkesin yüzü gülüyor, mutlu insanlar. Gülüşleri gerçek ve içten. Bir nehrin kenarına gidiyoruz. Balık tutan insanlar, nehirde ördekler, hava sıcak, öylece etrafı izliyorum. Huzur nehir gibi akıyor içimden.
-Burası ne güzelmiş, diyorum.
+ he ya hacce, diyor.
Canım. Hacce'nin kim olduğunu karıştırmayın, iyidir muhtemelen iyi biridir. Dünya tatlısı üşür diye kalkıyoruz. Yürüyoruz, etrafı seyrede seyrede.
-Para mutluluk getirmiyor hacce.
+ Farkındayım, biliyorum.
Bak şu binanın tepesinden aşağıya atladı diyor. Değer miydi diye düşünüyorum. Belki o da aynısını söyledi atlarken ''Sen güzelsin, hayat değil''. Hayat hiç bi zaman güzel olmadı ki. Sonra aklıma bir söz geliyor.
''Biz bir hiçiz aradığımız her şey.'' Vermeden çok şey mi istiyoruz hayattan, etrafımızdan, kendimizden. Bilmem.
Sıkıldıysan, üstüne üstüne geliyorsa herkes, her şey, batıyorsan dibe doğru. Kaç, kurtul değil. Kaç, uzaklaş bir süreliğine. Ardına bile bakma. Al kendini yanına ve git. Gideceğin yerde seni nelerin bekleyeceğini düşünme. Güzel şeyler bekliyor inan bana. Belki bir zeytin dalı uzatır hayat sana. Bu fırsatı kaçırma.
-atla gel.
Özledik diyor.
- tamam
diyorum.
iki üç t-gömlek bir kaç pantelon hazırlayıp atlıyorum. Gidiyorum, aklımı bile arkamda bırakıyorum. Yol boyunca uyumuyorum. Demiştim hayatımın en güzel yolculuklarından birisiydi, keyifliydi. Uyuyamadığımdan değil yoksa.
Gülüyoruz, eğleniyoruz, geziyoruz, gülüşleri tebessüme katıyoruz. Sokakları portakal kokan bir yerlerde geziniyoruz gecenin bir vakti. Denize sıfır bir cafede oturuyoruz saatlerce, anları ya da anıları dinliyoruz. Sonra hani hep filmlerde olur ya 'küçük yerlerde büyük mutluluklar' onlara rastlıyorum. Herkesin yüzü gülüyor, mutlu insanlar. Gülüşleri gerçek ve içten. Bir nehrin kenarına gidiyoruz. Balık tutan insanlar, nehirde ördekler, hava sıcak, öylece etrafı izliyorum. Huzur nehir gibi akıyor içimden.
-Burası ne güzelmiş, diyorum.
+ he ya hacce, diyor.
Canım. Hacce'nin kim olduğunu karıştırmayın, iyidir muhtemelen iyi biridir. Dünya tatlısı üşür diye kalkıyoruz. Yürüyoruz, etrafı seyrede seyrede.
-Para mutluluk getirmiyor hacce.
+ Farkındayım, biliyorum.
Bak şu binanın tepesinden aşağıya atladı diyor. Değer miydi diye düşünüyorum. Belki o da aynısını söyledi atlarken ''Sen güzelsin, hayat değil''. Hayat hiç bi zaman güzel olmadı ki. Sonra aklıma bir söz geliyor.
''Biz bir hiçiz aradığımız her şey.'' Vermeden çok şey mi istiyoruz hayattan, etrafımızdan, kendimizden. Bilmem.
Sıkıldıysan, üstüne üstüne geliyorsa herkes, her şey, batıyorsan dibe doğru. Kaç, kurtul değil. Kaç, uzaklaş bir süreliğine. Ardına bile bakma. Al kendini yanına ve git. Gideceğin yerde seni nelerin bekleyeceğini düşünme. Güzel şeyler bekliyor inan bana. Belki bir zeytin dalı uzatır hayat sana. Bu fırsatı kaçırma.
6 Nisan 2011 Çarşamba
Yeniden Doğmak
Yeniden doğmak, kulağa ne garip geliyor değil mi? İnsan bir kere doğar ve bir ikinci şansı yok gibi gelir her seferinde. Yaşadıkça mutlu olacağına inancı azalır. Sanki bütün dertler, acılar onun üzerine gelir gibi olur. Her şey onu bulur deyim yerinde. Nerede çıkmaz sokak varsa ayakları o sokağa gider. Yorulur, onca yolu geri yürümek istemez. Ayakları bir türlü geriye gitmez olur. Yormuştur onu çıkmaz sokakların başına dönmek. Her defasında aynı şeyleri yaşamıştır. Ne zaman ''bu son'' dese tekrar başa dönmüştür. Her son yeni bir başlangıç olmuştur, acıları biriktirmek için.
Ve bu süreç içerisinde bir türlü yeniden doğamaz. O eski kendine bir türlü kavuşamaz. Elinden oyuncakları alınmış çocuk misali küser. Hayata, insanlara, dünyaya en çok sevdiklerine bile. Kabullenir bu durumu ''olmuyor'' der içindeki ses kulağına usulca.
Fakat bir gün bi şeyler olur. Güneş bi başka doğmuştur. İçinde garip anlamı olmayan nereden geldiğini bilmediği bir kıpırtı vardır. içindeki çocuk yeniden sarılmak ister bir şeyleri. Tutar ellerinden sarıl bana der. Ayağa kaldır bizi der. Yeniden, ''yapabilirsin, başarabilirsin'' der içindeki çocuk kulağına usulca. Hayat İkinci bir şans veriyor insana, hatta kartallara bile.
''Kartallar kuş türleri arasında en uzun yaşayanlardır. 70 yıl yaşayabilirler. fakat bu yaşa ulaşmak için 40 yaşında ciddi ve zor bir karar vermek zorundadırlar. 40 yaşına gelen kartalların pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve avlarını tutamaz hale gelir. gagası uzar, kanatları yaşlanır, ağırlaşır ve uçması zorlaşır.
bu durumda kartal iki seçimden birini yapmak zorunda kalır;
ya ölümü seçecektir,
ya da yeniden doğuşun meşakkatli sürecini göğüsleyecektir.
yeniden doğuş süreci 150 gün sürmektedir. eğer kartal bu yönde karar verirse dağın tepesinde uçmasına gerek olmayacak bir kaya duvara gider, bu kaya duvarda yeniden doğuş sürecine girer.
önce gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. en sonunda gagası sökülür ve düşer. bir süre gagasının çıkmasını bekleyen kartal gagasının çıkması üzerine yeni çıkan gagasıyla pençelerini söker ve bir süre de pençelerinin çıkması için bekler. bir süre sonra pençelerinin de çıkmasıyla bu kez kart tüylerini yolar. 5 ay sonra kartal kendisine 20 yıl veya daha uzun süre yaşam bağışlayan yeniden doğuş uçuşunu yapar.''
5 Nisan 2011 Salı
Kendinden Bahsetsene Biraz
Biraz önce bir şeyler okuyordum. ''Kendinden bahsetsene biraz'' cümlesi geçiyordu içinde. Gerçekten hayatınızda yer alan insanlardan kaçı sizi tanıyor. Kaç tanesi sizi gerçekten ama gerçekten olduğunuz gibi tanıyor. Gözlerinizin içine baktığında söylediklerinizi duyuyor. Hayatınıza giren insanların kaç tanesine kendinizden bahsettiniz. Ne düşünür, ne söyler diye aldırmadan hayallerinizden, yapmak istediklerinizden, sevdiklerinizden bahsettiniz. 'Kendinden bahsetsene biraz' diyen birisi ne demek istiyor acaba. Gerçek mutsuzluklarınızı dinler miydi? Ağladığınız, üzüldüğünüz sizi acıtan acılarınızı dinler miydi? Kendinden derken ne demek istiyordu. Sen anlattıkça seni can kulağıyla dinler miydi? Galiba anahtar soru bu ve cevabı ''hayır'' Çünkü, hiç kimse kendinden bahsetmiyor.
Kendinden bahsetsene biraz deyince aklınıza ne geliyor.
Yaşınız
Okuduğunuz okullar
Göz ve Saç rengi, Boy, Kilo
En önemlisi bu ''burcunuz, burçlar''
En son kime kendinizden bahsettiniz? Aklıma bir söz geldi. ''Kelimeler yüzlerden daha sahicidir bazen'' Bu yüzden belki de insan kendindi konuşarak değil de yazarak anlatmayı yeğliyor. Dinlenmediği bildiğinden mi yoksa anlam verilmeyeceğinden mi.
Bu kısım editli kısım.
Bak şu anda (05:00) birisi bana kendinden bahsediyor. Ama gerçekten kendinden bahsediyor. Sorma anlatmam. Gülüşlerinden de, gözyaşlarından da bahsediyor. Adı- okulu- yaşadığı yer- burcu- hepsi önemsiz. Biliyoruz önemsiz olduğunu o da ben de. Sadece kendimiz varız. Kendimizden bahsediyoruz.
Kendinden bahsetsene biraz
hani o hiç kimseye anlatamadığın senden
herkesin neşeli bildiği hüzünlü seni anlat bana
kimselere anlatamadığın acılarını
yalnızken akıttığın gözyaşlarını
aynadaki aksine olan nefretini
kendinden bahsetsene biraz
bırak işini, bitirdiğin okulu
bırak en sevdiğin dizileri
bırak en sevdiğin hobilerini
bana gerçeklerini anlat
sevdiğini anlat bana
onu nasıl sevdiğini
gitmek istediğini anlat
hayallerini anlat bana
her gece yastığa başını koyduğunda
içtiğin zaman ilk aklına geleni
boşluğa daldığında gözlerinin önüne geleni
ve herkesin boşluğa baktığını zannettiği seni
anlat bana kimseye edemediğin itiraflarını
kendinden bahsetsene biraz
soru sormam
gülüp geçmem
alay etmem
seni olduğu gibi dinlerim
seni olduğun gibi dinlemek isterim
bana onların tanıdıkları seni değil
bir tek senin bildiğin kendini anlat
cesaretin var mı
varsa
kendinden bahsetsene biraz.
Kendinden bahsetsene biraz deyince aklınıza ne geliyor.
Yaşınız
Okuduğunuz okullar
Göz ve Saç rengi, Boy, Kilo
En önemlisi bu ''burcunuz, burçlar''
En son kime kendinizden bahsettiniz? Aklıma bir söz geldi. ''Kelimeler yüzlerden daha sahicidir bazen'' Bu yüzden belki de insan kendindi konuşarak değil de yazarak anlatmayı yeğliyor. Dinlenmediği bildiğinden mi yoksa anlam verilmeyeceğinden mi.
Bu kısım editli kısım.
Bak şu anda (05:00) birisi bana kendinden bahsediyor. Ama gerçekten kendinden bahsediyor. Sorma anlatmam. Gülüşlerinden de, gözyaşlarından da bahsediyor. Adı- okulu- yaşadığı yer- burcu- hepsi önemsiz. Biliyoruz önemsiz olduğunu o da ben de. Sadece kendimiz varız. Kendimizden bahsediyoruz.
Kendinden bahsetsene biraz
hani o hiç kimseye anlatamadığın senden
herkesin neşeli bildiği hüzünlü seni anlat bana
kimselere anlatamadığın acılarını
yalnızken akıttığın gözyaşlarını
aynadaki aksine olan nefretini
kendinden bahsetsene biraz
bırak işini, bitirdiğin okulu
bırak en sevdiğin dizileri
bırak en sevdiğin hobilerini
bana gerçeklerini anlat
sevdiğini anlat bana
onu nasıl sevdiğini
gitmek istediğini anlat
hayallerini anlat bana
her gece yastığa başını koyduğunda
içtiğin zaman ilk aklına geleni
boşluğa daldığında gözlerinin önüne geleni
ve herkesin boşluğa baktığını zannettiği seni
anlat bana kimseye edemediğin itiraflarını
kendinden bahsetsene biraz
soru sormam
gülüp geçmem
alay etmem
seni olduğu gibi dinlerim
seni olduğun gibi dinlemek isterim
bana onların tanıdıkları seni değil
bir tek senin bildiğin kendini anlat
cesaretin var mı
varsa
kendinden bahsetsene biraz.
Kaçmak
Sığınmaktır mutluluğa. Kaçmak, garip bir mutluluk verir insana. Bilmediğin, tanımadığın insanların yanına daha önce yaşamadığın bir yere. Ne olacağını, seni nelerin beklediğini bilmeden. Anı yaşamak belki de. Rüzgar nereden eserse essin bırak aklın o rüzgarda savrulsun. Düşünme sadece yaşa. Kaçmak garip bir mutluluk verir insana. Sıkıldığın, bunaldığın, daraldığın an uzaklaşacaksın seni boğan ne varsa kaçacaksın ardına bile bakmadan. Ardına bakarsan kaçamazsın. Berbat trafikten, iş stresinden, büyük denilen berbat şehirden, seni üzen insanlardan başka bir dünyaya. Her gece yatağa uzandığında düşündüğün o çok büyük sorunlarından eser kalmıyor, hepsini unutuyorsun. Aslında seni bu hale getirenlerin o önemsiz sorunlar olduğunu anlıyorsun.
Yüzünde anlamsız tebessümlere sebep oluyor. Beklenmedik mutluluklara, yeni insanları tanımana biraz olsun yaşayamadığın hayatından tat almana sebep oluyor. Hele kaçtığın yerde en yakın dostun/arkadaşın varsa. Konuşmadan seni anlayan, seni senin kadar iyi bilen birileri varsa. Onun gözlerine baktığında kendi gülüşlerini yakalıyorsun kaç, git onun yanına. Çok kısa bir zamanda gülüşlerinin gerçek olduğunu anlayacaksın, aynadaki aksin bile gülümseyecek sana. Ben bu dünya tatlısına kaçtım. Gölgem bile mutlu.
4 Nisan 2011 Pazartesi
İkimizin Arasında
Korkularım var
beni senden uzaklaştıran
aklımı alan
acaba diye sorular
asla cevaplanmayan
sorulmayan
cevapsız kalan
ikimizin arasında
korkularım var
ya biterse diye
başlamadan
ya giderse benden
benim olmadan
ikimizin arasında
bir biz var
ikimizin bildiği
ikimizin sustuğu
ikimizin ikimiziyiz
ama halen bir biz değiliz
benim korkularım var
peki ya senin
senin neyin var?
benim dediklerimle
demek istediklerim arasında
korkularım var.
beni senden uzaklaştıran
aklımı alan
acaba diye sorular
asla cevaplanmayan
sorulmayan
cevapsız kalan
ikimizin arasında
korkularım var
ya biterse diye
başlamadan
ya giderse benden
benim olmadan
ikimizin arasında
bir biz var
ikimizin bildiği
ikimizin sustuğu
ikimizin ikimiziyiz
ama halen bir biz değiliz
benim korkularım var
peki ya senin
senin neyin var?
benim dediklerimle
demek istediklerim arasında
korkularım var.
2 Nisan 2011 Cumartesi
Defne
Sokak lambasının altında bir köpek ''kimsin'' der gibi bana bakıyor. ''Uykusuzum'' der gibi ona bakıyorum. Bir sigara yaktım sonra.
O da yaktı desem hadi len diyeceksin. Hava sıcak benim havamda sıcak.
Hayatım boyunca yapmış olduğum ve bir daha yapabileceğimi zannetmediğim yolculuğu yaptım. Yazı aramızda ağladım, sonra akıllı gibi tek başıma güldüm. 4 tane film izledim, arada bi tane şiyir bile yazdım. Kaçmak bazen güzel geliyor. Hele böyle şekil defne'de görüldüğü gibi bir mutluluğa kaçmak epey iyi geliyor. Gecenin bu saatinde ne halt ediyorum dersen uyku tutmadı yine. Yatak çok rahat ve bu rahatlık battı. Yastığımın altına anahtar bile koyduk uyuyalım diye ahaha. Yok ne rüya gördüm, ne uyuyabildim. 2 saat anca uyumuşumdur. Fakat o uykusuzluk suratsızlığı yok.
Öğlen tam yurtdışında insanların saygı ve sevgisinden bahsediyorduk. Arabayla gidenlerin yol vermesinden tut da hiç tanımayan birisinin selam verip dostça gülümseyip geçip gitmesine kadar kadın erkek fark etmeden.
Aynı dakika sanki bizi duymuş gibi yaşlı amcamız tanımıyoruz,
''sevebilir miyim'' dedi, beni değil defne'yi. Elbette dedik, bu güzellik sevilmeyecek de ne sevilecek. O değil de defne'nin fotoğrafta durduğu gibi durduğuna bakın. İlk defa gördüğü birine asla gitmiyormuş, ağlıyormuş beni görünce ağlamadı, direkt kucağıma geldi, kırık ve kocaman burnumu oyuncak belledi haha ısırmaya çalışıp duruyor ha bire bi tane dişiyle. Zeytin karası kömür gözlerini dikip bakması yok mu fotoğraf çekileceği zaman anlıyor poz veriyor pirenses i'li pirenses bu. Palyaço'sunun bitanesi. Şu gül kadar defne bile anladı yani. Boşver neyi anladığını.
Ne diyordum saat 5 küsür. Ezan okunuyor. Uykusuzluğun körü yarın başka bir şehir. Sonra başka bir şehir. Akıllı gibi dolanıp duracağım. Palyaço oldum düştüm çöllere.
''güneş bakışlım
ay ışığı nakışlım''
devamını yazmıyorum çünkü şok güzel.
Ben giderim denize haha.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




