Nehir, ırmak, akarsu ya da dere gibi bir şey. Denize ulaşıyor oradan da okyanusa.Boğuluyorsun, boğuyor seni.
Bir tarafta Laik olduğunu düşünenenler.
Bir tarafta Dindar olduğunu düşünenler.
Bir tarafta Sağcılar tam karşılarında Solcular.
Bir tarafta Önemli ay, gün ve yılcılar.
Bir tarafta Spor adı altında sadece futbol yazanlar.
Bir tarafta Naklen yayın yapan televizyon izleyecileri an itibariylecileri.
Bir tarafta Seks ilahları.
Bir tarafta komikler. (kizil sakal bu kadını ayrı bir yere koyuyorum, komik değil, ciddiyim.)
Bir tarafta depresyondakiler.
Bir tarafta liseliler.
Bir tarafta onları hor gören üniversiteliler.
Bir tarafta bunları hor gören akedemisyenler.
Bir hıncı var hepsinin. Dikkatle okursan fazlasıyla görülüyor bu hınç. Hesabını kimseye soramadıkları bir nefretleri var. Neden taraf olduklarını, neye taraf olduklarını bile bilmiyorlar. İnan bilmiyorlar. Biraz önce bir kaç başlığa tıkladım.
Diyor ki; ölsün gebersin.
cevap geliyor hemen; sen öl geber, onlar da insan. (çünkü sen dediği insan değil, taraf)
Bilmiyorlar ki görünen renk aynı. Birbirlerinin koyusu ikisi de. Taraflar.
İkisi de aslında bir düşünceye, ideolojiye falan taraf değil, apaçık ölüme, öldürmeye taraf.
Ekşi sözlük dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum. Bana soruyorsan tek kelimeyle Berbat. Ne arıyorum diye soruyorsan, hiçbir şey aramıyorum. Önceden bulduklarım bana yetiyor. Bulduklarım ne dersen, bir kaç tane güzel insan, güzel düşünce, farklı bakış açıları.
Bana özgürce saçmalama hakkı sunuyor ekşi sözlük, şiyirlerimde yaptığım gibi. Kimsenin umurunda değil, en çok bunu seviyorum yazarken. Şiire taraf değil ekşi sözlükte hiç kimse. İyi ki değiller. Hepsi bir şeylere karşı. Fakat neye karşı olduklarını bile bilmiyorlar. Bir söz var aklıma geliyor hep;
''Kim olduğun öyle bir haykırıyor ki, ne dediğini duyamıyorum.''
Kim olduklarını bile haykıramıyorlar. Birbirlerine hakaret etmekten, küfür etmekten, aşağılamaktan ne dedikleri anlaşılmıyor. Ölmesin diye her başlıkta yırtınan insan diyor ki; ölün, geberin köpekler. Nerede senin samimiyetin? Yok işte, olsaydı kimse ölmesin diyebilirdin. Bak şimdi bu entryi ekşi sözlüğe yazsam neler neler denir. Taraf değilim desen, hepsi senin karşı tarafta olduğunu düşünecek emin ol. Taraftarlıkları öyle bir ön yargı yerleştirmiş ki beyinlerine ne dersen de objektif olamazsın. Şimdi nefret söylemi diye bir şey çıktı. Eşcinsellere, kadınlara, çocuklara vs. nefret söylemi yazılmasın, çizilmesin diye bas bas bağıran adam, taraf olan kişiye gebeeeerrr diye bağırıyor, köpek diye bağırıyor, kusuyor resmen. E hani nefret söylemi? İşin kötüsü ne biliyor musun? Badi olayı çok kötü. Çünkü hiçbirisinin dostu yok orada. Pohpohluyorlar, ne güzel yazdın, ne güzel ayar verdin, süper küfür ettin, en güzelini söyledin diyerek gaz veriyorlar. Dostları olsa bir tanesi çıkıp derdi ki, hani kimse ölmesindi, hani herkes insandı. Tatlı söylüyor onların dostları. Yazık, gerçekten yazık.
İnsanlar gurur duyuyor ya taraflılığı ile. Sesi, duruşu, bakışları değişiyor, göğsü falan kabarıyor taraflılığını belirtirken. Büyük bir övünç ve gurur kaynağı onun için. Sadece seyrediyorum, bu ismini koyamadığım şeyi.
Kaos, taraf olmanın kaosunu yaşıyorlar. Her şey elden gidiyor inan gidiyor. İnternet elden gidiyor diye kafayı yiyecek duruma gelen bizler sokaklara dökülecek onbinler(elbette dökülsün), ''Türkiye, Dünya, Biz'' elden gidiyoruz. Farkında bile değiliz. Çünkü taraf gözlüğü takmışız. Kılı bırak, tüyümüzü bile kıpırdatmıyoruz.
He ben neye tarafım, 'o kadar yazdın söyle' diyorsundur.
Söyleyeyim; İnsanlığa tarafım, gülmeye, paylaşmaya, beraber yaşamaya, yaşatmaya. Ne siyasetle, ne dinle, ne futbolla ne onla ne de bunla hiçbir şey ile taraf olamadım. Sadece izliyorum bu hengameyi uzaktan. Galiba taraf olmaktan nefret ediyorum.
Sözlüğe yazmıştım buraya da eklemeden geçemeyeceğim. Ü.Y.O. İnsanoğlu
ne tuhaftır şu insanlar
kimi zincirler içinde hür
kimi esir olmaktan bahtiyar
kimi de benim gibi bin bir şeyi düşünür
ne tuhaftır şu insanlar
kimini yel alır, su götürür
kiminin çilesi sürer mezara kadar
kimi de gününü gün etmeyi düşünür
insan insanın kadrini bilmezmiş meğer
anlaşılmadı gitti mısralarım
çünkü; insanlar benim halime güler
bense onlar için ağlarım
insan insanın kadrini bilmezmiş meğer
birimiz gülsek, ağlıyor onumuz
bizden kara değilmiş geceler
bari karanlık olmayaydı sonumuz
nice insanlar gördüm ki ben
dudaklarında en ateşli türküler
barış içinde yaşamayı bilmeden
bir savaş meydanında öldüler
nice insanlar gördüm ki ben
dudaklarında en bayağı şarkılar
ve gözlerinde ihtiras ışığı eksilmeden
birer ilah gibi yaşadılar
yarabbi, adaletin bu mu
kuş uçar, yılan sürünür
düşünmek istemem fâni olduğumu
verdiğin nimetlere şükür
yarabbi, adaletin bu mu
yaşayan yaşar, ölen toprağa gömülür
ve hayat sadece bir arzu mu
bizi korkutan ölüm müdür
vaktiyle bir kadın tanımıştım
güzel bir kadındı, sonra öldü
bense hayata karıştım
fakat onu unutamadım bir türlü
vaktiyle bir kadın tanımıştım
hayata küsmüştü
ben ölümle barıştım
mezarlarımız yan yana düştü
bir gece mezarlık girdi rüyama
gittim ecelle lades tutuştum
nihayet canımı verdim, ama
''lades'' demeyi unutmuşum
bir gece mezarlık girdi rüyama
taşları paramparça, selvileri asırlık
baktım ki; ölümün gözler âmâ
en vefalı dostum oldu sağırlık
bir şaire ''en sevdeiğin bir şeyi söyle'' dediler
o, düşündü düşündü ve söyle cevap verdi
-yalnız aşkı severim, şarisem eğer-
halbuki eskiden güzel kadınları da severdi
bir şaire ''en sevdeiğin bir şeyi söyle'' dediler
halbuki o bir tek şeyi sevmiyordu
o, söyledi soranlar dinlediler
anlamadım, acaba neyi sevmiyordu
söyleyin ey çizgiden hayaletler
artık ihtiyar olduğumuz gerçek mi
kaybolan o gamsız saatler
hiç geri gelmeyecek mi
söyleyin ey çizgiden hayaletler
in misiniz, cin misiniz
ya siz, ey eşsiz faziletler
fazilet olduğunuza emin misiniz
her şey unutulur zamanla
sonra tekrar tekrar yaşanır
çünkü yağmur vardır; damla damla
çünkü yağmur vardır; sağnak sağnak boşanır
her şey unutulur zamanla
dostlar, sevgililer, bütün hatıralar
farkı yok unutulanın, unutmayanla
acaba insanlar ne için ağlar
hani, benim saadetim nerede
söyleyin gözlerim, bu dert ağlamaya değer mi
göz nurunun geçmediği yerde
gözyaşı para eder mi
hani, benim saadetim nerede
toprak altında mı, bulutlar üstünde mi
tat yok, bu zindan gecelerde
yoksa, sevincimiz en son günde mi
karşıki mor dağlar olmasaydı
acaba yaşar mıydık
tanrım! iyi günlerimden bize ne kaldı
bu kadar günahkâr mıydık
karşıki mor dağlar olmasaydı
bize ölümü ne düşündürürdü
nice yollardan geçtik ki kısaydı
neden son yolculuğumuz çok uzun sürdü
bir masal dinlemiştim küçüklüğümde
kafdağı'ndan bahsediyordu
hem ayrılık derdinden, hem de
yârin dudağından bahsediyordu
bir masal dinlemiştim küçüklüğümde
içinde kavuşamamış âşıklar vardı
ve sanki bir kuşluk vakti önümde
yeni açılmış bir mezar vardı
beni kendimden ayırma ya rabbim
verdiğin her dert benim içindir
bu saatte içimden seslenen kim
bu ürpertici ses kimindir
beni kendimden ayırma ya rabbim
içimdeki şeytanı sustur
çünkü; başım, vücudum, kalbim
yalnız bana mahsustur
madem ki; kâinat sonsuz
madem ki; bir şeye inanmışız
ve madem ki; insanoğluyuz
hakkımız yok, fazlasını istemeye
bu mis kokulu hava
bu toprak yeter bize
tanrı, başka bir deha
insan, başka şaheser.
15 Mayıs 2011 Pazar
13 Mayıs 2011 Cuma
Çok'uz
çok bilgiliyiz, çok akıllıyız çünkü üniversite mezunuyuz.
çok kitap okuduk, en iyi aşk filmlerini ve romanlarını ezbere biliyoruzç
çok mutluyuz, çünkü dünya bizim için etrafımızdan ve hayatımızdaki insanlardan ibaret.
çok duygusalız, her dizi filmde gözyaşlarımız sel oluyor.
çok güzel tartışabiliyoruz, en güzel göstergesi orospu çocuğu demek.
çok sosyaliz, tüm sosyalliğimiz msn, facebook ve twitter.
çok filozofuz, bütün özlü sözleri biliyoruz.
çok güzeliz, çok yakışıklıyız.
çok tüketiyoruz.
çok seviyoruz.
çok iyiyiz.
çok insanız.
çok anarşistiz.
çok artistiz.
çok biliriz.
çok gezeriz.
çok özgürüz.
çok eleştiririz.
Asıl gerçek ne acaba? Bütün çok'ların kendimizde toplandığını düşünüyoruz. Kocaman bir boşluğuz. Dün televizyonda bir lise talebesini tesadüfen izledim. 16-17 yaşında en fazla. Televizyon kendi çalıp kendi oynuyordu. Ekrana bakmıyordum bile. Konuşmaları duydukça kulak verdim ve izlemeye başladım. Genç bir kız, mutlu ve heyecanlı bir şekilde yaptıklarını, yapacaklarını anlatıyordu. Yüzlerce ufak çocuğun, yetim çocuğun, imkansızlıklar içinde okumaya çalışan çocukların hayatına dokunmuş. Onlara ellerini uzatmışlar. Hayallerini anlatmalarını istemişler.
Kimisi, bir kitap demiş. Kimisi, bir masa. Kimisi bir okuma lambası. Kimisi bilgisayar, kitaplık.
Elbise almışlar çocuklara. Fakat elbiseleri çocuklara seçtirmişler, kendileri beğenmiş. Alın bunlar sizin dememişler. Yaptıkları her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüşler. Bunları yaparken tek düşündüğümüz şey onların kırılmaması diyordu.
Aklıma tek hayali ''çilekli toka sahibi olmak'' isteyen bir kız çocuğu geldi. Yanlış hatırlamıyorsam Fulya :) Selamlar sana da bu arada, onlarca toka yollamıştın değil mi? Geçmişten güzel şeyler geldi aklıma bu genç kızı izlerken.
Niye yazdım şimdi sözlükte bir şeyler okumaya çalışıyorum da. Çokluktan okunmuyor.
Gençler çok çok çok çok çok.
çok kitap okuduk, en iyi aşk filmlerini ve romanlarını ezbere biliyoruzç
çok mutluyuz, çünkü dünya bizim için etrafımızdan ve hayatımızdaki insanlardan ibaret.
çok duygusalız, her dizi filmde gözyaşlarımız sel oluyor.
çok güzel tartışabiliyoruz, en güzel göstergesi orospu çocuğu demek.
çok sosyaliz, tüm sosyalliğimiz msn, facebook ve twitter.
çok filozofuz, bütün özlü sözleri biliyoruz.
çok güzeliz, çok yakışıklıyız.
çok tüketiyoruz.
çok seviyoruz.
çok iyiyiz.
çok insanız.
çok anarşistiz.
çok artistiz.
çok biliriz.
çok gezeriz.
çok özgürüz.
çok eleştiririz.
Asıl gerçek ne acaba? Bütün çok'ların kendimizde toplandığını düşünüyoruz. Kocaman bir boşluğuz. Dün televizyonda bir lise talebesini tesadüfen izledim. 16-17 yaşında en fazla. Televizyon kendi çalıp kendi oynuyordu. Ekrana bakmıyordum bile. Konuşmaları duydukça kulak verdim ve izlemeye başladım. Genç bir kız, mutlu ve heyecanlı bir şekilde yaptıklarını, yapacaklarını anlatıyordu. Yüzlerce ufak çocuğun, yetim çocuğun, imkansızlıklar içinde okumaya çalışan çocukların hayatına dokunmuş. Onlara ellerini uzatmışlar. Hayallerini anlatmalarını istemişler.
Kimisi, bir kitap demiş. Kimisi, bir masa. Kimisi bir okuma lambası. Kimisi bilgisayar, kitaplık.
Elbise almışlar çocuklara. Fakat elbiseleri çocuklara seçtirmişler, kendileri beğenmiş. Alın bunlar sizin dememişler. Yaptıkları her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüşler. Bunları yaparken tek düşündüğümüz şey onların kırılmaması diyordu.
Aklıma tek hayali ''çilekli toka sahibi olmak'' isteyen bir kız çocuğu geldi. Yanlış hatırlamıyorsam Fulya :) Selamlar sana da bu arada, onlarca toka yollamıştın değil mi? Geçmişten güzel şeyler geldi aklıma bu genç kızı izlerken.
Niye yazdım şimdi sözlükte bir şeyler okumaya çalışıyorum da. Çokluktan okunmuyor.
Gençler çok çok çok çok çok.
11 Mayıs 2011 Çarşamba
Kocamdır Döver de Sever de
http://www.hrw.org/sites/default/files/reports/turkey0511tuwebwcover.pdf
İçinde bir çok link mevcut, diyecek bir şey bulamıyorum ben.
İnsanlık ölüyor her yerde insanlar değil.
İçinde bir çok link mevcut, diyecek bir şey bulamıyorum ben.
İnsanlık ölüyor her yerde insanlar değil.
9 Mayıs 2011 Pazartesi
Tarih İnsanları
Belirli gün, hafta ve aylarda ortaya çıkıyorlar, garibime gidiyor. Bu tarihler genelde ölüm yıldönümleri oluyor. Yok yok bugüne ait konuşmuyorum genel olarak. Kahraman yaptığı insanın sadece ve sadece ölüm yıldönümünde, ona ait iki üç söz, bir kaç satır cümle karalayıp 1 yıl boyunca ortadan kayboluyorlar. Neyi savunduğunu, ne yaptığını, neden yaptığını, amacanın ne olduğunu bile bilmiyor gibi geliyor bana.
Bak şu hayatta ''bilmiyorum'' demek kadar insanı büyüten bir şey yok benim gözümde. Bu bilmiyorum 'cahilim' demek değil. Bilmiyorum işte, bilmiyorum yani ne konuşsam boş ve saçma olacak demek.
Öyle çok var ki bu insanlardan. Her yerde, her köşe başında. Sadece ve sadece bildikleri tek şey tarih. Tarihi not etmekten, akıllarına kazımaktan başka hiçbir şey yapmamışlar.
Tarih yazan insanın ölüm tarihini kutluyorlar ya da anıyorlar. Tarihi nasıl değiştirdiğini, ne yaptığını, neden yaptığını asla görmüyorlar. Devam ettirmek için, üstüne bir kat çıkmak için adım bile atmıyorlar.
Sadece izliyorum, uzaktan bakıyorum, şaşıyorum. Bu denli övdükleri, sevdikleri, değer verdikleri İnsanların düşüncelerinden hangisini anlamışlar, yerine getirmişler ve devam ettirmişler.
Tarih insanı olamadım, olmayacağım da. Hayatım boyunca iki tarih yazacağım, birini yazdım, diğerini yazıyorum. .
Daha fazla uzatamayacağım. Özlü sözümle noktayı koyuyorum hahah.
''Bazı insanlar tarih yazar, bazıları da o tarihi yüzyıllar boyunca yazar.''
Bak şu hayatta ''bilmiyorum'' demek kadar insanı büyüten bir şey yok benim gözümde. Bu bilmiyorum 'cahilim' demek değil. Bilmiyorum işte, bilmiyorum yani ne konuşsam boş ve saçma olacak demek.
Öyle çok var ki bu insanlardan. Her yerde, her köşe başında. Sadece ve sadece bildikleri tek şey tarih. Tarihi not etmekten, akıllarına kazımaktan başka hiçbir şey yapmamışlar.
Tarih yazan insanın ölüm tarihini kutluyorlar ya da anıyorlar. Tarihi nasıl değiştirdiğini, ne yaptığını, neden yaptığını asla görmüyorlar. Devam ettirmek için, üstüne bir kat çıkmak için adım bile atmıyorlar.
Sadece izliyorum, uzaktan bakıyorum, şaşıyorum. Bu denli övdükleri, sevdikleri, değer verdikleri İnsanların düşüncelerinden hangisini anlamışlar, yerine getirmişler ve devam ettirmişler.
Tarih insanı olamadım, olmayacağım da. Hayatım boyunca iki tarih yazacağım, birini yazdım, diğerini yazıyorum. .
Daha fazla uzatamayacağım. Özlü sözümle noktayı koyuyorum hahah.
''Bazı insanlar tarih yazar, bazıları da o tarihi yüzyıllar boyunca yazar.''
6 Mayıs 2011 Cuma
Bu Defa Ben Kazandım
Bugün Hürriyet gazetesini okurken çok hoş, çok güzel bir yazıya rastladım. Link vermek yerine yazıyı olduğu gibi alıntılıyorum.
''Adım, Ayşe Gedik. Keban’ın Zırki Köyü’nde dünyaya geldim. Fakir bir aylenin çocuğuydum. Babamın işi gücü yohti. Davarcılık yapiydi. Gecinip gidiydik. Okul vahti geldiğinde babam beni okula gondermedi.
Arkadaşlarim okula gidilerdi. Onlara bahidim. Hevesim gelidi. Ah babam ah. Keşke beni de okula göndereydin. O zaman köy oğretmeni geldi babama yalvardı. “Amca bu kıza yazık etme”, ama babam duvar oldu duymadı. Neyse seneler geçti. Okul vahtim de geçti. Babam beni benim gibi ohumamış birine verdi. Evlendim, çocuhlarim oldu. 2 kızımın okul vahti geldiğinde dedim bunları okula kaydedem. Bu defa herif bırahmadı. Benim herif benim babamdan daha beterdi. Hahın (başkalarının) çocukları hep okula gittiler, benim kızlarım onlara marum marum bahtılar. Kendi kendime diyin “Benim çocuklarımın hahın çocuhlarından ne eksiği var.” Gül gibi kızlarımı ohutamadım. Sıra üçüncü kızıma geldi dedim; “Sonu ölüm de olsa ben bu kızı ohutacam.” Herifim dedi “He he sen oburlerini ohuttun şimdi sıra bunda”, dedim “Sen görürsün.”
Evvel cahildik, bişey bilmidik. Hakkımız nedir ne değildir. Köydeydik. Kayıtlar başlamıştı. Beklim bi araba geleki Keban’a gidem. Kızlar dedi anne bi araba sesi geli. Bahtım bi motor. Hemen kızı hazırladım atladım motora Keban’a geldim. Benim adam yine bağırdı çağırdı. Dedi, “Al kızı çabuk köye git.” “Valla gitmem” dedim. “Sen bu kızı okula yazdın yazdın yohsa seni mahkemeye verecem.” Bu defa ben kazandım. Kızı okula kaydettim. Sonra diğer kızlarımı da okula kaydettim. Hayvancılıhlan şunlan bunlan ohuttum. Kızlarıma dedim. Yavrum tek siz ohuyun. Ben çobanlık yaparım. Gine sizi ohuturum. Ohuyunki benim gibi cahil kalmayasız.
EMEKLERİMİ BOŞA ÇIKARMADILAR
Şimdi bunları yazargen bile çektiklerim aklıma geli. Yüregim darali. Allahıma şükür, şimdi üç kızım ogretmen. Biri güvenlik görevlisi. Kızlarımla gurur duyim. Herifimle babam diyilerdi, “Kızlar ohumaz.” Valla kızlar ohurlar. Hem de ele bi ohurlar. Şimdi gızlarım bana maddi manevi yardım ediler. Herifimde gormediğim menfati gızlarımda görim. Şalvarım birken üç oldu. Her yanıma geldiklerinde bana yiyecek, giyecek her şey getiriler. Elleri kollari dolu geliler. Allah onlardan razi olsun. Nedem iki büyük kızımı ohutamadım. O içimde bir yara galdı. Onları da sonra ohuma-yazma kurslarına gönderdim. Orada ogrendiler. Keşke onları da ohutaydım. Onlar da digerleri gibi rahat yaşayalardı.
Ohuyamamanın zararını çoh yasadım. Bi yere gidemiydim. Bi fatura geli ohuyamidim. Telefon edemidim. İmzamı bile atamidim. Ohumayan adam yarım adam. Ohuma aşkı hep içimde vardı. Ama kızların dersine engel olmayam diye hiç sesimi çıkarmidim. Diyidim “Çocuhlar bana ohuma gösterirlerse kendi derslerinde geri kalırlar.”
ÜNİVERSİTEYE KADAR GİDİCEM
Bir gün yine koyunları otlatırken bahtım bir kız bana doğru gelir. Teyze dedi, “Keban Halk Eğitim’de okuma-yazma kursu var gelir misin?” Dedim, “Kızım ben her vahit gelemem.” Teyze dedi, “Seni kaydedem sen gelemedin vahit ben gelem.” Beni yazdı okula gittim ki ne hoş. Önce kalem bile tutamidim şimdi hem ohim hem yazim. Bize bedava kitap da verdiler. Kitabın hepsini okudum, bitirdim. İlk kadın milletvekili Satı kadını tanıdım. Atatürk’ün hayatını okudum, polisin, jandarmanın, ambulansın numarasını öğrendim. Valla şimdi lise mezunlarına sorsam kimlik numaralarını bilmezler ben bir günde ezberledim. Aşık Veysel’in ‘Kara Toprak’ şiirini okudum çok ağladım. ‘Parmak Kızı’ ohudum çok güzel bir hikayeydi. ‘Yaşasın Cumhuriyet’i okudum onu da beyendim. Biraz ağır ohim ama ohudukça daha güzel ohuyacam. Ohuyabildiğim kadar ohuyacam hatta üniversiteye kadar da gidecem. Önce ben kızlarımlan gurur duyidim şimdi kızlarım benlen gurur duyiler.
KÖYDE İŞ GÜÇ ÇOH
Yazın köye gidecem orada iş güç çoh, herif de öldü, evin erkeği de benim karısı da. Gine de her gün kitap ohuyacam. Ufah ufah hayatımı yazacam ileride onu kitap yapacam. Çok acıhlı bir kitap olacak. Bazı kadınlar mana buliler yoh benim işim var yoh hastayım okula gelemem, tembellik yapiler, kimsenin işi benimki kadar yoh. Ben sabahleyin kalhim koyunları otlatmaya götirim. Öğlen eve gelim namazımı kılim yemeyimi yiyim koşim okula. Saat dörtte eve gelim bi daha koyunları dağa götirim. Onların yanında kitabımı da ohim ama yazı yazamim koyunlar bazen kaçiler durmiler.
Allah’a şükür ben okuma hayalimi 65 yaşında gerçekleştirdim darısı diyer kadınların başına. Tüm kadınlar bu okullara gitsinler. Ohumanın yaşı yohtur. Yemenin içmenin yaşı var mı ki ohumanın olsun?
*Yazının özgün diline dokunulmamıştır.''
''Adım, Ayşe Gedik. Keban’ın Zırki Köyü’nde dünyaya geldim. Fakir bir aylenin çocuğuydum. Babamın işi gücü yohti. Davarcılık yapiydi. Gecinip gidiydik. Okul vahti geldiğinde babam beni okula gondermedi.
Arkadaşlarim okula gidilerdi. Onlara bahidim. Hevesim gelidi. Ah babam ah. Keşke beni de okula göndereydin. O zaman köy oğretmeni geldi babama yalvardı. “Amca bu kıza yazık etme”, ama babam duvar oldu duymadı. Neyse seneler geçti. Okul vahtim de geçti. Babam beni benim gibi ohumamış birine verdi. Evlendim, çocuhlarim oldu. 2 kızımın okul vahti geldiğinde dedim bunları okula kaydedem. Bu defa herif bırahmadı. Benim herif benim babamdan daha beterdi. Hahın (başkalarının) çocukları hep okula gittiler, benim kızlarım onlara marum marum bahtılar. Kendi kendime diyin “Benim çocuklarımın hahın çocuhlarından ne eksiği var.” Gül gibi kızlarımı ohutamadım. Sıra üçüncü kızıma geldi dedim; “Sonu ölüm de olsa ben bu kızı ohutacam.” Herifim dedi “He he sen oburlerini ohuttun şimdi sıra bunda”, dedim “Sen görürsün.”
Evvel cahildik, bişey bilmidik. Hakkımız nedir ne değildir. Köydeydik. Kayıtlar başlamıştı. Beklim bi araba geleki Keban’a gidem. Kızlar dedi anne bi araba sesi geli. Bahtım bi motor. Hemen kızı hazırladım atladım motora Keban’a geldim. Benim adam yine bağırdı çağırdı. Dedi, “Al kızı çabuk köye git.” “Valla gitmem” dedim. “Sen bu kızı okula yazdın yazdın yohsa seni mahkemeye verecem.” Bu defa ben kazandım. Kızı okula kaydettim. Sonra diğer kızlarımı da okula kaydettim. Hayvancılıhlan şunlan bunlan ohuttum. Kızlarıma dedim. Yavrum tek siz ohuyun. Ben çobanlık yaparım. Gine sizi ohuturum. Ohuyunki benim gibi cahil kalmayasız.
EMEKLERİMİ BOŞA ÇIKARMADILAR
Şimdi bunları yazargen bile çektiklerim aklıma geli. Yüregim darali. Allahıma şükür, şimdi üç kızım ogretmen. Biri güvenlik görevlisi. Kızlarımla gurur duyim. Herifimle babam diyilerdi, “Kızlar ohumaz.” Valla kızlar ohurlar. Hem de ele bi ohurlar. Şimdi gızlarım bana maddi manevi yardım ediler. Herifimde gormediğim menfati gızlarımda görim. Şalvarım birken üç oldu. Her yanıma geldiklerinde bana yiyecek, giyecek her şey getiriler. Elleri kollari dolu geliler. Allah onlardan razi olsun. Nedem iki büyük kızımı ohutamadım. O içimde bir yara galdı. Onları da sonra ohuma-yazma kurslarına gönderdim. Orada ogrendiler. Keşke onları da ohutaydım. Onlar da digerleri gibi rahat yaşayalardı.
Ohuyamamanın zararını çoh yasadım. Bi yere gidemiydim. Bi fatura geli ohuyamidim. Telefon edemidim. İmzamı bile atamidim. Ohumayan adam yarım adam. Ohuma aşkı hep içimde vardı. Ama kızların dersine engel olmayam diye hiç sesimi çıkarmidim. Diyidim “Çocuhlar bana ohuma gösterirlerse kendi derslerinde geri kalırlar.”
ÜNİVERSİTEYE KADAR GİDİCEM
Bir gün yine koyunları otlatırken bahtım bir kız bana doğru gelir. Teyze dedi, “Keban Halk Eğitim’de okuma-yazma kursu var gelir misin?” Dedim, “Kızım ben her vahit gelemem.” Teyze dedi, “Seni kaydedem sen gelemedin vahit ben gelem.” Beni yazdı okula gittim ki ne hoş. Önce kalem bile tutamidim şimdi hem ohim hem yazim. Bize bedava kitap da verdiler. Kitabın hepsini okudum, bitirdim. İlk kadın milletvekili Satı kadını tanıdım. Atatürk’ün hayatını okudum, polisin, jandarmanın, ambulansın numarasını öğrendim. Valla şimdi lise mezunlarına sorsam kimlik numaralarını bilmezler ben bir günde ezberledim. Aşık Veysel’in ‘Kara Toprak’ şiirini okudum çok ağladım. ‘Parmak Kızı’ ohudum çok güzel bir hikayeydi. ‘Yaşasın Cumhuriyet’i okudum onu da beyendim. Biraz ağır ohim ama ohudukça daha güzel ohuyacam. Ohuyabildiğim kadar ohuyacam hatta üniversiteye kadar da gidecem. Önce ben kızlarımlan gurur duyidim şimdi kızlarım benlen gurur duyiler.
KÖYDE İŞ GÜÇ ÇOH
Yazın köye gidecem orada iş güç çoh, herif de öldü, evin erkeği de benim karısı da. Gine de her gün kitap ohuyacam. Ufah ufah hayatımı yazacam ileride onu kitap yapacam. Çok acıhlı bir kitap olacak. Bazı kadınlar mana buliler yoh benim işim var yoh hastayım okula gelemem, tembellik yapiler, kimsenin işi benimki kadar yoh. Ben sabahleyin kalhim koyunları otlatmaya götirim. Öğlen eve gelim namazımı kılim yemeyimi yiyim koşim okula. Saat dörtte eve gelim bi daha koyunları dağa götirim. Onların yanında kitabımı da ohim ama yazı yazamim koyunlar bazen kaçiler durmiler.
Allah’a şükür ben okuma hayalimi 65 yaşında gerçekleştirdim darısı diyer kadınların başına. Tüm kadınlar bu okullara gitsinler. Ohumanın yaşı yohtur. Yemenin içmenin yaşı var mı ki ohumanın olsun?
*Yazının özgün diline dokunulmamıştır.''
1 Mayıs 2011 Pazar
Sivil Palyaço Kim
Güldüm, kahkaha attım sonra da yarıldım. Allah iyiliğinizi versin emi. Bazen bu blogun arama istatistikleri beni eğlendiriyor. Bugün şöyle bir bakayım dedim. En güzeli buydu galiba yüzlerce aramanın içinde.
''sivil palyaço kim''
Sivil Palyaço benim. Kırık ve kırmızı burunlu bir adam işte. Hayatının ortasında bir ileri iki geri giden bir adam. İnternette bana ait kişisel olarak bir şey bulman çok zor meraklı insan. Önceden bulabilirdin, ekşi sözlük dahil. Bir çok kişisel ve gereksiz entryi sildim. Facebook, msn, twitter, vs. sosyal iletişim ağları kopardım bunlarla tüm bağları. Sadece gerekli olduğunda kullanıyorum.Çünkü sadece buradan iletişim halinde olduğum bir kaç kişi var.
Bak bu arama bana bir soru sordurttu kendi kendime ''ben kimim''
Kel, fodul, gözlüklü, 1,50 boylarında bir adam işte. Bitirdiğim okullar, yaptığım meslek, ailem, arkadaşlarım bunları öğrensen ne fark edecek ki. Sana hangisinin bir yararı olacak. Ya da beni görsen? Bu muymuş diyeceksin emin ol. Belki de tam tersini söyleyeceksin. Ne fark eder ki? Önemsiz benim için. ''Kendinden Bahsetsene Biraz'' diye bir şeyler yazmıştım geçenlerde.
''Kendinden bahsetsene biraz
hani o hiç kimseye anlatamadığın senden
herkesin neşeli bildiği hüzünlü seni anlat bana
kimselere anlatamadığın acılarını
yalnızken akıttığın gözyaşlarını
aynadaki aksine olan nefretini
kendinden bahsetsene biraz
bırak işini, bitirdiğin okulu
bırak en sevdiğin dizileri
bırak en sevdiğin hobilerini
bana gerçeklerini anlat
sevdiğini anlat bana
onu nasıl sevdiğini
gitmek istediğini anlat
hayallerini anlat bana
her gece yastığa başını koyduğunda
içtiğin zaman ilk aklına geleni
boşluğa daldığında gözlerinin önüne geleni
ve herkesin boşluğa baktığını zannettiği seni
anlat bana kimseye edemediğin itiraflarını
kendinden bahsetsene biraz
soru sormam
gülüp geçmem
alay etmem
seni olduğu gibi dinlerim
seni olduğun gibi dinlemek isterim
bana onların tanıdıkları seni değil
bir tek senin bildiğin kendini anlat
cesaretin var mı
varsa
kendinden bahsetsene biraz.
Kimsenin kendinin bile kim olduğunu bilmediği bir dünyada yaşıyoruz. Ailenin yanında farklı bir sen, arkadaşlarının yanında farklı bir sen, yalnız kaldığında farklı bir sen. İçimizde bir tane ''ben''den onlarca sen var. Hangisi biziz, hangisi kim bilmiyorum. Ben kimim, kendi olmaya çalışan birisiyim, bu kadar işte.
Sivil Palyaço kendi olmaya çalışan birisi. Aziz Nesin galiba ya da bir başkası tam olarak hatırlamıyorum kim olduğunu kendisi için demiş ki ''hiçim'' ben bir hiçim. Bu hiçlik farklı bir anlamda. Sonunda hiç olup gideceğiz hepimiz. Hiç olmak için yarışılan bir yerde herkes birbirinin önüne geçme çabasında. Fakat o arada bir şeyler yapmalı. Görünür yerlerini değil, görünmeyen yerlerini güzelleştirmeye çalışmalı insan.
Bunu yapıyorum belki biraz. Bu son cümlem üzerine bir şeyler yazacağım. Sivil Palyaço kim?
Kendi olmaya çalışan birisi.
''sivil palyaço kim''
Sivil Palyaço benim. Kırık ve kırmızı burunlu bir adam işte. Hayatının ortasında bir ileri iki geri giden bir adam. İnternette bana ait kişisel olarak bir şey bulman çok zor meraklı insan. Önceden bulabilirdin, ekşi sözlük dahil. Bir çok kişisel ve gereksiz entryi sildim. Facebook, msn, twitter, vs. sosyal iletişim ağları kopardım bunlarla tüm bağları. Sadece gerekli olduğunda kullanıyorum.Çünkü sadece buradan iletişim halinde olduğum bir kaç kişi var.
Bak bu arama bana bir soru sordurttu kendi kendime ''ben kimim''
Kel, fodul, gözlüklü, 1,50 boylarında bir adam işte. Bitirdiğim okullar, yaptığım meslek, ailem, arkadaşlarım bunları öğrensen ne fark edecek ki. Sana hangisinin bir yararı olacak. Ya da beni görsen? Bu muymuş diyeceksin emin ol. Belki de tam tersini söyleyeceksin. Ne fark eder ki? Önemsiz benim için. ''Kendinden Bahsetsene Biraz'' diye bir şeyler yazmıştım geçenlerde.
''Kendinden bahsetsene biraz
hani o hiç kimseye anlatamadığın senden
herkesin neşeli bildiği hüzünlü seni anlat bana
kimselere anlatamadığın acılarını
yalnızken akıttığın gözyaşlarını
aynadaki aksine olan nefretini
kendinden bahsetsene biraz
bırak işini, bitirdiğin okulu
bırak en sevdiğin dizileri
bırak en sevdiğin hobilerini
bana gerçeklerini anlat
sevdiğini anlat bana
onu nasıl sevdiğini
gitmek istediğini anlat
hayallerini anlat bana
her gece yastığa başını koyduğunda
içtiğin zaman ilk aklına geleni
boşluğa daldığında gözlerinin önüne geleni
ve herkesin boşluğa baktığını zannettiği seni
anlat bana kimseye edemediğin itiraflarını
kendinden bahsetsene biraz
soru sormam
gülüp geçmem
alay etmem
seni olduğu gibi dinlerim
seni olduğun gibi dinlemek isterim
bana onların tanıdıkları seni değil
bir tek senin bildiğin kendini anlat
cesaretin var mı
varsa
kendinden bahsetsene biraz.
Kimsenin kendinin bile kim olduğunu bilmediği bir dünyada yaşıyoruz. Ailenin yanında farklı bir sen, arkadaşlarının yanında farklı bir sen, yalnız kaldığında farklı bir sen. İçimizde bir tane ''ben''den onlarca sen var. Hangisi biziz, hangisi kim bilmiyorum. Ben kimim, kendi olmaya çalışan birisiyim, bu kadar işte.
Sivil Palyaço kendi olmaya çalışan birisi. Aziz Nesin galiba ya da bir başkası tam olarak hatırlamıyorum kim olduğunu kendisi için demiş ki ''hiçim'' ben bir hiçim. Bu hiçlik farklı bir anlamda. Sonunda hiç olup gideceğiz hepimiz. Hiç olmak için yarışılan bir yerde herkes birbirinin önüne geçme çabasında. Fakat o arada bir şeyler yapmalı. Görünür yerlerini değil, görünmeyen yerlerini güzelleştirmeye çalışmalı insan.
Bunu yapıyorum belki biraz. Bu son cümlem üzerine bir şeyler yazacağım. Sivil Palyaço kim?
Kendi olmaya çalışan birisi.
24 Nisan 2011 Pazar
Hayata Bakış
Açısı çoğu insanın aynı. Kimisi uçan bir kuş görüyor, kimisi uçan bir et parçası. Yıllar sonra kuş görenlere ise herkes özeniyor, onun gibi olmak istiyor ama ömrü çoktan geçmiş, bitmiş oluyor. Son demlerini yaşıyorken fark ediyor bunu.
Genel profil iyi bir okuldan mezun olmak. Bak olay burada okulun iyi olması. Senin iyi bir öğrenci olman değil. Sonra iyi bir iş sahibi olmak. Burada da mevzu iş. Senin iyi bir çalışan olman değil. Çok az iş yaparak çok büyük paralar kazanman. Gerçi sistem tam tersi. Çok çalışarak az para kazanmak üzerine kurulu bir sistemdeyiz. Daha sonra iyi bir eş bulunmalı. Sen iyisin ya ahah tam sana göre olmalı. Buradaki iyi kriterini sen değil, önce etrafındakiler, dostların, arkadaşların sonra ailen belirliyor. Onunla onlar evlenecek ya. Son sözü onlar söylüyor. Evlendin diyelim. Bir kez daha evlenmen lazım. Şöyle saray yavrusu olmasa da simit sarayı bir ev alman lazım. Prenses ya hanımefendi sizin bir eviniz olmalı, rahat etmeli. Ne yapıyorsun hemen işinde iyi, maaşında çok güzel. Hemen kredi çekiyorsun kenarda da biraz birikmiş paran var. Sonra bilmem kaç yıl anapara ve faiz diye ömrünü bitir. Çalış anam çalış. Bu arada bir tane de araba aldın. Onun taksitlerini de ödüyorsun. Bir gece vakti oldu mu sana bir çocuk. Bir de onun masraflarıyla uğraş. Sonra yıllar yılları kovalıyor, üçün beşin hesabını yapmıyorsun. Her yıl takvimde yaz mevsiminde 15 günlük tatil diye günleri yuvarlak içine alıyorsun. O tatilde de dinlenmek yerine yorulabildiğin kadar yoruluyorsun. Ve yine aynı hengame yıllar yılları kovalıyor. Fark edemediğin şey ise takvimden düşen yapraklar değil, ömründen eksilen günler. Emeklilik hayallerini kurmaya çoktan başlıyorsun. Bir ev şöyle bahçeli, meyve ağaçları, çiçekler, böcekler. Yaşlılığı hesaba katmıyorsun. Emekli olunca dünyanın en mutlu insanı sen olacaksın. Hastalık denen illet seni hiç bulmayacak, ömrün hastanelerde geçmeyecekmiş gibi düşünüyorsun. Çok düşünürsün.
Türkiye'de 90 milyon kişiye sorsan hayata bakış açısı bu çıkar. Herkes hayallerini ertelemenin peşinde. Hep sonra, emeklilikte. Çünkü sistem buna zorluyor. Yaşamak, hayatın tadına varmak için önüne binbir sebep koyuyorlar. Sorsan mutlular, bana sorarsan değiller. He evet mutlu olanları vardır, ki benim tanıdıklarım arasında çok mutlu olanlar, gerçekten mutlu olanlar var. Çünkü hepsinin evliliği aşk evliliği, mantık değil. Bu yüzden çok mutlular.
Bunun sebebi de hayata bakış açıları aynı. Ruh ikizi mi dersin ne dersin bilemem. Birbirlerini bulmuşlar işte.
Benim hayata bakış açım ne bilmiyorum. Kaç derece onu hiç bilmiyorum. Yalnızca ikinci paragrafta anlattığım açıya hiç benzemiyor, bunu çok iyi biliyorum. Ömrümü 20 yıl berbat bir masa başı işinde harcayıp, emeklilik hayalleri ile yanıp tutuşup, arada evlenip ay sonunu getirmek (getirememek) gibi bir düşüncem yok. Gelmeyin üstüme ahah.
Bir gün baktığım pencerede
bir başkası
benim gördüğümü görürse
ya da
ben bir başkasını görmek istersem
görebilirsem söylerim bakış açımı.
Zaten gözlükle bile zor görüyorum ne bakışı ne açısı. Geldiği gibi yaşıyorum işte. Bu gün bir söz okudum.
''Herkes hayatın sırrını arıyor. Aslında hayatın sırrı falan yok.''
Hayat işte, sana geldiği gibi değil sana getirdikleri gibi değil, onların istedikleri gibi hiç değil, istediğin gibi yaşa.
22 Nisan 2011 Cuma
Mektup
Uzaklarda, fiziksel olarak görmediğin, hatta fotoğrafını bile görmediğin, nasıl birisi olduğunu bilmediğin (dış görünüş) ama çokça konuştuğun özellikle aynı dili konuştuğun birileri olması çok güzel. Aynı dünyada olup aynı dili konuşmak, düşündürmek, güldürmek, mutlu etmek hele de onun tarafından ve senin mutluluğundan onun mutlu olması apayrı bir güzellik. Mutluluğu geçmez sevmelerin, yarası geçmediği gibi.
Yıllar sonra bir mektup aldım. Özenle sarılmış, kaplanmış bir hediyenin içinde. (Kaplığını bile sakladım) Zarfın içinde bir kartpostal. Kartpostaldaki resim gülümsetti, gülümsetti onlarca kez gülümsetti. Arkasındaki not daha da gülümsetti. Kısa ve öz.
Bana, Sivil Palyaço'ya ve sol yanıma bir not yazmış. Hani şu arızalı tarafıma haha. Anlaşılmaz bir not ama çok anlaşılır benim için. Bazen bir yabancı, yanınızdakilerden daha yerli oluyor hayatınızda. Boşuna demiyorlar küçük şeyler büyük mutluluklara gebe. Hediye mi en sevdiğim şeylerden işte.
Adı yabancı
Yaşadığı yer yabancı
Yüzü yabancı
Fakat, kalbi tanıdık
söyledikleri bildik
gülümsemeleri içten
tebessümü tebessüm ettiren.
Kartpostala gelince yukarıda resim. :)
18 Nisan 2011 Pazartesi
17 Nisan 2011 Pazar
Sigara
Elinde sigaran
boş gözlerle pencerenin önündesin
bir adım atsan havaya karışacaksın
sigaranın dumanı gibi
biliyorsun sonrasını
yerle yeksan olacaksın
gözlerin sokak lambasına takılıyor
ne ilginç o da tek başına
koca sokağı aydınlatmasına rağmen
bir dikileni yok altında
ışığı kendine
ışığı kendine
bekleme işte
anlasana
ışıksın kendine
yanıyorsun sadece
ben diye diye
sigaran bitmek üzere
bir sokak lambası
bir sen
bir de ay
sizden başka yanan yok bu gece
şu son fırtta
dumanı değil de
gülüşlerini '' o '' yapsana
hatıra olsun bana.
Saçmalı Yorum
Bazen bunları dönüp dönüp okuyorum ve çok güzel saçmalımışım diyorum kendime. Saçmalamak gibisi yok zaten şu hayatta. Herkes ciddi, herkes doğru ve düzgün. Onlar mantıklı, onlar akıllı, onlar güzel, onlar iyi. Her şey onlar.
içindeki seni anlatır mısın? cesaret edebilir misin sen'i anlatmaya. gün içerisinde ben diye anlattığın herkesin gördüğü bildiği beni bırakıp bana seni anlatabilir misin? dur bir sigara yakalım. yaktım ben, sen de yak. dışındaki beni boşver. yıllardır herkes görüyor onu. herkes seviyor, tanıyor. gülüyor, eğleniyor onunla. bana kalabalıklarda başbaşa kaldığın senden söz et. seni'ni anlat içindeki. bir şarkı iyi gider şimdi. onun en sevdiği şarkıyı açalım, arabesk olsa da. en sevdiğin şarkıyı düşünsene. neden hüzünlü. gözlerin hep boşlukta, sen diye yıllardır dalmışsın bir boşluğa. kimse bilmez boşluklarda bir senin olduğunun. bu arada millerin tadı da fena değilmiş. hep benim oldu, sana da oldu mu? yani olur gibi olup hiç olmadığı oldu mu, bana çok oldu. şarkı felaket. takılır mısın böyle güzel şeyleri berbat kelimelerle tanımlamaya. köpek gibi seviyorum derler. köpek gibi nasıl sevilir lan. insan gibi sev işte. seni insan gibi seviyorum de, demezler. ben dedim, insan gibi seviyorum. kimse peşinde değil zaten. herkes iyi insan olmanın peşinde. insan olmanın peşinde olan az. yok sarhoş falan değilim. oradan bir sigara bir de teselli ver, dedim. güldü tekelin sahibi. o da güldü, gel gör ki soluyor bensiz. biliyorum, soluyor günden güne. gözyaşlarıyla sulasa da kendini, unuttu buralarda güneşini. ışığım demişti. şarkının girişinde piyano sesi var. yağmurlu bir dünya akşamı. dünyamın bir ucunda. dünyan ne kadar senin. benim dünyam çok kişilik. her yıldız kaydığında bir insan ölürmüş. bu yüzden üzülürüm her yıldız kayışında bir damla düşer ayışığında gökyüzünden. belki de gece ağlıyordur ha? ne dersin. bir şey deme sus şarkıyı dinleyelim. etti üç. seçmelisin birini. saat ikiyi on geçiyor, beni de o. beni her gün binlerce kez o geçer de kimse anlamaz. küçük şeyler çok sevilirmiş. ondan mı herkese dokunur sezenin küçüğüm şarkısı. neden bir insanın en güzel günleri küçükkendir. neden mutlulukları ölçtüğü zaman boyundan büyük gelir bu yüzden mi unutamaz dersin. şu hayattan aldığın nedir en büyük dersin. hayat sana hiç ders verdi mi? bana bir kez verdi geçenlerde. hayat çok kısaymış, en uzun kelime sevmekmiş. hiç aklına gelir mi, uzaklarda birinin seni düşünüp mutlu olduğu, adını anıp ansızın gülümsediği gelir mi aklına. yıllar sonra yapayalnızken dikkat et yapa yalnızken bir filmi izlerken ağladın mı? ağla iyi geliyor. ruh bedenden zor ayrılıyormuş, ruhsuz dediklerine aldanma onların. giderken ardına bakma sakın. ardına bakınca bırakamıyorsun hiçbir şeyi ardında. beklemek zor değil biliyor musun, insanın sabrı beklemeye meyilli. asıl mesele tüm kösele, beklediğinin beklenenin gelmemesi ve senin bunu adın gibi bilmen. sahi adın ne senin? neyse boşver isimlerin pek bi önemi yok buralarda. nasıl olsa silinip gidecek. senden geriye gülüşlerin kalacak bir tek. gülüşlerini gülüşleri yapanlar hatırlayacak. yeni başlangıçlar yapmalı insan herkes kaçtı dese de ardından. gitmeli, gidiyorum demeli ya da dememeli. çekip gitmeli, tırnaktan eti çeker gibi. korkuların yüzünden sustun mu hiç, korkuların hep seni geriye götüren adım adım. itirafları sevmem, sevemedim bir türlü. insan neyse o olmalı. itiraf edecek bir şeyleri varsa insanın yazık. suçlu biraz, suçlular itiraf eder yalanları ve gerçeğe dönüştürürler dışındaki beni. o yüzden dedim ya içindeki sen. biliyorum içinde bambaşka bir sen. delilik bu, bitmeli, son vermeli, kaçıp gitmeli. karamsarlık kötü şey, sabah olduğunda güneşin doğacını bile bile gece küsmekse aptallık. gecenin tadı bir başka tadanların kalıyor dudaklarında. bu yüzden mi seviyoruz dersin geceyi. bugün bir fotoğrafa baktım da ne kadar değişmiş fotoğraftaki, fakat o gülüşleri yine aynı, yine o. zerre değişmemiş, sahtekar dedim içimden. yine gülüyordu, hep gülüyordu. demek ki gülmek en sağlam zırh. giyindin mi üzerine acılara diyorsun gelin üstüme. pencereyi açsam, bir kuş olsam, ona uçsam, kalbine konsam. kumruları bu yüzden severim. olamadık bir kumru gibi. kumrular hep yanyana olurmuş, yanyana ölürmüş. birbirlerine yandıklarından mı dersin. yine de hiçbir şey yapmadan sevmek güzel şey. insanı sevdiği değil, sevdiği insanı öldürüyor azar azar. geceleri azıyor mesela benim yaralarım. ben kendimi en çok geceleri yaralarım. karalayan oydu ama ben kendimi ona karalarım. sonunu hiç getiremedim bunun, belki de son onundu oydu son. sonumdu. uzun zaman önce silinen fakat izi kalan bir karalık kalbim sıkıştı yine. en sevdiğimi yazayım mı, hadi yazayım nokta olsun bu saçmalığa.
''kara bir sevda
karası nerden bilmem ama sevda
belki gecelerden
belki gözlerinden
belki de çok sevdiğimden.''
bir palyaçonun sayıklamaları, milattan sonra yalnızlık.
Akıllı gibi bu şarkıyı dinliyorum iki gündür. :)
içindeki seni anlatır mısın? cesaret edebilir misin sen'i anlatmaya. gün içerisinde ben diye anlattığın herkesin gördüğü bildiği beni bırakıp bana seni anlatabilir misin? dur bir sigara yakalım. yaktım ben, sen de yak. dışındaki beni boşver. yıllardır herkes görüyor onu. herkes seviyor, tanıyor. gülüyor, eğleniyor onunla. bana kalabalıklarda başbaşa kaldığın senden söz et. seni'ni anlat içindeki. bir şarkı iyi gider şimdi. onun en sevdiği şarkıyı açalım, arabesk olsa da. en sevdiğin şarkıyı düşünsene. neden hüzünlü. gözlerin hep boşlukta, sen diye yıllardır dalmışsın bir boşluğa. kimse bilmez boşluklarda bir senin olduğunun. bu arada millerin tadı da fena değilmiş. hep benim oldu, sana da oldu mu? yani olur gibi olup hiç olmadığı oldu mu, bana çok oldu. şarkı felaket. takılır mısın böyle güzel şeyleri berbat kelimelerle tanımlamaya. köpek gibi seviyorum derler. köpek gibi nasıl sevilir lan. insan gibi sev işte. seni insan gibi seviyorum de, demezler. ben dedim, insan gibi seviyorum. kimse peşinde değil zaten. herkes iyi insan olmanın peşinde. insan olmanın peşinde olan az. yok sarhoş falan değilim. oradan bir sigara bir de teselli ver, dedim. güldü tekelin sahibi. o da güldü, gel gör ki soluyor bensiz. biliyorum, soluyor günden güne. gözyaşlarıyla sulasa da kendini, unuttu buralarda güneşini. ışığım demişti. şarkının girişinde piyano sesi var. yağmurlu bir dünya akşamı. dünyamın bir ucunda. dünyan ne kadar senin. benim dünyam çok kişilik. her yıldız kaydığında bir insan ölürmüş. bu yüzden üzülürüm her yıldız kayışında bir damla düşer ayışığında gökyüzünden. belki de gece ağlıyordur ha? ne dersin. bir şey deme sus şarkıyı dinleyelim. etti üç. seçmelisin birini. saat ikiyi on geçiyor, beni de o. beni her gün binlerce kez o geçer de kimse anlamaz. küçük şeyler çok sevilirmiş. ondan mı herkese dokunur sezenin küçüğüm şarkısı. neden bir insanın en güzel günleri küçükkendir. neden mutlulukları ölçtüğü zaman boyundan büyük gelir bu yüzden mi unutamaz dersin. şu hayattan aldığın nedir en büyük dersin. hayat sana hiç ders verdi mi? bana bir kez verdi geçenlerde. hayat çok kısaymış, en uzun kelime sevmekmiş. hiç aklına gelir mi, uzaklarda birinin seni düşünüp mutlu olduğu, adını anıp ansızın gülümsediği gelir mi aklına. yıllar sonra yapayalnızken dikkat et yapa yalnızken bir filmi izlerken ağladın mı? ağla iyi geliyor. ruh bedenden zor ayrılıyormuş, ruhsuz dediklerine aldanma onların. giderken ardına bakma sakın. ardına bakınca bırakamıyorsun hiçbir şeyi ardında. beklemek zor değil biliyor musun, insanın sabrı beklemeye meyilli. asıl mesele tüm kösele, beklediğinin beklenenin gelmemesi ve senin bunu adın gibi bilmen. sahi adın ne senin? neyse boşver isimlerin pek bi önemi yok buralarda. nasıl olsa silinip gidecek. senden geriye gülüşlerin kalacak bir tek. gülüşlerini gülüşleri yapanlar hatırlayacak. yeni başlangıçlar yapmalı insan herkes kaçtı dese de ardından. gitmeli, gidiyorum demeli ya da dememeli. çekip gitmeli, tırnaktan eti çeker gibi. korkuların yüzünden sustun mu hiç, korkuların hep seni geriye götüren adım adım. itirafları sevmem, sevemedim bir türlü. insan neyse o olmalı. itiraf edecek bir şeyleri varsa insanın yazık. suçlu biraz, suçlular itiraf eder yalanları ve gerçeğe dönüştürürler dışındaki beni. o yüzden dedim ya içindeki sen. biliyorum içinde bambaşka bir sen. delilik bu, bitmeli, son vermeli, kaçıp gitmeli. karamsarlık kötü şey, sabah olduğunda güneşin doğacını bile bile gece küsmekse aptallık. gecenin tadı bir başka tadanların kalıyor dudaklarında. bu yüzden mi seviyoruz dersin geceyi. bugün bir fotoğrafa baktım da ne kadar değişmiş fotoğraftaki, fakat o gülüşleri yine aynı, yine o. zerre değişmemiş, sahtekar dedim içimden. yine gülüyordu, hep gülüyordu. demek ki gülmek en sağlam zırh. giyindin mi üzerine acılara diyorsun gelin üstüme. pencereyi açsam, bir kuş olsam, ona uçsam, kalbine konsam. kumruları bu yüzden severim. olamadık bir kumru gibi. kumrular hep yanyana olurmuş, yanyana ölürmüş. birbirlerine yandıklarından mı dersin. yine de hiçbir şey yapmadan sevmek güzel şey. insanı sevdiği değil, sevdiği insanı öldürüyor azar azar. geceleri azıyor mesela benim yaralarım. ben kendimi en çok geceleri yaralarım. karalayan oydu ama ben kendimi ona karalarım. sonunu hiç getiremedim bunun, belki de son onundu oydu son. sonumdu. uzun zaman önce silinen fakat izi kalan bir karalık kalbim sıkıştı yine. en sevdiğimi yazayım mı, hadi yazayım nokta olsun bu saçmalığa.
''kara bir sevda
karası nerden bilmem ama sevda
belki gecelerden
belki gözlerinden
belki de çok sevdiğimden.''
bir palyaçonun sayıklamaları, milattan sonra yalnızlık.
Akıllı gibi bu şarkıyı dinliyorum iki gündür. :)
15 Nisan 2011 Cuma
TÜRKİYE’ DEKİ NAMUS CİNAYETLERİNİN DİNAMİKLERİ
Kitapta takılıp alıntı yaptığım kısım. Bu araştırma üzerinden uzun yıllar geçmemiş. Yakın tarihe ait ve hani mesleği, eğitim düzeyi ''iyi'' kabul edebilecek insanlar var bu araştırmaya dahil olan kişiler arasında. Okudukça kalıyorsun öyle. Kaldım.
Namusun sana göre tanımı ne o zaman diyebilirsiniz.
İnsan olmak. İnsan olmak ne demek, uzun bir soru.
Dürüst olmak geliyor ilk başta aklıma. Her şeyiyle, herkese, kalbindekileri dile getirebiliyor musun? O zaman dürüstsün. Zıttını dile getiriyorsan ne olduğun belli zaten.
Kendi yaptığın herhangi bir şeyi, başkaları yaptığı zaman kısıtlıyorsan ve kendi yaptığını başka şekilde aynısnı başkası yaptığında namussuzluk olarak dile getiriyorsan senin yaptığın nedir? Söyleyeyim, namusluluk.
İnsan olmak deyince, ''güzel'' geliyor aklıma. Güzelden kastım, güzel bir dünya, etrafındaki her şeyin güzel olması için uğraş veren insan geliyor. Sözleri güzel, bakışları güzel, konuşması güzel, hareketleri güzel, varlığı güzel.
Namussuz insan; Hırsızdır, yalancıdır, zalimdir, gaddardır, acımasızdır, onuru ve şerefi için yaşamaz, dolandırıcıdır, etrafındaki herkesi dolandırır. Ezer, yok etmeye, yıkmaya, yıpratmaya, mahvetmeye meyillidir. İnsanlığını kaybedendir.
En basit örneğini vereyim. Yolda bulduğu paranın sahibini arayan kişi namusludur benim için. Araya vicdan meselesi girse de namusludur. Zaten namuslu insan toplumun değil vicdanının sesini dinler. Çünkü bu toplum Namussuz diye binlerce insanı öldürdü, binlerce insanı orospu yaptı.
Namuslu insan, Yalnız İnsandır. Yalnızca insan olmak istediğinden.
Yalnız İnsan
''yalnız insan'ım
çünkü yalnızca
insan olmayı istedim
şu hayatta.''
Buyrun kitapta yer alan tanımlar;
“Namus bizim yaşama sebebimizdir. Yani biz namus için yaşıyoruz. Bilmiyorum ama, namus olmadan hayatın anlamı yok.............. .......... paranız olmayabilir, fakat saygınlığınız olmalı. (Şanlıurfa, 19-22 yaş arası erkek üniversite öğrencileri ile grup görüşmesinden)
“Namus herşeyden önce gelir, özellikle biz Kürtler ya da Doğulu insanlar için namus herşeyin önündedir”. (Adana, bayan, yaş 31, Siirt’ li)
“Çok büyük, uğruna insanların öldürüldüğü birşeydir” (Şanlıurfa, bayan, yaş 16, 3.sınıftan terk)
3A. Kadın ve Kadın Cinselliği Odaklı Namus
Tüm bölgelerde araştırmaya cevap verenler arasında, namus kavramını kadın, kadın cinselliği ve kadının kontrolü ile bağdaştırma yönünde kuvvetli bir eğilim vardı. Bekaret, evlenmeden önce cinsel ilişkide bulunmamak, düzgün giyinmek, bir kadından beklendiği şekilde davranmak, geleneklere göre görevlerini bilmek, bu anlayışta vurgulanan noktalardan bazılarıydı. Çoğunlukla genç erkekler daha katı, orta yaşlılar ise nispeten daha toleranslı idi. Cevap verenlerden bazıları bu görüşü kendi destekledikleri görüş olarak ifade ederken, diğerleri bunu ‘toplumun’ genel görüşü olarak, veya bazı STK üyelerinde olduğu gibi ‘diğerlerinin’ görüşü olarak ifade ettiler. Kendi görüşlerini aşağıdaki şekillerde ifade ettiler:
“İnsan niye çalışır? Hatta niye yaşar ki? Birincisi namusu için, ikincisi günlük ekmeği için. Eğer insan açsa, küçük bir şey yiyip açlığını bastırabilir. Ama namusunu kaybederse, yapılacak bir şey yoktur, geri dönüş yoktur... namus nedir? Namus helalindir. [Helalin kelimesi üzerinde hak sahibi olduğun; sana serbest olan kişi anlamına gelir] (İstanbul, erkek, yaş 25, polis memuru, Adanalı)
“Yaşlıların dediği gibi, “at, avrat, silah”; bu üç şey kutsaldır. Namus karının seni aldatmasıdır, diğer erkeklerle ilişkiye girmeye başlar....... Sonuçta insan namusu ve saygınlığı için yaşar. Ve senin namusun karındır. Eğer sana ihanet ederse, saygınlığın lekelenir”. (Adana, yaş 39, polis memuru)
Anketlerimizde, namusun ne olduğunu sorduğumuzda, cevap verenlerin yüzde yetmişi kadın olduğu söylüyor. Kadınların kendileri bile...” (Batman, kadın, SELIS kadın STK’ ndan)
“Namus beynimiz, kalbimiz ve yaşayış biçimimizdir, fakat ne yazık ki bizim toplumumuz için namus kadının vücudu, kadına karşı davranış şekli, kadının davranışı, oturup kalkması v.s. dir. Bu şekilde kavranılır ve kadını bağlayıcı bir şey olarak ele alınır. Erkek için geçerli bir kavram olarak kabul edilmez.” (Şanlıurfa, erkek, yaş 31, üniversite terk, STK üyesi)
“Namus yalnızca cinsellikle ilgili değildir. Ancak cinsellikten anlaşılan oldukça geniştir. Batman’ da bir kız yalnızca “tüm sevenlerden sevdiklerine” programından şarkı istediği için öldürüldü. Mardin’ de bir kız sinemaya gittiği için, bir diğeri ise düğüne pantolon ile geldiği için aynı sonu paylaştılar... (Batman, kadın, yaş 31, KDM’ den STK üyesi)
“Namus eşittir kadın diyen bir kültürümüz var. Namus eşittir kadın dediğimizde, namus nedir örneğin? Bakışları, saçları, uyuma şekli, eteği, ya da ne bileyim, belki başka bir yeri” (Adana, kadın, yaş 39, Çukurova Üniversitesi Kadın Merkezi’ nden)
“Namus herşeyden iyidir! İnsan namusun değerini bilmelidir. Akıllı bir kadın namusuna leke sürmez, namusun değerini bilir. Kendini erkeklerden korur..... Sürekli ortalıkta dolaşan kadın iyi değildir.... Kadın evde oturur. Yani, çok fazla dışarı çıkmak, yabancı erkeklerle konuşmak iyi değildir.... ayrıca “sehep” in [yani sahip, kadının sahibi olan babası, amcaları, erkek kardeşleri] için saygınlığını korumalısın” (Şanlıurfa, kadın, yaş 70, okuma yazması yok, doğma büyüme Şanlıurfalı)
“Kadın eğer boyun eğerse namusludur; eğer boyun eğmezsen, cevap verirsen, intihar edersen, sevdiğinle evlenmek için ölümü göze alırsan, o zaman namussuzsun..., eğer özgür bir ruhun varsa, namuslu olamazsın....” (Şanlıurfa, yaş 30, 8. sınıfı bitirmiş, Viranşehir Kültür Merkezindeki kadınlar grubu görüşmesinden
“... o zaman namus kocamın, ağabeylerimin hakimiyeti anlamına geliyor, yani benim kişiliğimle alakalı değil, toplum ile alakalı” (İstanbul, kadın, yaş 32, avukat, insan hakları destekçisi)
“Burada namus erkeklerin tekelinde, yani baba, erkek kardeş, amca ve dayılar; kişilerin kendisine ait değil... Şimdi eskisinden farklı giyiniyor olabiliriz, evlerimizde farklı bir yaşam sürebiliriz, fakat namus kavramı hiç değişmedi.” (Şanlıurfa, bir STK olan Yaşam Evi’nde 26-40 yaşları arasındaki kadınlarla yapılan grup görüşmesinden)
Erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrolü ile ilgili benzer bir yaklaşım, erkeklerin sürekli kadınların hareketlerini izleyen “namus jandarmaları” gibi davrandığını söyleyen, genç bir göçmen kadın tarafından da dile getirildi. (İstanbul, kadın, yaş 21, lise mezunu, İstanbul’ da doğmuş)
Öte yandan, erkekler açısından, kadınların kontrolü kendi namuslarının belirlenmesinde çok önemliydi. Aşağıdaki sözlerde ifade edilen bu görüş, Adana’ da bir imam tarafından Allah’ın emirlerine uymak şeklinde ifade edildi:
“Namus benim için her şeydir. Eğer evli olsaydım, evlendiğim kız benim namusum olurdu. Kız kardeşim de benim namusumdur, akrabalarım, halam ve amcamın kızları da benim namusumdur. Yani hepsi benim namusumdur. Benim ve ailemin etrafında olup biten her şey benim namusumdur. (Batman, erkek, yaş 24)
“Namus dinimizin emrettiği gibi yaşamaktır. Namusumuzun sınırları aşılmamalıdır. Yani, namus Allah’ın yasakladığı yerlerden uzak durmak, sınırları aşmamaktır. Örneğin, bir erkeğin sadece karısı değil, annesi, kız kardeşleri ve komşuları da namusudur... Erkek, kendi namusunu koruduğu gibi, başkalarının namusunu da korumalıdır. (Adana, erkek, yaş 30, Mardin’li, imam)
Kadın ve kadın cinselliğinin kontrolü merkezli namus yönünden, kızların bekareti, evlilikte sadakatsizlik ve boşanma da tartışıldı.
Genç erkeklerin, özellikle kırsal bölgelerden şehire göç etmiş olanların, kadın kontrolü konusunda daha çok giyiniş şekli, okula gidip gitmeyecekleri, çalışıp çalışmayacakları, kimlerle arkadaşlık edecekleri vs. hususlarını vurguladıkları gözlendi. Diğer taraftan, yaşları ilerledikçe daha toleranslı görünüyorlardı:
“Eski zamanda dedelerimiz peçe takan kadınların namuslu olduğunu düşünürlerdi. Böyle bir şey yok. İnsanın kalbi namuslu olmalıdır, kapalı olup olmaması önemli değildir.” (Batman, erkek, yaş 35, ilk okul mezunu, Siirt’li)
Ayrıca bekaret konusunda da, genç erkekler yaşlılara göre çok daha hoşgörüsüzdüler:
“..... önemli olan bir kızın bekaretidir, eğer onu kaybederse her şeyini kaybeder.” (Batman, erkek, yaş 26, lise mezunu, doğma büyüme Batman’lı)
Genç erkeklerin boşanma konusundaki tavrı da oldukça bağnazcaydı. Orta yaşlı ve nispeten daha eğitimli erkekler sadakatsizlik durumunda boşanabileceklerini söylerken, bazı genç erkekler bu seçeneği tamamen reddetti:
“Boşanmaya kesinlikle karşıyım. Eğer karım beni aldatırsa, onu öldürürüm, ya da bir erkek kardeşi, bir ağabeyi varsa ona kız kardeşini öldürmesini söylerim. Yani, o kadının beni aldatmasına dayanamam.” (Batman, erkek, yaş 34, lise terk, Batman’ ın bir köyünden)
“Eğer karım beni aldatırsa, onu öldürmek yerine, çünkü bu kendimi de öldürmek ve çocuklarımın hayatını mahvetmek olur, ondan boşanırım.” (Batman, erkek, yaş 40, lise mezunu, doğma büyüme Batman’lı)
Öte yandan, kırsal geleneklere bağlı ve/veya güçlü dini bağları olan daha yaşlı, okuması yazması olmayan kadınlar, ve genç fakat eğitimsiz ve çok kapalı geleneksel bir ortamda yaşayan kadınlar hariç; kadınlar genel olarak namus konularında erkekler, özellikle de genç erkekler kadar bağnaz değildiler. Kadınların büyük bir kısmı namus kavramlarını kadın cinselliğine dayandırsa da, büyük çoğunluğu bir kadının sevgilisiyle kaçıp evlendiğinde namussuz olacağını düşünmüyordu. Ayrıca kızlarının okula gitmesini destekliyor ve kocalarının kız çocuklarını erken evlendirmesini engellemeye çaba gösteriyorlardı.
Ayrıca kadınlar, özellikle evlilikte sadakatsizlik durumunda boşanılması gerektiğini düşünüyorlardı; ancak toplum boşanmış bir kadına kötü gözle baktığı ve ekonomik güvenceleri olmaması nedeniyle birçoğu kendisine güvenemediği için, düşüncelerini ifade etmekten çekiniyorlardı. Ayrıca, özellikle akraba evliliklerinde, çift artık birlikte yaşamak istemediğinde, aileler arasındaki ilişkiye çocuklarının mutluluğundan daha çok önem veren aile büyükleri bu beraberliğin sürmesi için ısrar ediyorlardı. Aşağıdaki sözler bu görüşlerden bazılarını yansıtmaktadır:
“Kötü bir koca sokaklardan iyidir.” (Batman, kadın, yaş 42, okuma yazması yok, Siirt’ li)
“Beni dövdüğü zaman, çocukları öldürecek gibi oluyorum. O anda kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Ailene geri dönersen, sana destek olmazlar. Doğu’ da böyledir. Ölsen de geri dönemezsin. Çok aç ve muhtaç olsak ta kalmaya mecburuz, başka yolu yok. Yaşamak ve bütün bunlara katlanmak zorundasın. (Adana, kadın, yaş 32)
Namusun sana göre tanımı ne o zaman diyebilirsiniz.
İnsan olmak. İnsan olmak ne demek, uzun bir soru.
Dürüst olmak geliyor ilk başta aklıma. Her şeyiyle, herkese, kalbindekileri dile getirebiliyor musun? O zaman dürüstsün. Zıttını dile getiriyorsan ne olduğun belli zaten.
Kendi yaptığın herhangi bir şeyi, başkaları yaptığı zaman kısıtlıyorsan ve kendi yaptığını başka şekilde aynısnı başkası yaptığında namussuzluk olarak dile getiriyorsan senin yaptığın nedir? Söyleyeyim, namusluluk.
İnsan olmak deyince, ''güzel'' geliyor aklıma. Güzelden kastım, güzel bir dünya, etrafındaki her şeyin güzel olması için uğraş veren insan geliyor. Sözleri güzel, bakışları güzel, konuşması güzel, hareketleri güzel, varlığı güzel.
Namussuz insan; Hırsızdır, yalancıdır, zalimdir, gaddardır, acımasızdır, onuru ve şerefi için yaşamaz, dolandırıcıdır, etrafındaki herkesi dolandırır. Ezer, yok etmeye, yıkmaya, yıpratmaya, mahvetmeye meyillidir. İnsanlığını kaybedendir.
En basit örneğini vereyim. Yolda bulduğu paranın sahibini arayan kişi namusludur benim için. Araya vicdan meselesi girse de namusludur. Zaten namuslu insan toplumun değil vicdanının sesini dinler. Çünkü bu toplum Namussuz diye binlerce insanı öldürdü, binlerce insanı orospu yaptı.
Namuslu insan, Yalnız İnsandır. Yalnızca insan olmak istediğinden.
Yalnız İnsan
''yalnız insan'ım
çünkü yalnızca
insan olmayı istedim
şu hayatta.''
Buyrun kitapta yer alan tanımlar;
“Namus bizim yaşama sebebimizdir. Yani biz namus için yaşıyoruz. Bilmiyorum ama, namus olmadan hayatın anlamı yok.............. .......... paranız olmayabilir, fakat saygınlığınız olmalı. (Şanlıurfa, 19-22 yaş arası erkek üniversite öğrencileri ile grup görüşmesinden)
“Namus herşeyden önce gelir, özellikle biz Kürtler ya da Doğulu insanlar için namus herşeyin önündedir”. (Adana, bayan, yaş 31, Siirt’ li)
“Çok büyük, uğruna insanların öldürüldüğü birşeydir” (Şanlıurfa, bayan, yaş 16, 3.sınıftan terk)
3A. Kadın ve Kadın Cinselliği Odaklı Namus
Tüm bölgelerde araştırmaya cevap verenler arasında, namus kavramını kadın, kadın cinselliği ve kadının kontrolü ile bağdaştırma yönünde kuvvetli bir eğilim vardı. Bekaret, evlenmeden önce cinsel ilişkide bulunmamak, düzgün giyinmek, bir kadından beklendiği şekilde davranmak, geleneklere göre görevlerini bilmek, bu anlayışta vurgulanan noktalardan bazılarıydı. Çoğunlukla genç erkekler daha katı, orta yaşlılar ise nispeten daha toleranslı idi. Cevap verenlerden bazıları bu görüşü kendi destekledikleri görüş olarak ifade ederken, diğerleri bunu ‘toplumun’ genel görüşü olarak, veya bazı STK üyelerinde olduğu gibi ‘diğerlerinin’ görüşü olarak ifade ettiler. Kendi görüşlerini aşağıdaki şekillerde ifade ettiler:
“İnsan niye çalışır? Hatta niye yaşar ki? Birincisi namusu için, ikincisi günlük ekmeği için. Eğer insan açsa, küçük bir şey yiyip açlığını bastırabilir. Ama namusunu kaybederse, yapılacak bir şey yoktur, geri dönüş yoktur... namus nedir? Namus helalindir. [Helalin kelimesi üzerinde hak sahibi olduğun; sana serbest olan kişi anlamına gelir] (İstanbul, erkek, yaş 25, polis memuru, Adanalı)
“Yaşlıların dediği gibi, “at, avrat, silah”; bu üç şey kutsaldır. Namus karının seni aldatmasıdır, diğer erkeklerle ilişkiye girmeye başlar....... Sonuçta insan namusu ve saygınlığı için yaşar. Ve senin namusun karındır. Eğer sana ihanet ederse, saygınlığın lekelenir”. (Adana, yaş 39, polis memuru)
Anketlerimizde, namusun ne olduğunu sorduğumuzda, cevap verenlerin yüzde yetmişi kadın olduğu söylüyor. Kadınların kendileri bile...” (Batman, kadın, SELIS kadın STK’ ndan)
“Namus beynimiz, kalbimiz ve yaşayış biçimimizdir, fakat ne yazık ki bizim toplumumuz için namus kadının vücudu, kadına karşı davranış şekli, kadının davranışı, oturup kalkması v.s. dir. Bu şekilde kavranılır ve kadını bağlayıcı bir şey olarak ele alınır. Erkek için geçerli bir kavram olarak kabul edilmez.” (Şanlıurfa, erkek, yaş 31, üniversite terk, STK üyesi)
“Namus yalnızca cinsellikle ilgili değildir. Ancak cinsellikten anlaşılan oldukça geniştir. Batman’ da bir kız yalnızca “tüm sevenlerden sevdiklerine” programından şarkı istediği için öldürüldü. Mardin’ de bir kız sinemaya gittiği için, bir diğeri ise düğüne pantolon ile geldiği için aynı sonu paylaştılar... (Batman, kadın, yaş 31, KDM’ den STK üyesi)
“Namus eşittir kadın diyen bir kültürümüz var. Namus eşittir kadın dediğimizde, namus nedir örneğin? Bakışları, saçları, uyuma şekli, eteği, ya da ne bileyim, belki başka bir yeri” (Adana, kadın, yaş 39, Çukurova Üniversitesi Kadın Merkezi’ nden)
“Namus herşeyden iyidir! İnsan namusun değerini bilmelidir. Akıllı bir kadın namusuna leke sürmez, namusun değerini bilir. Kendini erkeklerden korur..... Sürekli ortalıkta dolaşan kadın iyi değildir.... Kadın evde oturur. Yani, çok fazla dışarı çıkmak, yabancı erkeklerle konuşmak iyi değildir.... ayrıca “sehep” in [yani sahip, kadının sahibi olan babası, amcaları, erkek kardeşleri] için saygınlığını korumalısın” (Şanlıurfa, kadın, yaş 70, okuma yazması yok, doğma büyüme Şanlıurfalı)
“Kadın eğer boyun eğerse namusludur; eğer boyun eğmezsen, cevap verirsen, intihar edersen, sevdiğinle evlenmek için ölümü göze alırsan, o zaman namussuzsun..., eğer özgür bir ruhun varsa, namuslu olamazsın....” (Şanlıurfa, yaş 30, 8. sınıfı bitirmiş, Viranşehir Kültür Merkezindeki kadınlar grubu görüşmesinden
“... o zaman namus kocamın, ağabeylerimin hakimiyeti anlamına geliyor, yani benim kişiliğimle alakalı değil, toplum ile alakalı” (İstanbul, kadın, yaş 32, avukat, insan hakları destekçisi)
“Burada namus erkeklerin tekelinde, yani baba, erkek kardeş, amca ve dayılar; kişilerin kendisine ait değil... Şimdi eskisinden farklı giyiniyor olabiliriz, evlerimizde farklı bir yaşam sürebiliriz, fakat namus kavramı hiç değişmedi.” (Şanlıurfa, bir STK olan Yaşam Evi’nde 26-40 yaşları arasındaki kadınlarla yapılan grup görüşmesinden)
Erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrolü ile ilgili benzer bir yaklaşım, erkeklerin sürekli kadınların hareketlerini izleyen “namus jandarmaları” gibi davrandığını söyleyen, genç bir göçmen kadın tarafından da dile getirildi. (İstanbul, kadın, yaş 21, lise mezunu, İstanbul’ da doğmuş)
Öte yandan, erkekler açısından, kadınların kontrolü kendi namuslarının belirlenmesinde çok önemliydi. Aşağıdaki sözlerde ifade edilen bu görüş, Adana’ da bir imam tarafından Allah’ın emirlerine uymak şeklinde ifade edildi:
“Namus benim için her şeydir. Eğer evli olsaydım, evlendiğim kız benim namusum olurdu. Kız kardeşim de benim namusumdur, akrabalarım, halam ve amcamın kızları da benim namusumdur. Yani hepsi benim namusumdur. Benim ve ailemin etrafında olup biten her şey benim namusumdur. (Batman, erkek, yaş 24)
“Namus dinimizin emrettiği gibi yaşamaktır. Namusumuzun sınırları aşılmamalıdır. Yani, namus Allah’ın yasakladığı yerlerden uzak durmak, sınırları aşmamaktır. Örneğin, bir erkeğin sadece karısı değil, annesi, kız kardeşleri ve komşuları da namusudur... Erkek, kendi namusunu koruduğu gibi, başkalarının namusunu da korumalıdır. (Adana, erkek, yaş 30, Mardin’li, imam)
Kadın ve kadın cinselliğinin kontrolü merkezli namus yönünden, kızların bekareti, evlilikte sadakatsizlik ve boşanma da tartışıldı.
Genç erkeklerin, özellikle kırsal bölgelerden şehire göç etmiş olanların, kadın kontrolü konusunda daha çok giyiniş şekli, okula gidip gitmeyecekleri, çalışıp çalışmayacakları, kimlerle arkadaşlık edecekleri vs. hususlarını vurguladıkları gözlendi. Diğer taraftan, yaşları ilerledikçe daha toleranslı görünüyorlardı:
“Eski zamanda dedelerimiz peçe takan kadınların namuslu olduğunu düşünürlerdi. Böyle bir şey yok. İnsanın kalbi namuslu olmalıdır, kapalı olup olmaması önemli değildir.” (Batman, erkek, yaş 35, ilk okul mezunu, Siirt’li)
Ayrıca bekaret konusunda da, genç erkekler yaşlılara göre çok daha hoşgörüsüzdüler:
“..... önemli olan bir kızın bekaretidir, eğer onu kaybederse her şeyini kaybeder.” (Batman, erkek, yaş 26, lise mezunu, doğma büyüme Batman’lı)
Genç erkeklerin boşanma konusundaki tavrı da oldukça bağnazcaydı. Orta yaşlı ve nispeten daha eğitimli erkekler sadakatsizlik durumunda boşanabileceklerini söylerken, bazı genç erkekler bu seçeneği tamamen reddetti:
“Boşanmaya kesinlikle karşıyım. Eğer karım beni aldatırsa, onu öldürürüm, ya da bir erkek kardeşi, bir ağabeyi varsa ona kız kardeşini öldürmesini söylerim. Yani, o kadının beni aldatmasına dayanamam.” (Batman, erkek, yaş 34, lise terk, Batman’ ın bir köyünden)
“Eğer karım beni aldatırsa, onu öldürmek yerine, çünkü bu kendimi de öldürmek ve çocuklarımın hayatını mahvetmek olur, ondan boşanırım.” (Batman, erkek, yaş 40, lise mezunu, doğma büyüme Batman’lı)
Öte yandan, kırsal geleneklere bağlı ve/veya güçlü dini bağları olan daha yaşlı, okuması yazması olmayan kadınlar, ve genç fakat eğitimsiz ve çok kapalı geleneksel bir ortamda yaşayan kadınlar hariç; kadınlar genel olarak namus konularında erkekler, özellikle de genç erkekler kadar bağnaz değildiler. Kadınların büyük bir kısmı namus kavramlarını kadın cinselliğine dayandırsa da, büyük çoğunluğu bir kadının sevgilisiyle kaçıp evlendiğinde namussuz olacağını düşünmüyordu. Ayrıca kızlarının okula gitmesini destekliyor ve kocalarının kız çocuklarını erken evlendirmesini engellemeye çaba gösteriyorlardı.
Ayrıca kadınlar, özellikle evlilikte sadakatsizlik durumunda boşanılması gerektiğini düşünüyorlardı; ancak toplum boşanmış bir kadına kötü gözle baktığı ve ekonomik güvenceleri olmaması nedeniyle birçoğu kendisine güvenemediği için, düşüncelerini ifade etmekten çekiniyorlardı. Ayrıca, özellikle akraba evliliklerinde, çift artık birlikte yaşamak istemediğinde, aileler arasındaki ilişkiye çocuklarının mutluluğundan daha çok önem veren aile büyükleri bu beraberliğin sürmesi için ısrar ediyorlardı. Aşağıdaki sözler bu görüşlerden bazılarını yansıtmaktadır:
“Kötü bir koca sokaklardan iyidir.” (Batman, kadın, yaş 42, okuma yazması yok, Siirt’ li)
“Beni dövdüğü zaman, çocukları öldürecek gibi oluyorum. O anda kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Ailene geri dönersen, sana destek olmazlar. Doğu’ da böyledir. Ölsen de geri dönemezsin. Çok aç ve muhtaç olsak ta kalmaya mecburuz, başka yolu yok. Yaşamak ve bütün bunlara katlanmak zorundasın. (Adana, kadın, yaş 32)
12 Nisan 2011 Salı
Türkiye'de Ensest ve Namus
Yazacak bir şey bulamıyorum. Kitap biraz bilgi içeriyor biraz değil çokça acı.
Kitaptan; ''bir babanın kızıyla 7 yıl süren ensest ilişkisi olmuştu. hatta kızın adet düzenlerini takip edecek kadar ileriye götürdüğü bir ilişki ve iki kere gebe kalıyor. gebeliği bir şekilde sonlandırıyor baba. kürtaj yaptırıyor, 10'lu yaşlara yakın başlıyor''
Tamamı ise burada.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/rapyay/ensesrapor.pdf
TÜRKİYE’ DEKİ NAMUS CİNAYETLERİNİN DİNAMİKLERİ adında bir araştırma daha var. Namus bu ülkede hep ''kadın'' olarak tanımlanacak.
Bütün namuslular
kadınların eceline susamışlar.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/rapyay/namuscinayet.doc
En alttaki link ise rapor ve yayınlar başlığı altında araştırmaların tamamını veriyor. Kitapların üstüne tıkladığınızda pdf formatında açılıyor.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/raporyayin.htm
Kitaptan; ''bir babanın kızıyla 7 yıl süren ensest ilişkisi olmuştu. hatta kızın adet düzenlerini takip edecek kadar ileriye götürdüğü bir ilişki ve iki kere gebe kalıyor. gebeliği bir şekilde sonlandırıyor baba. kürtaj yaptırıyor, 10'lu yaşlara yakın başlıyor''
Tamamı ise burada.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/rapyay/ensesrapor.pdf
TÜRKİYE’ DEKİ NAMUS CİNAYETLERİNİN DİNAMİKLERİ adında bir araştırma daha var. Namus bu ülkede hep ''kadın'' olarak tanımlanacak.
Bütün namuslular
kadınların eceline susamışlar.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/rapyay/namuscinayet.doc
En alttaki link ise rapor ve yayınlar başlığı altında araştırmaların tamamını veriyor. Kitapların üstüne tıkladığınızda pdf formatında açılıyor.
http://www.unfpa.org.tr/turkeytr/raporyayin.htm
9 Nisan 2011 Cumartesi
Saint Pierre Kilisesi
Antakya'da bulunan kilise dünyanın ilk kilisesi olarak varsayılıyor. Mağaranın içi oyularak yapılmış ve birbirine bağlı bir kişinin ancak girebileceği tünellerden oluşan odamsı yerler var. büyük ihtimalle kaçmak ya da saklanmış için yapılmış.
Eğer yolunuz düşerse uğrayın buraya. Bekir Baba'yı bulun. Size incirden yaptığı rakı(boğma) yanında getirdiği portakal, elma, greyfurt'tan ikram edebilir. Ve size hem kiliseyi hem de Antakya'yı anlatabilir. En güzel tesadüflerden birisini yaşadım hem de dağ başında. Bazen çakmağı unutmak işe yarıyor.
Bu heykel, kabartma artık her ne denirse dağın yamaçlarında ve bak şaşır dakikalarca.
7 Nisan 2011 Perşembe
Nereden Bileceksiniz
Bir telefon geliyor, ucundaki ses;
-atla gel.
Özledik diyor.
- tamam
diyorum.
iki üç t-gömlek bir kaç pantelon hazırlayıp atlıyorum. Gidiyorum, aklımı bile arkamda bırakıyorum. Yol boyunca uyumuyorum. Demiştim hayatımın en güzel yolculuklarından birisiydi, keyifliydi. Uyuyamadığımdan değil yoksa.
Gülüyoruz, eğleniyoruz, geziyoruz, gülüşleri tebessüme katıyoruz. Sokakları portakal kokan bir yerlerde geziniyoruz gecenin bir vakti. Denize sıfır bir cafede oturuyoruz saatlerce, anları ya da anıları dinliyoruz. Sonra hani hep filmlerde olur ya 'küçük yerlerde büyük mutluluklar' onlara rastlıyorum. Herkesin yüzü gülüyor, mutlu insanlar. Gülüşleri gerçek ve içten. Bir nehrin kenarına gidiyoruz. Balık tutan insanlar, nehirde ördekler, hava sıcak, öylece etrafı izliyorum. Huzur nehir gibi akıyor içimden.
-Burası ne güzelmiş, diyorum.
+ he ya hacce, diyor.
Canım. Hacce'nin kim olduğunu karıştırmayın, iyidir muhtemelen iyi biridir. Dünya tatlısı üşür diye kalkıyoruz. Yürüyoruz, etrafı seyrede seyrede.
-Para mutluluk getirmiyor hacce.
+ Farkındayım, biliyorum.
Bak şu binanın tepesinden aşağıya atladı diyor. Değer miydi diye düşünüyorum. Belki o da aynısını söyledi atlarken ''Sen güzelsin, hayat değil''. Hayat hiç bi zaman güzel olmadı ki. Sonra aklıma bir söz geliyor.
''Biz bir hiçiz aradığımız her şey.'' Vermeden çok şey mi istiyoruz hayattan, etrafımızdan, kendimizden. Bilmem.
Sıkıldıysan, üstüne üstüne geliyorsa herkes, her şey, batıyorsan dibe doğru. Kaç, kurtul değil. Kaç, uzaklaş bir süreliğine. Ardına bile bakma. Al kendini yanına ve git. Gideceğin yerde seni nelerin bekleyeceğini düşünme. Güzel şeyler bekliyor inan bana. Belki bir zeytin dalı uzatır hayat sana. Bu fırsatı kaçırma.
-atla gel.
Özledik diyor.
- tamam
diyorum.
iki üç t-gömlek bir kaç pantelon hazırlayıp atlıyorum. Gidiyorum, aklımı bile arkamda bırakıyorum. Yol boyunca uyumuyorum. Demiştim hayatımın en güzel yolculuklarından birisiydi, keyifliydi. Uyuyamadığımdan değil yoksa.
Gülüyoruz, eğleniyoruz, geziyoruz, gülüşleri tebessüme katıyoruz. Sokakları portakal kokan bir yerlerde geziniyoruz gecenin bir vakti. Denize sıfır bir cafede oturuyoruz saatlerce, anları ya da anıları dinliyoruz. Sonra hani hep filmlerde olur ya 'küçük yerlerde büyük mutluluklar' onlara rastlıyorum. Herkesin yüzü gülüyor, mutlu insanlar. Gülüşleri gerçek ve içten. Bir nehrin kenarına gidiyoruz. Balık tutan insanlar, nehirde ördekler, hava sıcak, öylece etrafı izliyorum. Huzur nehir gibi akıyor içimden.
-Burası ne güzelmiş, diyorum.
+ he ya hacce, diyor.
Canım. Hacce'nin kim olduğunu karıştırmayın, iyidir muhtemelen iyi biridir. Dünya tatlısı üşür diye kalkıyoruz. Yürüyoruz, etrafı seyrede seyrede.
-Para mutluluk getirmiyor hacce.
+ Farkındayım, biliyorum.
Bak şu binanın tepesinden aşağıya atladı diyor. Değer miydi diye düşünüyorum. Belki o da aynısını söyledi atlarken ''Sen güzelsin, hayat değil''. Hayat hiç bi zaman güzel olmadı ki. Sonra aklıma bir söz geliyor.
''Biz bir hiçiz aradığımız her şey.'' Vermeden çok şey mi istiyoruz hayattan, etrafımızdan, kendimizden. Bilmem.
Sıkıldıysan, üstüne üstüne geliyorsa herkes, her şey, batıyorsan dibe doğru. Kaç, kurtul değil. Kaç, uzaklaş bir süreliğine. Ardına bile bakma. Al kendini yanına ve git. Gideceğin yerde seni nelerin bekleyeceğini düşünme. Güzel şeyler bekliyor inan bana. Belki bir zeytin dalı uzatır hayat sana. Bu fırsatı kaçırma.
6 Nisan 2011 Çarşamba
Yeniden Doğmak
Yeniden doğmak, kulağa ne garip geliyor değil mi? İnsan bir kere doğar ve bir ikinci şansı yok gibi gelir her seferinde. Yaşadıkça mutlu olacağına inancı azalır. Sanki bütün dertler, acılar onun üzerine gelir gibi olur. Her şey onu bulur deyim yerinde. Nerede çıkmaz sokak varsa ayakları o sokağa gider. Yorulur, onca yolu geri yürümek istemez. Ayakları bir türlü geriye gitmez olur. Yormuştur onu çıkmaz sokakların başına dönmek. Her defasında aynı şeyleri yaşamıştır. Ne zaman ''bu son'' dese tekrar başa dönmüştür. Her son yeni bir başlangıç olmuştur, acıları biriktirmek için.
Ve bu süreç içerisinde bir türlü yeniden doğamaz. O eski kendine bir türlü kavuşamaz. Elinden oyuncakları alınmış çocuk misali küser. Hayata, insanlara, dünyaya en çok sevdiklerine bile. Kabullenir bu durumu ''olmuyor'' der içindeki ses kulağına usulca.
Fakat bir gün bi şeyler olur. Güneş bi başka doğmuştur. İçinde garip anlamı olmayan nereden geldiğini bilmediği bir kıpırtı vardır. içindeki çocuk yeniden sarılmak ister bir şeyleri. Tutar ellerinden sarıl bana der. Ayağa kaldır bizi der. Yeniden, ''yapabilirsin, başarabilirsin'' der içindeki çocuk kulağına usulca. Hayat İkinci bir şans veriyor insana, hatta kartallara bile.
''Kartallar kuş türleri arasında en uzun yaşayanlardır. 70 yıl yaşayabilirler. fakat bu yaşa ulaşmak için 40 yaşında ciddi ve zor bir karar vermek zorundadırlar. 40 yaşına gelen kartalların pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve avlarını tutamaz hale gelir. gagası uzar, kanatları yaşlanır, ağırlaşır ve uçması zorlaşır.
bu durumda kartal iki seçimden birini yapmak zorunda kalır;
ya ölümü seçecektir,
ya da yeniden doğuşun meşakkatli sürecini göğüsleyecektir.
yeniden doğuş süreci 150 gün sürmektedir. eğer kartal bu yönde karar verirse dağın tepesinde uçmasına gerek olmayacak bir kaya duvara gider, bu kaya duvarda yeniden doğuş sürecine girer.
önce gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. en sonunda gagası sökülür ve düşer. bir süre gagasının çıkmasını bekleyen kartal gagasının çıkması üzerine yeni çıkan gagasıyla pençelerini söker ve bir süre de pençelerinin çıkması için bekler. bir süre sonra pençelerinin de çıkmasıyla bu kez kart tüylerini yolar. 5 ay sonra kartal kendisine 20 yıl veya daha uzun süre yaşam bağışlayan yeniden doğuş uçuşunu yapar.''
5 Nisan 2011 Salı
Kendinden Bahsetsene Biraz
Biraz önce bir şeyler okuyordum. ''Kendinden bahsetsene biraz'' cümlesi geçiyordu içinde. Gerçekten hayatınızda yer alan insanlardan kaçı sizi tanıyor. Kaç tanesi sizi gerçekten ama gerçekten olduğunuz gibi tanıyor. Gözlerinizin içine baktığında söylediklerinizi duyuyor. Hayatınıza giren insanların kaç tanesine kendinizden bahsettiniz. Ne düşünür, ne söyler diye aldırmadan hayallerinizden, yapmak istediklerinizden, sevdiklerinizden bahsettiniz. 'Kendinden bahsetsene biraz' diyen birisi ne demek istiyor acaba. Gerçek mutsuzluklarınızı dinler miydi? Ağladığınız, üzüldüğünüz sizi acıtan acılarınızı dinler miydi? Kendinden derken ne demek istiyordu. Sen anlattıkça seni can kulağıyla dinler miydi? Galiba anahtar soru bu ve cevabı ''hayır'' Çünkü, hiç kimse kendinden bahsetmiyor.
Kendinden bahsetsene biraz deyince aklınıza ne geliyor.
Yaşınız
Okuduğunuz okullar
Göz ve Saç rengi, Boy, Kilo
En önemlisi bu ''burcunuz, burçlar''
En son kime kendinizden bahsettiniz? Aklıma bir söz geldi. ''Kelimeler yüzlerden daha sahicidir bazen'' Bu yüzden belki de insan kendindi konuşarak değil de yazarak anlatmayı yeğliyor. Dinlenmediği bildiğinden mi yoksa anlam verilmeyeceğinden mi.
Bu kısım editli kısım.
Bak şu anda (05:00) birisi bana kendinden bahsediyor. Ama gerçekten kendinden bahsediyor. Sorma anlatmam. Gülüşlerinden de, gözyaşlarından da bahsediyor. Adı- okulu- yaşadığı yer- burcu- hepsi önemsiz. Biliyoruz önemsiz olduğunu o da ben de. Sadece kendimiz varız. Kendimizden bahsediyoruz.
Kendinden bahsetsene biraz
hani o hiç kimseye anlatamadığın senden
herkesin neşeli bildiği hüzünlü seni anlat bana
kimselere anlatamadığın acılarını
yalnızken akıttığın gözyaşlarını
aynadaki aksine olan nefretini
kendinden bahsetsene biraz
bırak işini, bitirdiğin okulu
bırak en sevdiğin dizileri
bırak en sevdiğin hobilerini
bana gerçeklerini anlat
sevdiğini anlat bana
onu nasıl sevdiğini
gitmek istediğini anlat
hayallerini anlat bana
her gece yastığa başını koyduğunda
içtiğin zaman ilk aklına geleni
boşluğa daldığında gözlerinin önüne geleni
ve herkesin boşluğa baktığını zannettiği seni
anlat bana kimseye edemediğin itiraflarını
kendinden bahsetsene biraz
soru sormam
gülüp geçmem
alay etmem
seni olduğu gibi dinlerim
seni olduğun gibi dinlemek isterim
bana onların tanıdıkları seni değil
bir tek senin bildiğin kendini anlat
cesaretin var mı
varsa
kendinden bahsetsene biraz.
Kendinden bahsetsene biraz deyince aklınıza ne geliyor.
Yaşınız
Okuduğunuz okullar
Göz ve Saç rengi, Boy, Kilo
En önemlisi bu ''burcunuz, burçlar''
En son kime kendinizden bahsettiniz? Aklıma bir söz geldi. ''Kelimeler yüzlerden daha sahicidir bazen'' Bu yüzden belki de insan kendindi konuşarak değil de yazarak anlatmayı yeğliyor. Dinlenmediği bildiğinden mi yoksa anlam verilmeyeceğinden mi.
Bu kısım editli kısım.
Bak şu anda (05:00) birisi bana kendinden bahsediyor. Ama gerçekten kendinden bahsediyor. Sorma anlatmam. Gülüşlerinden de, gözyaşlarından da bahsediyor. Adı- okulu- yaşadığı yer- burcu- hepsi önemsiz. Biliyoruz önemsiz olduğunu o da ben de. Sadece kendimiz varız. Kendimizden bahsediyoruz.
Kendinden bahsetsene biraz
hani o hiç kimseye anlatamadığın senden
herkesin neşeli bildiği hüzünlü seni anlat bana
kimselere anlatamadığın acılarını
yalnızken akıttığın gözyaşlarını
aynadaki aksine olan nefretini
kendinden bahsetsene biraz
bırak işini, bitirdiğin okulu
bırak en sevdiğin dizileri
bırak en sevdiğin hobilerini
bana gerçeklerini anlat
sevdiğini anlat bana
onu nasıl sevdiğini
gitmek istediğini anlat
hayallerini anlat bana
her gece yastığa başını koyduğunda
içtiğin zaman ilk aklına geleni
boşluğa daldığında gözlerinin önüne geleni
ve herkesin boşluğa baktığını zannettiği seni
anlat bana kimseye edemediğin itiraflarını
kendinden bahsetsene biraz
soru sormam
gülüp geçmem
alay etmem
seni olduğu gibi dinlerim
seni olduğun gibi dinlemek isterim
bana onların tanıdıkları seni değil
bir tek senin bildiğin kendini anlat
cesaretin var mı
varsa
kendinden bahsetsene biraz.
Kaçmak
Sığınmaktır mutluluğa. Kaçmak, garip bir mutluluk verir insana. Bilmediğin, tanımadığın insanların yanına daha önce yaşamadığın bir yere. Ne olacağını, seni nelerin beklediğini bilmeden. Anı yaşamak belki de. Rüzgar nereden eserse essin bırak aklın o rüzgarda savrulsun. Düşünme sadece yaşa. Kaçmak garip bir mutluluk verir insana. Sıkıldığın, bunaldığın, daraldığın an uzaklaşacaksın seni boğan ne varsa kaçacaksın ardına bile bakmadan. Ardına bakarsan kaçamazsın. Berbat trafikten, iş stresinden, büyük denilen berbat şehirden, seni üzen insanlardan başka bir dünyaya. Her gece yatağa uzandığında düşündüğün o çok büyük sorunlarından eser kalmıyor, hepsini unutuyorsun. Aslında seni bu hale getirenlerin o önemsiz sorunlar olduğunu anlıyorsun.
Yüzünde anlamsız tebessümlere sebep oluyor. Beklenmedik mutluluklara, yeni insanları tanımana biraz olsun yaşayamadığın hayatından tat almana sebep oluyor. Hele kaçtığın yerde en yakın dostun/arkadaşın varsa. Konuşmadan seni anlayan, seni senin kadar iyi bilen birileri varsa. Onun gözlerine baktığında kendi gülüşlerini yakalıyorsun kaç, git onun yanına. Çok kısa bir zamanda gülüşlerinin gerçek olduğunu anlayacaksın, aynadaki aksin bile gülümseyecek sana. Ben bu dünya tatlısına kaçtım. Gölgem bile mutlu.
4 Nisan 2011 Pazartesi
İkimizin Arasında
Korkularım var
beni senden uzaklaştıran
aklımı alan
acaba diye sorular
asla cevaplanmayan
sorulmayan
cevapsız kalan
ikimizin arasında
korkularım var
ya biterse diye
başlamadan
ya giderse benden
benim olmadan
ikimizin arasında
bir biz var
ikimizin bildiği
ikimizin sustuğu
ikimizin ikimiziyiz
ama halen bir biz değiliz
benim korkularım var
peki ya senin
senin neyin var?
benim dediklerimle
demek istediklerim arasında
korkularım var.
beni senden uzaklaştıran
aklımı alan
acaba diye sorular
asla cevaplanmayan
sorulmayan
cevapsız kalan
ikimizin arasında
korkularım var
ya biterse diye
başlamadan
ya giderse benden
benim olmadan
ikimizin arasında
bir biz var
ikimizin bildiği
ikimizin sustuğu
ikimizin ikimiziyiz
ama halen bir biz değiliz
benim korkularım var
peki ya senin
senin neyin var?
benim dediklerimle
demek istediklerim arasında
korkularım var.
2 Nisan 2011 Cumartesi
Defne
Sokak lambasının altında bir köpek ''kimsin'' der gibi bana bakıyor. ''Uykusuzum'' der gibi ona bakıyorum. Bir sigara yaktım sonra.
O da yaktı desem hadi len diyeceksin. Hava sıcak benim havamda sıcak.
Hayatım boyunca yapmış olduğum ve bir daha yapabileceğimi zannetmediğim yolculuğu yaptım. Yazı aramızda ağladım, sonra akıllı gibi tek başıma güldüm. 4 tane film izledim, arada bi tane şiyir bile yazdım. Kaçmak bazen güzel geliyor. Hele böyle şekil defne'de görüldüğü gibi bir mutluluğa kaçmak epey iyi geliyor. Gecenin bu saatinde ne halt ediyorum dersen uyku tutmadı yine. Yatak çok rahat ve bu rahatlık battı. Yastığımın altına anahtar bile koyduk uyuyalım diye ahaha. Yok ne rüya gördüm, ne uyuyabildim. 2 saat anca uyumuşumdur. Fakat o uykusuzluk suratsızlığı yok.
Öğlen tam yurtdışında insanların saygı ve sevgisinden bahsediyorduk. Arabayla gidenlerin yol vermesinden tut da hiç tanımayan birisinin selam verip dostça gülümseyip geçip gitmesine kadar kadın erkek fark etmeden.
Aynı dakika sanki bizi duymuş gibi yaşlı amcamız tanımıyoruz,
''sevebilir miyim'' dedi, beni değil defne'yi. Elbette dedik, bu güzellik sevilmeyecek de ne sevilecek. O değil de defne'nin fotoğrafta durduğu gibi durduğuna bakın. İlk defa gördüğü birine asla gitmiyormuş, ağlıyormuş beni görünce ağlamadı, direkt kucağıma geldi, kırık ve kocaman burnumu oyuncak belledi haha ısırmaya çalışıp duruyor ha bire bi tane dişiyle. Zeytin karası kömür gözlerini dikip bakması yok mu fotoğraf çekileceği zaman anlıyor poz veriyor pirenses i'li pirenses bu. Palyaço'sunun bitanesi. Şu gül kadar defne bile anladı yani. Boşver neyi anladığını.
Ne diyordum saat 5 küsür. Ezan okunuyor. Uykusuzluğun körü yarın başka bir şehir. Sonra başka bir şehir. Akıllı gibi dolanıp duracağım. Palyaço oldum düştüm çöllere.
''güneş bakışlım
ay ışığı nakışlım''
devamını yazmıyorum çünkü şok güzel.
Ben giderim denize haha.
29 Mart 2011 Salı
Türkiye
Gece gece gazeteleri okurken yine aklım gitti. Her tarafı katillerle, sapıklarla, tecavüzcülerle, psikolojik sorunlularla dolu ülke. Hangi internet sitesini açsam, hangi gazete sayfasına baksam, karşıma çıkan manzara hep aynı.
begüm10 pedagog uzman bir nick alıp chat yapıyor ve onlarca sapık cinsel içerikli konuşmaya başlıyor. ''ben 10 yaşımdayım'' dediği halde.
Haber doğruysa erkek çocuklarına defalarca tecavüz ediliyor ve üstüne basa basa defalarca yazdıkları halde tecavüzü cinsel istismar olarak nitelendiriyorlar. Tecavüz lan işte, neyi istismar.
9 yaşında bir çocuk hunharca öldürülüyor.
3 tane ufak zavallı çocuk tecavüze uğrayıp öldürülüyor. Her gün işlenen kadın cinayetleri, töre cinayetleri, kadınlara ölüm tehditleri. Bak tacizleri suçtan saymıyorum bile bunların yanında. Çünkü, bu ülkede tacizin cezası yok, suçtan sayılmıyor.
Aklım almıyor, nasıl bir ülke. Her tarafta ciddi boyutlarda sapıklığa varan, sapıklığa yönelen insan barındırıyor. Evlensem, bir tane çocuğum olsa, hele kızım olsa korkarım bu ülkede bir kız çocuğu yetiştirmekten. Kimisi diyecek nasılsa hapiste şişlerler bunu, kimisi aldığı 10-15 yıl ile cezasını buldu diyecek, kimisi tıpkı onlar gibi tecavüzcüye tecavüz ederek ceza vermeye devam edecek. Adalet'i kompleks yapmış bir ülkede yaşıyoruz. Hem de kompleksin en büyüğü kartal'da yapılıyor. Olmayan şeyi kompleks yapmak bu ülkeye has.
Sonra ana haber bültenlerinde Antalya, Bodrum, Fethiye üçlüsü ile cennet vatanım. Haydi yaz geliyor, ana haber bültenlerinde bikinili turistleri göstermeye başlamalı. Turistlere cennet bu ülke.
Vatandaşına cehennem.
Sen söyleme ben kendime diyorum zaten. bazen gidesim geliyor bu ülkeden evet o dediğinden.
begüm10 pedagog uzman bir nick alıp chat yapıyor ve onlarca sapık cinsel içerikli konuşmaya başlıyor. ''ben 10 yaşımdayım'' dediği halde.
Haber doğruysa erkek çocuklarına defalarca tecavüz ediliyor ve üstüne basa basa defalarca yazdıkları halde tecavüzü cinsel istismar olarak nitelendiriyorlar. Tecavüz lan işte, neyi istismar.
9 yaşında bir çocuk hunharca öldürülüyor.
3 tane ufak zavallı çocuk tecavüze uğrayıp öldürülüyor. Her gün işlenen kadın cinayetleri, töre cinayetleri, kadınlara ölüm tehditleri. Bak tacizleri suçtan saymıyorum bile bunların yanında. Çünkü, bu ülkede tacizin cezası yok, suçtan sayılmıyor.
Aklım almıyor, nasıl bir ülke. Her tarafta ciddi boyutlarda sapıklığa varan, sapıklığa yönelen insan barındırıyor. Evlensem, bir tane çocuğum olsa, hele kızım olsa korkarım bu ülkede bir kız çocuğu yetiştirmekten. Kimisi diyecek nasılsa hapiste şişlerler bunu, kimisi aldığı 10-15 yıl ile cezasını buldu diyecek, kimisi tıpkı onlar gibi tecavüzcüye tecavüz ederek ceza vermeye devam edecek. Adalet'i kompleks yapmış bir ülkede yaşıyoruz. Hem de kompleksin en büyüğü kartal'da yapılıyor. Olmayan şeyi kompleks yapmak bu ülkeye has.
Sonra ana haber bültenlerinde Antalya, Bodrum, Fethiye üçlüsü ile cennet vatanım. Haydi yaz geliyor, ana haber bültenlerinde bikinili turistleri göstermeye başlamalı. Turistlere cennet bu ülke.
Vatandaşına cehennem.
Sen söyleme ben kendime diyorum zaten. bazen gidesim geliyor bu ülkeden evet o dediğinden.
28 Mart 2011 Pazartesi
Sevmenin Acizlik Sayıldığı Yer
''Sevmenin acizlik sayıldığı yer'' bir nenni'nin mısralarında geçiyor.
Bu dünya mı? insanların kalpleri mi? yoksa gözleri mi?
Sevmek, bazen sana acizmişsin gibi davranılmasına sebep. O, sevilir mi? diyen sözlere, aptal bakışlara sebep. Sana da olmuyor mu bu? Şaşkın gözlerle, anlamsız bakışlarla, veremeyecekleri anlamı vermeye çalışırcasına seni izlerler. Yıllarca izlerler. Aslında sevmeyi bilmezler. Delilik addederler. Binbir tane isim takarlar bu sevgiye.
Bir şarkıyı seversin, aklına, diline dolarsın. Onlarca, yüzlerce kez dinlersin. Doyamazsın her gün dinlersin. Oradan çok bilmişin teki çıkar gelir der ki;
- dinlediği şarkıya bak, ne buluyorsun bu şarkıda.
Diyemezsin zaten sorun da bu ya, senin bulamadığını buluyor. ''Kendini''
Bir hayvanı seversin, cinsi ne olursa olsun. Ona karşı delice bir sevgi beslersin. Kimisi iğrenen gözlerle belli ederek seyreder bu sevgiyi, kimisi deli diye yapıştırır etiketi. Asla anlamazlar seni.
Bir filmi seversin, her repliğini kazırsın aklına. Ne zaman konu filmler olsa baştacı yapıp anlatırsın. Kimse bilmez, anlamaz başrolde senin olduğunu.
Asla ulaşamayacağın birini seversin. Senden haberi bile yoktur belki. Kalbinde yeri bambaşkadır, anlam veremezler bu sevgiye. Çünkü, anlam veremediklerini bilemezler.
Bir eşyayı, arabayı, cansız bir varlığı seversin. Gözün gibi bakarsın ona. Yine anlam veremezler. Çünkü, bilmezler sendeki hatırasını.
Sevmenin binlerce çeşidi işte. Eğer onlardan farklı seviyorsan, biraz farklıysa sevgin acizliktir. Onlara göre tuhaf, sana göre normaldir. Sevgiye, sevmeye bile ayak uydurmak zorunda bırakmak isterler seni. Onlar gibi sevmeni isterler, sevmenin ne demek olduğunu bilmezlerken.
Birini seversin, en güzeli de bu işte. Onu çok kişi sever, belki senden bile çok sever, sevilir. Fakat, bilirsin senin gibi onu kimse sevemeyecektir.
Sevmek ne uzun kelime. Sev sev bitmiyor, sevin.
Bu dünya mı? insanların kalpleri mi? yoksa gözleri mi?
Sevmek, bazen sana acizmişsin gibi davranılmasına sebep. O, sevilir mi? diyen sözlere, aptal bakışlara sebep. Sana da olmuyor mu bu? Şaşkın gözlerle, anlamsız bakışlarla, veremeyecekleri anlamı vermeye çalışırcasına seni izlerler. Yıllarca izlerler. Aslında sevmeyi bilmezler. Delilik addederler. Binbir tane isim takarlar bu sevgiye.
Bir şarkıyı seversin, aklına, diline dolarsın. Onlarca, yüzlerce kez dinlersin. Doyamazsın her gün dinlersin. Oradan çok bilmişin teki çıkar gelir der ki;
- dinlediği şarkıya bak, ne buluyorsun bu şarkıda.
Diyemezsin zaten sorun da bu ya, senin bulamadığını buluyor. ''Kendini''
Bir hayvanı seversin, cinsi ne olursa olsun. Ona karşı delice bir sevgi beslersin. Kimisi iğrenen gözlerle belli ederek seyreder bu sevgiyi, kimisi deli diye yapıştırır etiketi. Asla anlamazlar seni.
Bir filmi seversin, her repliğini kazırsın aklına. Ne zaman konu filmler olsa baştacı yapıp anlatırsın. Kimse bilmez, anlamaz başrolde senin olduğunu.
Asla ulaşamayacağın birini seversin. Senden haberi bile yoktur belki. Kalbinde yeri bambaşkadır, anlam veremezler bu sevgiye. Çünkü, anlam veremediklerini bilemezler.
Bir eşyayı, arabayı, cansız bir varlığı seversin. Gözün gibi bakarsın ona. Yine anlam veremezler. Çünkü, bilmezler sendeki hatırasını.
Sevmenin binlerce çeşidi işte. Eğer onlardan farklı seviyorsan, biraz farklıysa sevgin acizliktir. Onlara göre tuhaf, sana göre normaldir. Sevgiye, sevmeye bile ayak uydurmak zorunda bırakmak isterler seni. Onlar gibi sevmeni isterler, sevmenin ne demek olduğunu bilmezlerken.
Birini seversin, en güzeli de bu işte. Onu çok kişi sever, belki senden bile çok sever, sevilir. Fakat, bilirsin senin gibi onu kimse sevemeyecektir.
Sevmek ne uzun kelime. Sev sev bitmiyor, sevin.
27 Mart 2011 Pazar
Mutsuz İnsan
''Amethyst'' yazar olarak, insan olarak hele de dürüstlük olarak Ekşi Sözlükte en sevdiklerimden birisidir. Çok çok severim ve kendisiyle öyle güzel bir tanışmamız oldu ki neyse o kısım kalsın. Onun en sevdiğim entrylerinden birisidir bu mutsuz insan. Ekşi sözlük binlerce mutsuz insanın buluştuğu bir araya geldiği bir yer. Mutsuzlar ordusu diyorum ben kısaca. Belki kendim dahil, yazdıklarım, saçmaladıklarım, kısaca şiyir dediklerim mutsuzluk, hüzün akıyor olabilir, bilemem. Karşı tarafa yansıyan çok farklı. Senin verdiğin anlamla onun koyduğu anlam genelde aynı olmuyor. Çok kez yaşadım bunu. O yüzden geneli itibariyle mutsuzluk diye nitelendirebiliriz. Biraz önce yine rast geldim o mutsuz insana. O kadar o kadar mutsuz ki, mutsuzluğunun nefretini başka insanlardan çıkarmaya çalışıyor. Mutsuzluğunu yani nefretini başka insanların üzerine kusuyor. Fakat, kusmuklarında boğuluyor, farkında bile değil.
Dünya, hayat dediğin ne ki? ''ölçüyü veren gidiyor'' terzi dükkanından ibaret işte.
Verdiğin ölçü ile hatırlanıyorsun en fazla 50 en çok 100 yıl çok çok büyük iyilikler ya da kötülükler yapmadıysan. İşte bu mutsuz insanlar hiçbir şey yapmadan mutsuzluğuyla seni de saçma mutsuzluklarına çekiyorlar. Evet saçma bana göre saçma. Al sana, bana göre mutsuzluk: Şu an en basiti Japonya'da binlerce insan. Rakamları vermemin bir anlamı yok. On binlerce insan. Bu mutsuz insan bana gelsin japonyadaki aç insanlardan, nükleer enerjiye maruz kalan insanlardan bahsetsin, beraber mutsuz olalım. Her gün okuduğum gazete haberlerinde cinayete kurban giden insanlar özellikle kadınlardan bahsetsin beraber üzülelim. Daha bugün bir tane genç kız başı taşla ezilerek öldürülmüş. Fakat bana gelip saatlerdir abuk subuk şeylere olan nefretini anlatıp mutsuzluk sandığı mutsuzluğundan bahsediyor. Bir adamın mutsuzluğu yılmaz morgül'ün gözlüğü olmamalı ya da elbisesi. Gerçekten laf olsun diye söylemiyorum bunları. Hayat yine de devam ediyor. Ama gazeteyi okurken ki yüz ifademi ben biliyorum. Gerisi mühim değil. Ne demek istiyorum, ekşi sözlükte mutsuz insan var ya hani mutsuz insan. Onun mutsuzluğu bombok sebeplerden o yüzden saçma diyorum. Uzak dur onun mutsuzluğundan, bırak okuma, üzülme, onun mutsuzlukları yüzünden sen mutsuz olma. Mutlu insan yok zaten bu dünyada. Mutluluk kalıcı bir şey değil çünkü. Mutluluk anlık bir şey. İnsanoğlunun doğasında var bu. Aynı anda kahkahalarla gülebilen bir varlık saniyeler içinde hıçkırıklara boğulabiliyor. Onun için mutluluğu arama, gülüşlerinin farkına varabilirsen zaten mutlusun. Gülüşlerinin tadını çıkar. Bırak onları kendi mutsuzluklarında boğulsunlar. Uzak tut kendinden.
Kendi yazdıklarıma gelirsem öz eleştiri yapayım, yapabilirsem. Mutsuzluk var mı o satırlarda. Elbette var. Mutsuz muyum? Elbette mutsuzum, dünyada mutlu insan yok. Bunun farkındayım. Ama inan benim mutsuzluğumun gerçek sebebi yazdıklarım değil. Yazmam da zaten. Yazsam benden çok üzülürsün belki. Bir anlamı yok üstesinden sadece kendinin gelebileceğin şeyler ile başkalarını da mutsuz etmenin ve bu mutsuzluğun hıncını başka insanlardan çıkartmaya çalışmanın. Size bulaşmasına izin vermeyin mutsuz insanın.
Mutluluk kaybolan çorap teki bunu unutmayın ya da kendinize fırlattığınız frizbidir.
Kendi kendinize oynamaktan asla bıkmayın. Göreceksiniz çok zevkli bir şey.
ahah çok güzel saçmaladım ve sizi Amethyst'in harika entrysiyle başbaşa bırakayım.
Mutsuzluklarınız gerçekten mutsuzluk mu? Bence bir daha düşünün.
''bulasici bir hastalik tasircasina/vebaliymiscasina/katilmiscesine kaciyorum senden mutsuz insan. eksi sozluk'tesin en cok; her yerdesin. ama buradasin en cok. binlerce stres sebebinin icinde gecirip, ruh sagligimi bozmamayi becerebiliyorum; ama seninle mucadele edemiyorum ben mutsuz insan. tatminsizligin, ofken, libidinal catismalarin, kimlik bunalimlarin, dizginsiz hirslarin ve komplekslerin beni hasta ediyor. you bring the worst out of me. eksi sozluktesin en cok.
baltaliyorsun gordugun/bildigini sandigin durumlari. karanliksin. dark side'larimizi savastirabiliriz seninle gunlerce. ve emin ol, bu konuda uzerime yok. ve emin ol, sana yillarca yetecek kadar zehir akitabilirim dilersem. agir ve sancili gunler cizebilirim. besin kaynagin bu cunku.
fakat benim cok vaktim yok. ne kadar hayatta kalacagimi bile bilmiyorum mutsuz insan; bunu icin, uzak duruyorum senden.
ve seninle paylasmayacagim kendimi/hayatimi/ruhumu.
benimle ilgili bildigini sandigin her bi sey de senin yine kendi frame'inden sonsuza dek yorumlanabilir.
cunku baska besin kaynagin yok.
karanlik ve mutsuz, hasta ve sakatsin. ustelik de yaslisin.
bana bulasmana izin vermeyecegim mutsuz insan.''
Dünya, hayat dediğin ne ki? ''ölçüyü veren gidiyor'' terzi dükkanından ibaret işte.
Verdiğin ölçü ile hatırlanıyorsun en fazla 50 en çok 100 yıl çok çok büyük iyilikler ya da kötülükler yapmadıysan. İşte bu mutsuz insanlar hiçbir şey yapmadan mutsuzluğuyla seni de saçma mutsuzluklarına çekiyorlar. Evet saçma bana göre saçma. Al sana, bana göre mutsuzluk: Şu an en basiti Japonya'da binlerce insan. Rakamları vermemin bir anlamı yok. On binlerce insan. Bu mutsuz insan bana gelsin japonyadaki aç insanlardan, nükleer enerjiye maruz kalan insanlardan bahsetsin, beraber mutsuz olalım. Her gün okuduğum gazete haberlerinde cinayete kurban giden insanlar özellikle kadınlardan bahsetsin beraber üzülelim. Daha bugün bir tane genç kız başı taşla ezilerek öldürülmüş. Fakat bana gelip saatlerdir abuk subuk şeylere olan nefretini anlatıp mutsuzluk sandığı mutsuzluğundan bahsediyor. Bir adamın mutsuzluğu yılmaz morgül'ün gözlüğü olmamalı ya da elbisesi. Gerçekten laf olsun diye söylemiyorum bunları. Hayat yine de devam ediyor. Ama gazeteyi okurken ki yüz ifademi ben biliyorum. Gerisi mühim değil. Ne demek istiyorum, ekşi sözlükte mutsuz insan var ya hani mutsuz insan. Onun mutsuzluğu bombok sebeplerden o yüzden saçma diyorum. Uzak dur onun mutsuzluğundan, bırak okuma, üzülme, onun mutsuzlukları yüzünden sen mutsuz olma. Mutlu insan yok zaten bu dünyada. Mutluluk kalıcı bir şey değil çünkü. Mutluluk anlık bir şey. İnsanoğlunun doğasında var bu. Aynı anda kahkahalarla gülebilen bir varlık saniyeler içinde hıçkırıklara boğulabiliyor. Onun için mutluluğu arama, gülüşlerinin farkına varabilirsen zaten mutlusun. Gülüşlerinin tadını çıkar. Bırak onları kendi mutsuzluklarında boğulsunlar. Uzak tut kendinden.
Kendi yazdıklarıma gelirsem öz eleştiri yapayım, yapabilirsem. Mutsuzluk var mı o satırlarda. Elbette var. Mutsuz muyum? Elbette mutsuzum, dünyada mutlu insan yok. Bunun farkındayım. Ama inan benim mutsuzluğumun gerçek sebebi yazdıklarım değil. Yazmam da zaten. Yazsam benden çok üzülürsün belki. Bir anlamı yok üstesinden sadece kendinin gelebileceğin şeyler ile başkalarını da mutsuz etmenin ve bu mutsuzluğun hıncını başka insanlardan çıkartmaya çalışmanın. Size bulaşmasına izin vermeyin mutsuz insanın.
Mutluluk kaybolan çorap teki bunu unutmayın ya da kendinize fırlattığınız frizbidir.
Kendi kendinize oynamaktan asla bıkmayın. Göreceksiniz çok zevkli bir şey.
ahah çok güzel saçmaladım ve sizi Amethyst'in harika entrysiyle başbaşa bırakayım.
Mutsuzluklarınız gerçekten mutsuzluk mu? Bence bir daha düşünün.
''bulasici bir hastalik tasircasina/vebaliymiscasina/katilmiscesine kaciyorum senden mutsuz insan. eksi sozluk'tesin en cok; her yerdesin. ama buradasin en cok. binlerce stres sebebinin icinde gecirip, ruh sagligimi bozmamayi becerebiliyorum; ama seninle mucadele edemiyorum ben mutsuz insan. tatminsizligin, ofken, libidinal catismalarin, kimlik bunalimlarin, dizginsiz hirslarin ve komplekslerin beni hasta ediyor. you bring the worst out of me. eksi sozluktesin en cok.
baltaliyorsun gordugun/bildigini sandigin durumlari. karanliksin. dark side'larimizi savastirabiliriz seninle gunlerce. ve emin ol, bu konuda uzerime yok. ve emin ol, sana yillarca yetecek kadar zehir akitabilirim dilersem. agir ve sancili gunler cizebilirim. besin kaynagin bu cunku.
fakat benim cok vaktim yok. ne kadar hayatta kalacagimi bile bilmiyorum mutsuz insan; bunu icin, uzak duruyorum senden.
ve seninle paylasmayacagim kendimi/hayatimi/ruhumu.
benimle ilgili bildigini sandigin her bi sey de senin yine kendi frame'inden sonsuza dek yorumlanabilir.
cunku baska besin kaynagin yok.
karanlik ve mutsuz, hasta ve sakatsin. ustelik de yaslisin.
bana bulasmana izin vermeyecegim mutsuz insan.''
26 Mart 2011 Cumartesi
Alışkanlık
Ben bu adamla oturup iki kadeh içmek isterdim ya da anlat derdim. Tanımadan tanımak nasıl bir şey bana da öğret derdim. Yıllar öncesi onu ilk dinlemeye başladığım zamanlar. Evet, dinlemeye başladığım zamanlar. Kendi sesinden şiirlerini okuduğu bir kaseti vardı ve gecenin bir yarısı uyumudan önce ninni niyetine dinlerdim. Onu okudukça kendime hadi oradan palyaço diyorum ve hadiliyorum buradan, gel de hadileme. Gel de sevme. Bu adamla iki şey üzerine inancımız aynı. Bir tanesi şu;
''Aşkın karşılık beklemeden sevmek olduğuna inanıyorum.''
Sevdiğin insandan bir karşılık bekliyorsan ya da ondan bir karşılık bekleyerek seviyorsan hiç sevme. Ya da ona katlanıyorsan ve bu katlanmalara rağmen seviyorsan katlanma. Seven insan katlanmaz. Seven insan ancak sevdiğine katlanır kat kat soğukta.(çok bişi yaptı, ukala. palyaço burada kendine sesleniyor.)
''Nelerine katlandım ben senin, saçımı süpürge ettim, varımı yoğumu harcadım senin için.''
dediysen, demeyi aklının ucundan geçiriyorsan ardına bakmadan çek git. Çünkü, ardında kocaman bir hiç duruyor senin için. Bir hiç uğruna değmez gözyaşına.
Neyse konu dağılmasın, paylaşmak istedim yalnızlığın köründe. Alışkanlık ya da tutku. Ümit Yaşar alışkanlık demiş ben tutku diyorum. Çünkü, bana göre insan alışkanlıklarından vazgeçebiliyor ama tutkularından asla.
''Gitgide alışıyorum sana, hiçbir alışkanlık bu kadar güzel olamaz. ellerin ellerimden uzaksa nasıl güçsüzüm bilemezsin. yanımda olduğun zamanlar sigara dumanı gibi ciğerlerime doluyor, alkol gibi damarlarıma yayılıyorsun. durmadan başım dönüyor verdiğin hazdan. alışkanlıklar daima korkutur beni, düşün ki ben yaşamaya bile alışkın değilim, kendimi, kendime alıştıramadım yıllardır fakat şimdi sana alışıyorum. alıştıkça özlemim artıyor, daha yoğunlaşıyor. yalnız içimde garip bir korku var. sana alışmaktan değil seni kendime alıştırmaktan korkuyorum. bir gün sana şimdi verdiklerimden daha güzelini, daha değerlisini verememekten korkuyorum. bir gün ansızın ölmekten ve seni, bana olan alışkanlığınla yapayalnız bırakmaktan korkuyorum.
Oysaki her zaman ve günün her saatinde yanında olmalıyım senin. bana alışmış olmaktan
pişmanlık duyacağın bir dakikan bile olmamalı. bütün zamanlarını zamanlarımla karıştırıp
emsalsiz bir zaman bileşiminde yaşatmalıyım seni, uykularda bile aynı rüyayı görmeliyiz.
her şeyin ve her zevkin yarısı senin olmalı, yarısı benim. "bana alış" demeyeceğim... nasıl olsa alışacaksın bir gün. şimdi çirkinliğimde güzellikler bulan gözlerin, o zaman en güzeli görecek bende! alışkanlığınla, sevginle yepyeni bir "ben" yaratacaksın benden! ilk defa sevilmenin ürpertileri içindeyim inan. sevgimle mukayese edebileceğim tek şeyi beni sevmende buldum. ömrümde kimse bana sevmenin gerekliliğini öğretmedi. kimseden sevgisini istemedim, verdiler almadım. bencildim bir zamanlar, sevmek benim hakkım diyordum. oysaki şimdi bir zamanlar hiç sevmemiş olduğumu, kendi kendime biraz da utanarak itiraf ediyorum. asıl büyük sevgiyi seni sevmekte buldum ve sevgim senin sevginle değerleniyor, ayrı bir anlam kazanıyor. sevgin olmasaydı değersiz bir cam parçasıydım. sevginle bir aynayım şimdi. bana bakanlar baştanbaşa
seni görecekler içimde. bir zincirin iki halkasıyız seninle anlıyor musun? aynı kadehte karışmış iki içkiyiz. iki kelimeyiz seninle birbirini tamamlayan. her yerde iki olduğumuz için bir bütün haline geliyoruz durmadan.
Alışkanlığım devamlı sana çekiyor beni. durup durup dudaklarını öpmek geliyor içimden. saçlarını okşamak geliyor, ellerini tutmak geliyor, kokunun tenime sindiğini hissediyorum geceleri. teninin dudaklarımda eridiğini hissediyorum, boynunun en güzel yerini benden başkası bilemez artık. seni kimse benim kadar benimle bir bütün olduğuna inandıramaz gitgide bu alışkanlığın içinde kaybolduğumu hissediyorum. beni yaşadığım zamanın dışına çıkarıyorsun. bir gün tarih öncesinde yaşıyoruz, bir gün bulutların üstünde uzun süren bir baygınlık sonrasının, o anlatılmaz baş dönmesi içindeyim. bütün merdivenler birbirine eklendiği zaman, seninle vardığım yüksekliğe erişemez.
Açılmış bütün kuyuların derinliği içimde seni bulduğum yer kadar derin değil. alışkanlık kozasını ören bir ipekböceği gibi gitgide tamamlıyor bizi. emsalsiz bir oluşun içinde yuvarlanıyoruz. korkunç bir yangın başladı yüreklerimizde. özlem, kıskançlık, arzu ne varsa içimizde hepsi birdenbire tutuştu. alev almayan bir yerimiz kalmadı. alevlerimiz muhteşem bir kızıllığın içinde yıldızlara kadar uzanıyor. hiç bir su, bu ateşi söndüremez artık. nehirle, denizler boşalsa üstümüze hiç sönmeyeceğimizi biliyorum. bu yangın biz birer kor haline gelinceye kadar sürecek. önce bakışlarımız alıştı birbirine, sonra parmak uçlarımız bu oluş tamamlandığı anda yeryüzünde bizden güçlüsü olmayacak! en mutlu olduğumuz yerde en güçlü de olacağız seninle
bu bir sonun değil bir varoluşun başlangıcıdır. geçmişteki tüm alışkanlıkların bana alışmanı önleyemez artık.''
Ümit Yaşar Oğuzcan.
Sezenler Olmuş
Tek başına almayın bu şarkıyı kalbinize dokunur benden söylemesi.
Seni yerlerde göklerde bulamazlarken
Bende gizli olduğunu sezenler olmuş
Dumlu dumluymuşsun yüreğimde
Kımıl kımılmışsın bileklerimde
Domur domur ter ışıl ışıl fer
Ellerimde gözbebeğimde
Aramızda dağlar yollar yıllar var iken
Beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş
Sargın yaprakmışım dallarına
Yangın toprakmışım yağmurlarına
Türkü olmuşsun, umudummuşsun
Sevdama yarınlarıma
Seni yerlerde göklerde bulamazlarken
Bende gizli olduğunu sezenler olmuş
Dumlu dumluymuşsun yüreğimde
Kımıl kımılmışsın bileklerimde
Domur domur ter ışıl ışıl fer
Ellerimde gözbebeğimde
Aramızda dağlar yollar yıllar var iken
Beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş
Sargın yaprakmışım dallarına
Yangın toprakmışım yağmurlarına
Türkü olmuşsun, umudummuşsun
Sevdama yarınlarıma
25 Mart 2011 Cuma
Ofsayt
Sadri Alışık hayranlığı babamdan miras kalacak bize. Babam, televizyonda hangi filmini görürse görsün, kaç kere izlemiş olursa olsun işi gücü bırakır ve Sadri Alışık'ı izler. Bütün filmlerini, repliklerini ezbere bilir neredeyse. Aynı anda güldüren diğer yandan hüzünlendiren insan.
Sen ofsayt nedir bilir misin?
O, benim.
Sen ofsayt nedir bilir misin?
O, benim.
24 Mart 2011 Perşembe
Kalpleri Bembeyaz
Ben bu adamın yerinde olmak isterdim, inan isterdim. ''Deli'' tabir edilen insanlarla oturup konuştunuz mu hiç? Onlardan korkmadan fiziksel bir zarar göreceğiz mi sorusunu sormadan yanlarına oturup muhabbet edebildiniz mi? En sevdiğim şeylerden biridir. Çok mu yapıyorum? hayır. Fakat hayat bir şekilde karşı karşıya getirdi mi, bu karşılaşmayı asla es geçmiyorum. Belki şu an aklımdan geçenleri yazıya dökemem ama bu adamın yerinde olmak isterdim. Memiş'in ya da kemal'in ya da general'in ya da sürekli dondurma yiyip ateş eden o adamın yerinde olmak isterdim. Geleyim diğer soruya. Akıllı mıyım? elbette hayır. Sadece akıllı damgası yemişlerden birisiyim.
Ne kötü akıllı damgası yemek. Her yaptığınıza saçmalık gözüyle bakılması. Onlar gibi olmanız istenmesi. Ne yapsan ''o yapmaz böyle şeyler akıllı birisi'' denmesi arkanızdan. Fakat deli damgası yedin mi bir kez. O meşhur atasözünü senin için milyon kez söylerler. ''delidir ne yapsa yeridir.'' Aynı işi deli ve akıllı damgası yiyen iki insana yaptır. Akıllı olan hatalı, suçlu bulunur. En basiti hiç unutmam en çok güldüğüm anılarımdan birisidir. Gecenin bir yarısı sabaha doğru hava henüz aydınlanmamışken bir arkadaşımla dağa tırmanmıştık. Sebebi de güneşin doğuşunu izleyecektik. Bütün arkadaşlarımız aynı şeyi söylemişti ikimiz için.
- Deli misiniz, ne işiniz var. Yatın uyuyun.
Evet deliydik ve tırmandık o dağa. Patika yolu da kaybettik, bildiğin amatörce tırmandık, düşüp ölme ihtimalimiz bile vardı. Sigara üstüne sigara içip saatlerce oturduk ve güneşin doğmasını bekledik. Etraf yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı.
Ne diyordum ben bu adamın yerinde olmak isterdim. Kalbi bembeyaz bu adamın.
Bu arada güneş önümüzdeki dağın ardından çoktan doğmuştu haha. O arkadaşıma tüm gün küfür etmiştim.
Ne kötü akıllı damgası yemek. Her yaptığınıza saçmalık gözüyle bakılması. Onlar gibi olmanız istenmesi. Ne yapsan ''o yapmaz böyle şeyler akıllı birisi'' denmesi arkanızdan. Fakat deli damgası yedin mi bir kez. O meşhur atasözünü senin için milyon kez söylerler. ''delidir ne yapsa yeridir.'' Aynı işi deli ve akıllı damgası yiyen iki insana yaptır. Akıllı olan hatalı, suçlu bulunur. En basiti hiç unutmam en çok güldüğüm anılarımdan birisidir. Gecenin bir yarısı sabaha doğru hava henüz aydınlanmamışken bir arkadaşımla dağa tırmanmıştık. Sebebi de güneşin doğuşunu izleyecektik. Bütün arkadaşlarımız aynı şeyi söylemişti ikimiz için.
- Deli misiniz, ne işiniz var. Yatın uyuyun.
Evet deliydik ve tırmandık o dağa. Patika yolu da kaybettik, bildiğin amatörce tırmandık, düşüp ölme ihtimalimiz bile vardı. Sigara üstüne sigara içip saatlerce oturduk ve güneşin doğmasını bekledik. Etraf yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı.
Ne diyordum ben bu adamın yerinde olmak isterdim. Kalbi bembeyaz bu adamın.
Bu arada güneş önümüzdeki dağın ardından çoktan doğmuştu haha. O arkadaşıma tüm gün küfür etmiştim.
Bir Delinin Sayıklamaları
''insanı sevdiği üzmez, insan sevdiği için kendini üzer''
demişim uzun zaman önce
belli ki sevdiğim için üzmüşüm üzülmüşüm gözlerimde binlerce damla hüzünmüşüm
karanlık gecelerde azar azar yanaklarımdan süzülmüşüm
bir kuşmuşum yalnızlığa uçan kanatlarını yorulana dek kimsesizliğe çırpan
çığlıklarından hiçbir şey anlaşılmayan bir martıydım belki de şiirlerin içine uçan
aynı dünyada ayrı dünyalarda olmak ne zormuş olunca anladım meğer en güzel şarkının adıymış
senin adını da ben koydum binlerce kez haykırdım da ardından duymadın
belli ki süheyla değildi başkaydı adın yoksa bir kez bile olsa dönüp bakardın
sevseydin bakardın bakardım deme hele sevdim hiç deme sevseydin yazmazdım bunları
yazacak vaktim bile olmazdı bütün vaktimi yazmak yerine
seni sevmeye harcardım, ben seni seninle sevmek yerine seni sensiz yazmaya bir ömür harcadım!
acıyorum bazen kendime hayret bir şeysin diyorum aynadaki aksime
biliyorum hayret edilecek kadar bir şeyim
fakat adımı koyamadın bir türlü sahi ben senin neyinim?
çok düşündüm ben senin neyindim hiç çalmadığın, ellerinle tutmadığın
sana huzur bile verirdim içimden gelen sesle yaşatacağım sessizlikle
sana öylesine güzel susardım ki her gün susa bana derdin bilirim derdin
benimse sensizlikti tüm derdim
ben seninle hep kelimeler sayesinde oynadım
istediğimde küçük bir aşk oyunuydu hiç oynayamadım
senin gözlerin beni hiç tutmamıştı sen bana hiç tutulmamıştın
bütün hiçlerin benimle anlamlaşmıştı hiçlerin bende anlam kazanmıştı
neyindim ben senin? buldum! hiçindim ben senin bir insanın hiç'i olmak ne kadar zormuş
bilmez kimse hiç'i ne kadar yormuş yorgun bir hiçim şimdi
canımı sıkıyorum olur olmaz şeylere olur olmaz yere çıksın diye içimden
inat ediyor ''canınım ben senin'' diye gitmek bilmiyor bu bedenden
bir kez ölüyordum ben az kalsın az kalmıştı hissettim
o ince kıyıya tam atacakken adımlarımı ölümle yaşam arasındaki
seni düşündüm geri attım adımlarımı senin için ölümden bile dönmüştüm! oysaki
içmeye başladım uzun zamandır içiyorum bir bardak daha koy saki
şimdi çekilebilirsin beni şiirimle başbaşa bırak hatta şişeyi de masaya bırak
biliyorum en kötüsü de bilmenin acısıymış bu yalnızlık bana senden baki
şimdi aklım karışık kalbimde insan kalabalıkları
hepsi beni bir yerlere çekiyor fakat benim canım içlerinde bir tek seni çekiyor
canım tarafından çekiliyorsun haberin bile yok
bazen gülüşlerini çekiyorum kare kare aklımın duvarlarına mandallayıp asıyorum
yüzümü nereye çevirsem gülüşlerinden asılmışsın aklıma
saçlarına astığım gibi kendimi bu arada saçların ne alemde halen aynı mı?
geceydi saçların gözlerin gibi her bir teli de yıldız
gözümü alırdı saçların sen gözlerimde tel tel parlardın
sigara üstüne sigara içesim var sen yerine kendimi
başka şeylerle zehirleyesim var bu sensizlikte ölesim var
bazen kendime olur olmadık küfürler ediyorum
seni nasıl sevdim diye
sahi seni nasıl sevdim biliyor musun?
seni, beni unutarak sevdim seni, beni acıtarak sevdim
seni, beni kırarak sevdim seni, beni ağlatarak sevdim
seni hangi renkte sevdim biliyor musun?
seni acımtrak sevdim ben
gecelerin koyusunda yalnızlığın koynunda
siyahın mateminde bağlanıp karalara
seni çok koyu sevdim ben
koyunun bile koyusuydu sana olan sevgim
fakat bana geldiğinde bitmiş bir resimdim
şimdi hangi şarkıyı dinlesem dudakların gelir aklıma
sonra gözlerin, sonra ellerin, sonra sonra
bana koşa koşa gelen ayakların şarkının bitmesine yakın
büsbütün tamamlanır ve bana gelirsin
bu yüzdendir her dinlediğim şarkıyı sana armağan edişim
bu şiir de benden sana gelsin
''hangi kitabı okusam sen çıkıyorsun satır aralarından''
dedim geçenlerde
saat sıfır iki elli dört
günlerden cumartesi henüz yeni başlamış
bir kitap okuyorum seninle alakanın a'sı kadar alakası yok
ve ne olsa beğenirsin? ya da ne olursa olsun beğenir misin?
sen çıkıyorsun gözlerimin karşısına sayfa 88 ve 89'da
adın geçiyor sen geçiyorsun
gözlerimin önünden biz dilimden edemediğim ahlar geçiyor
buruk bir gülümseme yerleşti şimdi dudaklarıma
hiçbir söz hiçbir satır boşuna söylenmemiştir
şairin mürekkebi aşkıdır
herkes şiir yazdığını sanır galiba diyorum içimdeki sese
aldırış etmeden yüzümdeki burukluğa
ne zaman aklıma düşsen
kalbimi burkuyorum
her seferinde bir yerimi sakatlıyorum
sakat bir sevda kırıklarla dolu her yanım
en çok da sol yanım
sana dair ne desem unutamıyorum
beni bile unuttum senden geçmemek için benden geçtim
''hangi filmi izlesem sen çıkıyorsun karşıma en güzel kareden''
hangi köşeden dönsem elele anılarla biz çıkıyoruz karşıma
oraya bir daha asla gitmedim, bilirsin orasını gidemedim biliyor musun
bir kez önünden geçtim de boş gözlerle masalara bakındım
anlatamam sana o günkü hayalimize ne kadar yakındım
orada öylece oturuyorduk bir merhaba desem
merhaba diyecek kadar canlıydık
yoldan geçen bir arabanın sesiyle irkildim
ve sonra anladım ki bir çölün ortasında seraptık
sana kırılıyorum ben öyle güzel kırılıyorum ki
sıcağı sıcağına bir acı tam şuramda
şuramı bilirsin epeydir yuva kurdun oraya bir kuş misali
acı diyordum acı deyince o şarkı geliyor aklıma
''yaşadım en karasını sevdaların''
yaşadım en acısını sevdaların gözlerin gibi bir şarkı bu da
hayaline dalıp dalıp gittiğim kimse bilmedi
boşluğa anlamsız dalışlarımı
bütün boşlukları seninle doldurdum ben
denize baksam sen
gökyüzüne baksam sen
bir kuşun kanadında uçuyorsun sen
bir bilsen nasıl özgür nasıl mutlu bir sen
sapanı kalbime kalbime tutuyorum
sırf sen özgür ol diye kendimi vuruyorum
12 den vuruyorum beni sana
seninse bana olan bütün bakışların karavana
hangi kapıyı açsam açılıyor yalnızlığa
kapı gibi bir yalnızlık
aşık olmuşsun benim gibi köpek yalnızlığına ben dururken karşında
bir duraktayım şimdi onlarca otobüs geçiyor önümden
el edip birisine binmiyorum
bineceğim otobüste sen yoksun gideceğim yerde de yoksun
mecburen anılara gidiyorum anıların sana selamı var
seni soruyorlar içli içli
gelsin de yaşayın diyorlar bizi
yarım bırakmak yakışmazmış bize
halbuki çok yakışmışız biz bize
anılar bile neredesin diye soruyorlar
sen en güzel anımdın
en güzel anım seninle yaşadıklarımdı
sen en güzeliydin anlarımın
sen yaşadığım en güzel an tutulmasıydın
son bir sigara içelim öyle git gideceksen
çalıyor şimdi dur sigarayı yavaş iç
sakın gitme şiir daha bitmedi
fakat uykum geldi
uykum bile geldi
sen gelmedin.
demişim uzun zaman önce
belli ki sevdiğim için üzmüşüm üzülmüşüm gözlerimde binlerce damla hüzünmüşüm
karanlık gecelerde azar azar yanaklarımdan süzülmüşüm
bir kuşmuşum yalnızlığa uçan kanatlarını yorulana dek kimsesizliğe çırpan
çığlıklarından hiçbir şey anlaşılmayan bir martıydım belki de şiirlerin içine uçan
aynı dünyada ayrı dünyalarda olmak ne zormuş olunca anladım meğer en güzel şarkının adıymış
senin adını da ben koydum binlerce kez haykırdım da ardından duymadın
belli ki süheyla değildi başkaydı adın yoksa bir kez bile olsa dönüp bakardın
sevseydin bakardın bakardım deme hele sevdim hiç deme sevseydin yazmazdım bunları
yazacak vaktim bile olmazdı bütün vaktimi yazmak yerine
seni sevmeye harcardım, ben seni seninle sevmek yerine seni sensiz yazmaya bir ömür harcadım!
acıyorum bazen kendime hayret bir şeysin diyorum aynadaki aksime
biliyorum hayret edilecek kadar bir şeyim
fakat adımı koyamadın bir türlü sahi ben senin neyinim?
çok düşündüm ben senin neyindim hiç çalmadığın, ellerinle tutmadığın
sana huzur bile verirdim içimden gelen sesle yaşatacağım sessizlikle
sana öylesine güzel susardım ki her gün susa bana derdin bilirim derdin
benimse sensizlikti tüm derdim
ben seninle hep kelimeler sayesinde oynadım
istediğimde küçük bir aşk oyunuydu hiç oynayamadım
senin gözlerin beni hiç tutmamıştı sen bana hiç tutulmamıştın
bütün hiçlerin benimle anlamlaşmıştı hiçlerin bende anlam kazanmıştı
neyindim ben senin? buldum! hiçindim ben senin bir insanın hiç'i olmak ne kadar zormuş
bilmez kimse hiç'i ne kadar yormuş yorgun bir hiçim şimdi
canımı sıkıyorum olur olmaz şeylere olur olmaz yere çıksın diye içimden
inat ediyor ''canınım ben senin'' diye gitmek bilmiyor bu bedenden
bir kez ölüyordum ben az kalsın az kalmıştı hissettim
o ince kıyıya tam atacakken adımlarımı ölümle yaşam arasındaki
seni düşündüm geri attım adımlarımı senin için ölümden bile dönmüştüm! oysaki
içmeye başladım uzun zamandır içiyorum bir bardak daha koy saki
şimdi çekilebilirsin beni şiirimle başbaşa bırak hatta şişeyi de masaya bırak
biliyorum en kötüsü de bilmenin acısıymış bu yalnızlık bana senden baki
şimdi aklım karışık kalbimde insan kalabalıkları
hepsi beni bir yerlere çekiyor fakat benim canım içlerinde bir tek seni çekiyor
canım tarafından çekiliyorsun haberin bile yok
bazen gülüşlerini çekiyorum kare kare aklımın duvarlarına mandallayıp asıyorum
yüzümü nereye çevirsem gülüşlerinden asılmışsın aklıma
saçlarına astığım gibi kendimi bu arada saçların ne alemde halen aynı mı?
geceydi saçların gözlerin gibi her bir teli de yıldız
gözümü alırdı saçların sen gözlerimde tel tel parlardın
sigara üstüne sigara içesim var sen yerine kendimi
başka şeylerle zehirleyesim var bu sensizlikte ölesim var
bazen kendime olur olmadık küfürler ediyorum
seni nasıl sevdim diye
sahi seni nasıl sevdim biliyor musun?
seni, beni unutarak sevdim seni, beni acıtarak sevdim
seni, beni kırarak sevdim seni, beni ağlatarak sevdim
seni hangi renkte sevdim biliyor musun?
seni acımtrak sevdim ben
gecelerin koyusunda yalnızlığın koynunda
siyahın mateminde bağlanıp karalara
seni çok koyu sevdim ben
koyunun bile koyusuydu sana olan sevgim
fakat bana geldiğinde bitmiş bir resimdim
şimdi hangi şarkıyı dinlesem dudakların gelir aklıma
sonra gözlerin, sonra ellerin, sonra sonra
bana koşa koşa gelen ayakların şarkının bitmesine yakın
büsbütün tamamlanır ve bana gelirsin
bu yüzdendir her dinlediğim şarkıyı sana armağan edişim
bu şiir de benden sana gelsin
''hangi kitabı okusam sen çıkıyorsun satır aralarından''
dedim geçenlerde
saat sıfır iki elli dört
günlerden cumartesi henüz yeni başlamış
bir kitap okuyorum seninle alakanın a'sı kadar alakası yok
ve ne olsa beğenirsin? ya da ne olursa olsun beğenir misin?
sen çıkıyorsun gözlerimin karşısına sayfa 88 ve 89'da
adın geçiyor sen geçiyorsun
gözlerimin önünden biz dilimden edemediğim ahlar geçiyor
buruk bir gülümseme yerleşti şimdi dudaklarıma
hiçbir söz hiçbir satır boşuna söylenmemiştir
şairin mürekkebi aşkıdır
herkes şiir yazdığını sanır galiba diyorum içimdeki sese
aldırış etmeden yüzümdeki burukluğa
ne zaman aklıma düşsen
kalbimi burkuyorum
her seferinde bir yerimi sakatlıyorum
sakat bir sevda kırıklarla dolu her yanım
en çok da sol yanım
sana dair ne desem unutamıyorum
beni bile unuttum senden geçmemek için benden geçtim
''hangi filmi izlesem sen çıkıyorsun karşıma en güzel kareden''
hangi köşeden dönsem elele anılarla biz çıkıyoruz karşıma
oraya bir daha asla gitmedim, bilirsin orasını gidemedim biliyor musun
bir kez önünden geçtim de boş gözlerle masalara bakındım
anlatamam sana o günkü hayalimize ne kadar yakındım
orada öylece oturuyorduk bir merhaba desem
merhaba diyecek kadar canlıydık
yoldan geçen bir arabanın sesiyle irkildim
ve sonra anladım ki bir çölün ortasında seraptık
sana kırılıyorum ben öyle güzel kırılıyorum ki
sıcağı sıcağına bir acı tam şuramda
şuramı bilirsin epeydir yuva kurdun oraya bir kuş misali
acı diyordum acı deyince o şarkı geliyor aklıma
''yaşadım en karasını sevdaların''
yaşadım en acısını sevdaların gözlerin gibi bir şarkı bu da
hayaline dalıp dalıp gittiğim kimse bilmedi
boşluğa anlamsız dalışlarımı
bütün boşlukları seninle doldurdum ben
denize baksam sen
gökyüzüne baksam sen
bir kuşun kanadında uçuyorsun sen
bir bilsen nasıl özgür nasıl mutlu bir sen
sapanı kalbime kalbime tutuyorum
sırf sen özgür ol diye kendimi vuruyorum
12 den vuruyorum beni sana
seninse bana olan bütün bakışların karavana
hangi kapıyı açsam açılıyor yalnızlığa
kapı gibi bir yalnızlık
aşık olmuşsun benim gibi köpek yalnızlığına ben dururken karşında
bir duraktayım şimdi onlarca otobüs geçiyor önümden
el edip birisine binmiyorum
bineceğim otobüste sen yoksun gideceğim yerde de yoksun
mecburen anılara gidiyorum anıların sana selamı var
seni soruyorlar içli içli
gelsin de yaşayın diyorlar bizi
yarım bırakmak yakışmazmış bize
halbuki çok yakışmışız biz bize
anılar bile neredesin diye soruyorlar
sen en güzel anımdın
en güzel anım seninle yaşadıklarımdı
sen en güzeliydin anlarımın
sen yaşadığım en güzel an tutulmasıydın
son bir sigara içelim öyle git gideceksen
çalıyor şimdi dur sigarayı yavaş iç
sakın gitme şiir daha bitmedi
fakat uykum geldi
uykum bile geldi
sen gelmedin.
22 Mart 2011 Salı
I Shall Not Hate
Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir haber. Haber deyip geçiyoruz, diyemedim bu sefer. 3 kızı gözlerinin önünde paramparça olan bir baba röportajı veren. Israrla Nefret Etmeyeceğim diyor, etmediğini belirtiyor. Nefretsizliğini kitap haline getirmiş, tüm dünyaya duyurma çabasında gerçekleri.
''İnsanların, dünyanın başka yerlerinde yaşananlar üzerine düşünmesini istiyorum.''
Bazen anlamsız nefret duyduğum olaylar, kişiler, anlamsızlıklar yüzünden nefretimden nefret ediyorum. Nefretimizi bile ne kadar boş şeylere harcıyoruz. Kitaptan alıntı yapılan kısım çok acı, dayanıklı değilseniz okumayın ya da okuyun bunun üzerine siz de düşünürsünüz belki.
''3 kum tanesi
savrulmuş çöl rüzgârında
geride gözü yaşlı bir adam
her şeye rağmen nefret kusmayan
İçine içine akıtmış nefretini
Sevgi bürümüş yaşlı gözlerini
Nefret etmek yerine
kendini adamış sevmeye
Ölüme bile güzel bakıyor
3 kum tanesi
binlerce kum tanesini
hayatta bıraktı diyor
Her şeyde vardır bir hayır
belki de savrulmak
onların kaderinde vardı
3 kum tanesi
gözüme kaçtı bu gece.''
''Filistinli doktor İzzeldin Ebuleyş (55), 12 Aralık 2008 günü, altı kızı ve iki oğlunu Gazze’nin biraz dışındaki sahile gezmeye götürdü. Eşi Nadya lösemiden öleli 3 ay olmuştu. Çocukların en büyüğü Bessan 21, en küçüğü Abdullah 6 yaşındaydı. Hem biraz nefes alsınlar istemişti hem de önemli bir haber verecekti.
Kanada’daki Toronto Üniversitesi’nden iş teklifi almıştı. O günü hepsi neşe içinde geçirdi. Piknik yaptılar, oynadılar, kuma isimlerini yazdılar. 27 Aralık 2008’de İsrail, Gazze’ye girdi. Sahildeki günden bir ay sonra, 16 Ocak 2009’da, Ebuleyş ailesinin evi vuruldu.
Kızları Aya, Mayar, Bessan ve yeğeni Nur öldü. Bessan, ikinci bombada hayatını kaybetti. İzzeldin Ebuleyş, Cebaliye mülteci kampında başlayan hikâyesini, doktor olma azmini, Gazze ile İsrail arasında; geçiş kapılarında beklemekle geçen gündelik hayatını, ailesinin başına gelen trajediyi kitaplaştırdı. I Shall Not Hate (Nefret Etmeyeceğim) isimli kitap geçen yıl Kanada’da yayınlandı. O, başından geçen her şeye rağmen barışın hâlâ mümkün olduğunu, hatta çok da yakın olduğunu düşünüyor. Kendisiyle, ailesinin kalanıyla taşındığı Toronto’da, telefonla görüştük.
İnsan, hayatınızı okurken bile isyan ediyor. Bu hayatın kahramanı olan siz, nasıl oldu da aşırı uçlara savrulmamayı, bir intihar bombacısına dönüşmemeyi becerdiniz?
- Ben inancıyla gurur duyan bir Müslüman’ım. Allah’tan gelen her şerde bir hayır vardır. Bir trajedi bile iyiye hizmet edebilir. Mesleğimin de çok faydası oldu tabii. Acil durumlarda hızlı karar vermeyi öğretti. Ayrıca mülteci kampında doğmuş bir Filistinli, her türlü felakete hazırdır.
Böyle bir felakette bile hayır vardır diyorsunuz. Üç evladı kaybetmenin nasıl iyi bir tarafı olabilir?
- Gazze’de olup bitenlere tüm dünya seyirci kalmıştı ve kimse savaşı durdurmuyordu. İsrail bölgeye askerler dışında kimseyi sokmuyordu, içeriden haber almak, yaşananları bilmek imkânsızdı. Filistinliler birer rakama dönüşmüştü. Her gün sayıyla ifade edilen ölüler... Ama benim evim isabet aldığında yaşananları tüm dünya duydu. Kızlarımın odası vurulmadan birkaç saniye önce ben de o odadaydım. Birkaç saniye daha odada kalsaydım, ben de ölecektim. Kimse olanları öğrenemeyecekti. Ben ve ailem de istatistikten ibaret olacaktık. Ayrıca, o gün bir İsrail televizyonu ile randevulaşmıştık, ev isabet aldığı sırada onlara röportaj veriyor olacaktım. Bu sayede tüm dünyaya canlı yayınlandı başımıza gelenler. İsrail Hamas’ı değil, sivilleri vuruyordu. Evi vurulan bu adam, Yahudi bebeklerin dünyaya gelmesine yardım eden bir doktordu. Ölenler de onun kızlarıydı. Ehud Olmert derhal ateşkes ilan etti, bu sayede pek çok hayat kurtuldu. Kızlarım sayesinde pek çok Filistinlinin hayatı kurtuldu. Boşa ölmediler.
İsrail o sırada, sadece Hamas’a ait veya Hamas’la bağlantılı hedefleri vurduğunu söylüyordu. Nasıl olup da evinizin isabet aldığına dair bir açıklama yapıldı mı?
- Hayır, hiçbir açıklama yapılmadı.
Peki özür dilendi mi?
- Hayır. Ama pek çok yalan söylendi. Önce evin çatısında keskin nişancı gördük dediler. Çatıda nişancı gördüyseniz neden onu değil de, kızlarımın odasını vurdunuz, dedim. Üstelik bir değil iki kere. Zaten emin olun çatıda kimse yoktu. Sonra odada militanlar olduğu açıklandı. Ardından yeğenimin bedeninden aldıkları şarapnel parçasının bir Hamasroketine ait olduğu söylendi. Ben evimi kimin vurduğunu biliyorum, o bir İsrail tankıydı. Yaralı çocuklarımı ve kardeşimi, çalıştığım İsrail hastanesine kaldırdık. Oraya her gün, İsrail askerlerini ziyarete üst rütbeli subaylar geliyordu. Hiçbiri yakınlarımın nasıl olduğunu sormadı. Geçen aralık ayında İsrail hükümeti aleyhine dava açtım.
Başınıza ne gelirse gelsin, hep karşı tarafı anlama çabanız var. Bu çabayı her koşulda sürdürmeyi nasıl başarıyorsunuz? İnsan hiç mi kendini kaybetmez?
- Acım büyük ve yaram derin. Kontrolü kaybetmek çok kolay. Ama kontrolümü kaybedersem, kendime ve amacıma zarar veririm. Benim bir amacım var. Kızlarımın ölümüyle ilgili olarak adaletin yerini bulmasını istiyorum. Unutulmalarına mani olacağım.
Kitap fikri nasıl ortaya çıktı?
- Aslında kızlarımın ölümünden birkaç yıl önce başladığım bir projeydi. Mülteci kampında doğmuş, doktor olmayı başarmış bir Filistinlinin hikâyesi olacaktı. Amacım diğerlerine de ilham ve umut vermekti. Kızlarım öldüğünde, kitabın büyük bölümü tamamlanmıştı.
Dünyanın dört bir yanında konuşmalar yapıyorsunuz. Daha ne kadar dünyayı dolaşmaya ve hikâyenizi anlatmaya devam edeceksiniz?
- Yaşadığım sürece. İnsanların, dünyanın başka yerlerinde yaşananlar üzerine düşünmesini istiyorum. İşgal edilmiş bir ülkenin varlığından haberdar olmalarını istiyorum. Ve tabii bir de gittiğim her yere umut taşımak. Biliyorum, değişim yakın.
Kitaba gelen tepkiler nasıl?
- Büyük bölümü olumlu ve umut verici. Her gün pek çok e-posta alıyorum. Satış rakamını bilmiyorum ama yayınlandığından beri Kanada, İngiltere ve ABD’de çok satanlar listesinde. Fransızcada yeni yayınlandı. Önümüzdeki ay Almanya baskısı yapılacak. Aralarında Türkçenin bulunduğu 15 dile çevrilecek. Önümüzdeki ay İsrail’de satılmaya başlanacak.
Biraz kitabın kapağında fotoğrafı olan günden bahsedebilir miyiz? Tüm çocuklarınızı olaydan birkaç hafta önce deniz kenarına götürdüğünüz günden...
- Annelerinin ölümünün verdiği acıyı biraz olsun unutsunlar, iyi zaman geçirsinler, iyileşsinler diye götürmüştüm çocukları sahile. Çok mutluydular. Hepsi kuşlar gibi uçuşuyordu sanki. Kuma adını yazan çocuklarımın hayattan silineceğini kim bilebilirdi ki. Biliyor musunuz, o gün sadece ölen kızlarım kuma isimlerini yazmıştı.
Hayattaki çocuklarınız nasıl şu anda?
- Allah’a şükür iyiler, yeni hayatlarına alıştılar. En büyük kızım Toronto Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği okuyor. Saldırıda ağır yaralanan ve bir gözünü kaybeden kızım Şatha, bilgisayar mühendisliği okuyor. Dokuzuncu sınıftaki Muhammed de derslerinde gayet iyi. Diğer kızım Refah 5, oğlum Abdullah
3. sınıfta.
Toronto’daki iş teklifi 5 yıllık. Ondan sonra ne yapacaksınız, Gazze’ye geri mi döneceksiniz?
- Yarın ne olacağını kimbilir? Siz istediğiniz kadar planlar yapın, hayat hepsini değiştirebilir. Ülkeme dönmek isterim tabii ama tüm dünya benim evim aynı zamanda. Çocuklarım ne isterse, onlar nerede ve neyle mutlu olursa onu yapacağım.
Evinizi özlüyor musunuz?
- Elbette. Annemin, karımın mezarları orada. Tüm akrabalarımız orada. Evim, köklerim orada. Daha geçen ramazan gittik hep birlikte.
Bu yıl yine gideceğiz.
KİTAPTAN...
Eşya, giysi ve beden parçaları birbirine karışmıştı
“Şatha, Mayar, Aya ve Nur (yeğeni) ödevlerini yapmak ve kitap okumak için odalarına gitti. Büyük kızlarımın kaldığı oda büyüktü. Bir cephesi boydan boya camdı.(...) Refah mutfakta sandviç yapıyor, Bessan da ona yardım ediyordu. Muhammed ön kapıdaydı, soğuk ve rutubetli evi ısıtmak için kömür taşıyordu. Ben de evde kapalı kalmaktan çok sıkılmış olan Abdullah’la oyun oynuyordum. O anda korkunç bir patlama oldu. Sanki her yer yıkılmış gibi geldi. Gök gürültüsünü andıran ses bedenimin içinden geçti sanki. Kör edici bir ışık parlaması oldu. Ardından da kör edici bir karanlık geldi. Her yer toz dumandı. Boğuluyorum sandım. Abdullah hâlâ omuzlarımdaydı. Refah mutfaktan çığlık atarak geldi. Muhammed donup kalmıştı. Bessan’la aynı anda kızların odasına doğru koştuk. O anda gördüğüm şeyi kimsenin görmesini istemem. Odadaki mobilya, giysi ve eşya parçaları beden parçalarına karışmıştı. Ayakta kalan bir tek Şatha’ydı. Gözü yanağındaydı, bedenindeki yaralardan kan akıyordu. Bir parmağı neredeyse kopmuştu. Mayar’ın başsız bedeni yerdeydi. Beyninin parçaları tavana yapışmıştı. Hangisine ait olduğunu bilemediğim eller ve ayaklar yere saçılmıştı. Sanki biri telaşla düşürmüş gibi. Odanın her yeri kandı. Sevgili çocuklarıma ait, tanıdık kazak ve pantolonların içindeki kollar ve bacaklar tuhaf açılarla sağa sola yaslanmıştı. Yardım istemek için dışarı koşmak istedim ama yapamazdım; sokakta askerler vardı...”''
Link; http://www.hurriyet.com.tr/pazar/17320767.asp?gid=59
3 Mart 2011 Perşembe
Acının Şiiri
Acının rengine baktım boyamışlar, acının resmine baktım yapmışlar.
Acının şiirini aradım kimse yazmamış, demek ki kimse acımamış.
Kişinin acıdığını anladığı anlara kimse denk gelmemiş
Ben hep gazete sayfalarının köşelerinde denk geliyorum acılara
Eski bir resim ve adı unutulsun diye nokta koymuşlar sonuna
Tıpkı hayatına koydukları gibi, hayallerini gözlerinde noktaladıkları gibi
Töre ve namus cinayetleri diyorlar adına, kısa kesiyorlar üç beş satırla
Unutulacak nasıl olsa, hükmü verip öldüren ailesi bize ne oluyorsa!
Acının biraz da olsa siz de acının, görmezden gelmeyen artık acınanların acısının
Binlerce acı biliyorum, binlerce acı tanıyorum
Kimisinin adı hatice, kimisinin adı fatma
Uzak diyarlarda, son verilmiş hayatlarına
Asılmışlar bir bir arağacına, namus ve töre adı altında
Kurban edilmişler hayatlarının baharında baharlar
Aile meclislerinde kurulan mahkemede
Mahkum edilmişler ölüme tek celsede
Ailem diye melek bildikleri dönüşmüş azraile
Demişler ki bunları ya öldürmeli ya yakmalı
Çok büyük günah işlemişler canlarını almalı
Arağacına asmış en yakınları
İpi boğazına geçirmiş en arlıları
Sandalyeyi çekmiş ayağının altından en arlıları
Her gün bir çiçek soluyor uzak diyarlarda
Nerden bilecek ki bahar diye bildiği ismi
Sararıp solacak kısacık ömründe
Son bulacak ona canım diyenlerin ellerinde
Sonbahar olacak, bir bahar sararıp solacak
Bu acı bize ait, çağımızın acısı
Çoğumuzun acısı, halimiz içler acısı
Bir cinayete susarak ortak oluyoruz
Her susuşumuz, bir kadının ölmesi
Çok şey bir kadının ölmesi
Bir anne ölüyor, bir insan ölüyor
Göz göre göre, gözleri göre göre öldürülüyor
Kimbilir o anlarda ne düşünüyor
Gözleri ona benzeyen küçük kızını mı? getiriyor aklına
Yoksa gözü yaşlı annesini mi?
Yoksa uğruna ölümü göze aldığı sevdiğini mi?
Yoksa uğruna öldüğü namusu mu?
Ölmek ne garip şey! masum kadın
Ölüm bile nerede doğduğunla ilgili ipuçları veriyor sana
Doğduğun şehir eğer biraz doğudaysa
ve bir kadın doğuda doğduysa
Ya namusu yüzünden ya da namussuzluğuyla
Önce sevdiği sonra ailesi tarafından
Terk ediliyor ölüme arağıcında
Bugün yine içim acıdı benim
Bir hatice ölmüş hayatının baharında
Çalmışlar baharlarını
Kimbilir kaç bahar yaşayacaktı
Şimdi hepsi soldu açmadan, yaşanmadan
Üüşüyor mudur acaba şimdi
Yoksa mutlu mudur bu lanet dünyadan
Kurtulduğuna
Ne kadar yaşabilirdi ki bu namusluların
arasında, ne kadar dayanabilirdi
Bütün namuslular
Kadınların eceline susamışlar.
2 Mart 2011 Çarşamba
Bloguma Dokunma, Aklıma Dokunma
Kapatılan aslında düşünen insanlar, konuşan insanlar. Bir şekilde iyi ya da kötü aklını ortaya döken insanlar. Konu ne olursa olsun, bir fikir ortaya atan insanlar. Erişim yasağı sitelere değil insanlara, düşünen ve paylaşan insanlara. Dünyanın bir ucunda bana kendini anlatan insana, Kendini paylaşan insana. Yemekmiş, modaymış, filmmiş, şiirmiş, kitaplarmış. Yasaklanan bunlar değil aslında, insanlar. Bizim istediğimizi yapacaksınız diye engellenen insanlar.
''Düşünce,
kaldırmıyor
bu insanlar
bu ülke.''
demişim bir zaman. Düşünce kaldırmıyor, bu ülke bu insanlar. Görmezden geliniyor düşünceler. Düşünmek halen suç bu ülkede. Yazmak, anlatmak, paylaşma, gülmek, eğlenmek, tartışmak bizim neyimize?
Biz kimiz ki?
En iyi ihtimalle blogspot okuyan ve kullanan: aklını, zevklerini, gülüşlerini, nefretini, beğendiklerini, sevdiklerini, sevmediklerini kısaca kendini paylaşan 500 bin kullanıcı/nın suçu ne?
1 Mart 2011 Salı
Büyüdüm Ben Anne
Büyüdüm ben anne; geçmiyor acılarım, boşuna öpme!
Büyüdüm ben anne; beraber dertlerimle, bana herkes her şeyi yapıyor anne.
Pembe bir yalanmış; 'ben varken sana kimse bir şey yapamaz' demelerin.
İçimi acıtıyor bu dünya, bu insanlar gerçek değilmiş anlattığın masallar.
Büyüdüm ben anne; geçmiyor acılarım, boşuna öpme!
Kısa pantolonlarımı özlüyorum, misketlerimi, paçamı zincire sıkıştırdığım bisikletimi.
Ben öpünce geçen yaralarımı özlüyorum anne. aklım uf olmuş, geçermi ki öpsen yine?
Kanmaya razıyım yine dudaklarının pembeliğine.
Hani dünya güzeldi, hani insanlar güzeldi, peki bunca beyazı kim kirletti?
o insanlar nasılda çirkinleşti. Ben çocukken bana canım diyenleri özlüyorum anne.
Canını acıtıyorlar canlarının. İnkar etme, yalan söyledin anne. geçmiyor artık yaralarım bir öpücükle
Bir güvercin ölüyor gökyüzünde, uçurtmam bulutlara takılıyor her seferinde
düşüyor gözlerimin önünde. İpim kırmızıya bulanmış, sanki bir kuş kanamış
uçurtmamı bile vuruyorlar. Can veriyor kuyruğunu çırpa çırpa.
Büyüdüm ben anne; geçmiyor acılarım, yalvarırım öpme!
geçmiyor işte. nerden bilirdim ben, büyürsem adam olmak yerine
acılarım da büyüyecek. Hiç büyür müydüm o zaman? küçülürdüm git gide küçülürdüm.
Ufacık dünyamda inanırdım yine anlattığın her masala.
İnsanlar kötü, dünya kötü, masallar anlattıkların hep masallar.
Bütün iyilikler masallara konu olmuşlar.
Büyüdüm ben anne; geçmiyor acılarım, boşuna öpme!
Bir çocuğun adı barışsa, iki çocuğun adı savaş
Yaşamak bir yarışsa, neden ölüyorlar yavaş yavaş?
Masallar neden yemyeşil bir ormanda geçiyor?
Neden ortasında bir nehir var? peki masallardaki bu çocuklar
Neden yüzemiyorlar? neden hepsi öğreniyor
Yüzmeyi acı içinde, neden acı var yüzlerinde?
Büyüdüm ben anne; geçmiyor acılarım, boşuna öpme!''
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









